26 Şubat 2011

Scent of a Woman Tango Scene

Al Pacino'nun muhteşem karizması tangonun büyüsüyle birleşince ortaya bu nefis sahne çıkıyor.



24 Şubat 2011

127 Hours

not: bu yazı filmin sonuyla ilgili gelişmeleri ele vermektedir.

Danny Boyle günümüzün en zeki ve yetenekli yönetmenlerinden biri bana göre. 1996 tarihli kült film Trainspotting’den bol ödüllü Slumdog Millionaire’e (2008) kadar filmografisi değişik türlerin başarılı örnekleriyle dolu. Son filmi 127 Hours (127 Saat) da zincirin son halkası. Filmin öyküsü bilindiği üzere gerçek bir öyküye dayanıyor. Aron Ralston isimli bir kişi haftasonu Utah yakınlarındaki Blue John Kanyonu’nda yaptığı bir yürüyüş sırasında dağa tırmanırken dengesini kaybedip yuvarlanır ve sağ kolu kendisiyle beraber düşen 400 kiloluk bir kayanın altında sıkışıp kalır. Aron’un giderek azalan suyu ve yiyeceği ile sıkışıp kaldığı kayanın altında verdiği 5 gün süren inanılmaz hayat mücadelesi Boyle’a filme çekmek için ilham vermiş olsa da kalkıştığı işin oldukça riskli olduğunu kabul etmek gerekiyor. Çünkü söz konusu olan sonu en baştan bilinen bir öykü. Filmin büyük kısmının tek bir oyuncuyla, tek bir mekanda geçiyor olması da riski arttıran faktörlerden. Peki Boyle alnının akıyla eli yüzü düzgün bir filme imza atmış mı diye sormak gerekirse ne cevap vermek gerekir?
Boyle filmin başında dinamik bir açılış yapıyor, son derece keyifli bir şarkı eşliğinde bölünmüş çerçevelerde farklı farklı mekanlardaki kalabalık insanların görüntüsünü izliyor ve aynı esnada Aron’ın da haftasonu gezisi için yaptığı hazırlıklara tanık oluyoruz. İlk sahnelerden başlayan bu video klip estetiği tüm filme hakim aslında. Ama tek mekan ve tek oyuncuya dayalı bir filme dinamizm katmak açısından bu, yerinde bir karar olarak düşünülebilir. Film devam ettikçe o talihsiz ana kadar Aron’ın karakterine ilişkin birtakım ipuçları da ediniyoruz. Son derece özgüvenli, ukala, gittiği yeri kimseye haber vermeyecek kadar başına buyruk ve maceracı biri var karşımızda. Aron aslında modern insan olarak nitelendirebileceğimiz kişinin ta kendisi, yani bizden biri. Muhtemelen herhangi bir sosyal paylaşım sitesinde yayınlamak üzere gezisinin her anını fotoğraflıyor, aşırı özgüveni uzanıp alamadığı İsviçre çakısını almak için uğraşmasını engelliyor ve ailesi ya da sevgilisinden olabildiğine uzaklaşmış tek başına bir hayat sürüyor. Ancak gerçek anlamda tek başına kaldığında yani sağ kolu kayanın altına sıkışmış vaziyette kaldığı 127 saatlik tutsaklığı boyunca geçmişini, ilişkilerini, yaptıklarını ve yapmadıklarını sorgulamaya başlıyor. Kimi zaman akli dengesini yitirip halüsinasyonlar bile görüyor. İşte bu anlarda filmin inandırıcılığını sağlayan en büyük faktör Aron Ralston’u canlandıran aktör James Franco. Filmin başından itibaren rolüne çok yakıştığını düşündüğüm Franco özellikle kendi kendisiyle gerçekleştirdiği talk-show sahnesinde parlıyor.

Son tahlilde filmin biraz kaderci biraz da karma felsefesine dayandığını ileri sürmek mümkün olabilir. “Bu kaya, hayatım boyunca beni bekliyormuş. Varoluşundan beri, daha bir meteorken, milyarlarca yıl önce, uzayda buraya düşmeyi bekliyormuş. Hayatım boyunca buraya sürüklenmişim. Doğduğum an, aldığım her nefes, yaptığım her şey beni buraya, evrendeki bu çatlağa sürüklemiş.” Kendisinden başkasına önem vermeyen, şişkin egosuyla baş başa bir hayat süren Aron yarığın içinde sıkışmış vaziyette ölümü beklerken birden aydınlanıyor ve yukarıdaki cümleleri kuruyor. Boyle, burada muhafazakar bir çizgiye kayma pahasına yalnız modern bireyi eleştirmeye çalışırken, filmin sonunda Aron’ın midelere zarar bir sahneyle kolunu keserek kendi başına kurtulması ise kişisel mücadeleyi yücelterek, bireyin kendi başının çaresine bakabileceğini de düşündürtmüyor değil.
Yazının başındaki soruya geri dönersek, yani Boyle alnının akıyla eli yüzü düzgün bir filme imza atmış mı diye tekrar sorarsak cevap evet olabilir. Bu cevap 127 Hours’u Boyle’un en iyi ve başarılı filmi olarak nitelendirmeye yetmese de, James Franco’nun oyunculuğu, Danny Boyle’un becerisi ve şahane müzikleri sonunu bildiğiniz bir hikayeyi baştan sona sıkılmadan izletiyor.

22 Şubat 2011

En İyi Film Noir Örnekleri

Kimilerine göre bir akım, kimilerine göre bir ruh hali ve kimilerine göre de bir ambiyans olarak görülmekte olan Film Noir'in başka bir deyişle kara filmin temelinde insanoğlunun yaşadığı ahlaki çöküş, toplumsal huzursuzluk, yalnızlık gibi öğeler yer alır. Yalnız ve dışlanmış birey, suç ve cinayet, femme fatale'ler, suçlular ve şiddet, karanlık ve klostrofobik mekânlar ise film noir'in olmazsa olmaz klasik öğeleridir.
Aşağıdaki örnekler klasik film noirden neo noir'e kadar türe ait en güzel örneklerin yıllara ve kişisel beğeniye göre düzenlenmiş listesidir:

THE MALTESE FALCON (MALTA ŞAHİNİ, 1941)





DOUBLE INDEMNITY (ÇİFTE TAZMİNAT, 1944)





GILDA (ŞEYTANIN KIZI GİLDA,1946)





TOUCH OF EVIL ( BİTMEYEN BALAYI, 1958)





CHINATOWN (ÇİN MAHALLESİ, 1974)




 
BLADE RUNNER (BIÇAK SIRTI, 1982)





RESERVOIR DOGS (REZERVUAR KÖPEKLERİ, 1992)





USUAL SUSPECTS (OLAĞAN ŞÜPHELİLER, 1995)





SE7EN (YEDİ, 1995)





LOST HIGHWAY (KAYIP OTOBAN, 1997)





FIGHT CLUB (DÖVÜŞ KULÜBÜ, 1999)




MEMENTO (AKIL DEFTERİ, 2000)




 SIN CITY (GÜNAH ŞEHRİ, 2005)





BLACK DAHLIA (CEHENNEM ÇİÇEĞİ, 2006)




14 Şubat 2011

Uzaktan Sevmek Aşkların En Güzeli (mi)


Sinemanın duygularını itiraf etmekten kaçınan, kimi zaman birbirine dokunamayan, aşkını kendi içinde yaşayan buruk aşıkları :

IN THE MOOD FOR LOVE - SU Lİ-ZHEN & CHOW MO-WAN




BIN JIP - SUN-HWA & TAE-SUK




DOLLS - SAWAKO & MATSUMOTO




SEVMEK ZAMANI - MERAL & HALİL




ABRE LOS OJOS - SOFIA & CESAR




JEUX DE FANTS - SOPHIE & JULIEN




WUTHERING HEIGHTS - CATHERINE & HEATCLIFF




LEGENDS OF THE FALL - SUSANNAH & TRISTAN




LOVE IN THE TIME OF CHOLERA - FERMINA & FLORENTINO




KADER - UĞUR & BEKİR & ZAGOR




Örneklerin hepsi elbette bu kadar değil, sadece ilk akla gelenler listelendi.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...