30 Mart 2011

Film İçinde Film Adına Gönderme Yapma Modası

Senaristler ya da yönetmenler filmin içindeki karakterlerden birinin laf arasında filmin ismini söylemesinin "cool" olduğunu düşünüyor olmalılar. James Chapman üşenmemiş bu filmleri tespit etmiş ve tam filmin adının söylendiği sahnelerden oluşan bir kolaj hazırlamış. İzlemesi keyifli ancak çok hızlı geçtiği için hepsini bi kerede yakalamak zor. İyi seyirler :) 





27 Mart 2011

Türk Sinemasında Güldürü

Türk sinema tarihinde güldürünün gelişimi hakkında genel bilgiler veren, okuyanı bir nevi zamanda yolculuğa çıkaracak bir şeyler yazma niyetiyle bilgisayarın başına geçtim, ancak baştan uyarayım bu biraz uzun ve hatta biraz ciddi bir yazı olabilir. Yine de, ben sıkılmam bir göz atayım derseniz buyrun başlayalım..

Klasik Hollywood sinemasıyla kıyaslandığında Türk sinemasında türler daha sınırlı sayıda ve daha az gelişmiştir. Bu az sayıdaki türlere örnek olarak ise melodram, aile, güldürü, tarihi, macera, erotik, arabesk ve son dönemde de korku ve polisiye gösterilebilir. Bunlar arasında da sinemanın ilk yıllarından itibaren ağırlığını koruyan iki tür göze çarpar; melodram ve güldürü.
Bir tür olarak güldürünün cazibesinin kaynağı izleyenleri eğlendirmesi ve yaklaşık 2 saatliğine de olsa onlara dertlerini unutturması olduğu kadar, insanları ve olayları karikatürize ederek eleştirmesi ve hicvetmesidir. Nasrettin Hoca, Karagöz ve Hacivat, Keloğlan hikayelerinin, tuluat ve ortaoyunlarının sevildiği kültürümüzde, güldürünün sinemada da popüler bir tür olması şaşırtıcı değil elbette. Güldürünün sinema tarihindeki yolculuğu ise üç ayrı döneme ayrılarak incelenebilir; 1950 – 1970 yılları, 1970 – 1990 yılları ve son olarak günümüz güldürü sineması.

23 Mart 2011

Hereafter

Daha önceki yazımda 2011’in beklenen filmleri arasında saydığım Hereafter (Öteki Dünya) ülkemizde gösterime girmeden önce, filmin yönetmeni Clint Eastwood tarafından Japonya’daki gösteriminin iptal edilmesi ile gündeme geldi. İptalin nedeni ise filmin başındaki tsunami sahneleriydi. Tam da Japonya böylesi bir felaketin zararlarıyla dünyanın gündemindeyken filmin tamamının değil ama başlangıç noktasının tsunami ile bağlantılı olması kaderin tuhaf bir cilvesi olsa gerek.
Günlük güneşlik bir havada, masmavi bir plaj ve cıvıl cıvıl insanların görüntüsüyle açılan film birden kabaran dev dalgaların saldırısıyla seyircisini daha ilk 5 dakika içinde heyecanlandırmasını biliyor. Üstelik bunu klasik Hollywood felaket filmlerinin abartısına kaçmadan yapıyor. Ama maalesef filmin geri kalanı Hollywood klişelerinin tekrarından başka bir şey değil. Buraya geri döneceğiz ama önce spoilera kaçmadan filmin konusundan biraz bahsedelim. Hikayede üç farklı ülkeden üç ana karakter var: ölülerle iletişim kurabilen ama bu yeteneğinden hiç memnun olmayan eski medyum George Amerika’da yaşıyor; ünlü bir haber sunucusu olan Fransız Marie sevgilisiyle birlikte tatil için gittiği bir Uzakdoğu ülkesinde yaşanan tsunamiden sağ kurtulanlar arasında, ancak felaket sonrasında birkaç dakikalığına kalbi durup ölüm anını yaşadığı için hayatına eskisi gibi devam etmekte zorlanıyor. İngiltere’de yaşayan Marcus ise tahmini 10 yaşlarında, ikizi Jason’un ölümü yüzünden derin sarsıntı içinde.
Film boyunca birbirinden habersiz bu üç insanın hikayesini izliyor ve yollarının kesişmesini bekliyoruz. Ancak bu bekleyiş zaman zaman sıkıcı hale geliyor. Daha önce de yolları kesişen farklı karakter hikayeleri izlemiştik ama bu sefer karşımızda çok vasat bir örnek var. Çünkü üç öykü de biraz üstünkörü ve yüzeysel geçilmiş. Şakaklarına kır düşmüş saçlarıyla Bourne serisindeki dinamik aksiyon karakterinden uzakta, sakin bir performans sergileyen Matt Damon’ın canlandırdığı George çok para kazandığı medyumluk işini, ölüler etrafındayken hayatına devam edemediği için bırakmış, bir fabrikada işçi olarak çalışıyor. Gittiği yemek kursunda tanıştığı Melanie oldukça itici, yapmacık ve zorlama bir karakter olarak sırf romantik bir şeyler izleyelim diye senaryoya eklenmiş gibi. George’un çalıştığı fabrikada ise işten çıkarmalar yaşanıyor ama bu vesileyle herhangi bir sistem eleştirisi yapıldığı da yok. Tamam, bir Hollywood filminde eleştiri beklemek abesle iştigal ama o zaman bu işten çıkarma mevzusunun filmde ne gereği var diye de düşünüyor insan.


Fransız sunucu Marie ise ölüm anında gördükleri ve hissettikleri yüzünden öteki dünyanın varlığını sorgulamaya başlıyor. Ancak kalbinin durduğu o birkaç dakikada gördüğü ve dolayısıyla bizim de gördüğümüz şey gri gölgeler içindeki karanlık siluetlerden başka bir şey değil. Yani öldüğümüz zaman gideceğimiz yerde karanlıkta başka ölülerle birlikte ayakta dikileceksek bana göre merak edecek pek bir şey yokmuş gibi görünüyor ve bu noktada Marie’nin sorgulamaları da biraz boş kalıyor. Para, başarı ve ün sahibi bir insanın böyle bir felaketi deneyimledikten sonra ölümü ve hayatı ya da başka bir deyişle maneviyatı düşünmeye başlaması son derece olağan elbette ama Marie’nin düşünce balonları ne yazık ki doldurulmamış.
En inandırıcı hikaye ise küçük Marcus’a ait. Tabi bunda küçük oyuncuların da payı büyük. İkizinin kaybının verdiği acıyı sessiz ve küskün bir biçimde hissettirmeyi doğallıkla başarıyor.


Gelelim yaşlı kurt Clint Eastwood’a. Kendisi yönetmen olarak pek çok iyi filme imza attı şimdiye kadar. Unforgiven (1992), Mystic River (2003), Million Dolar Baby (2004), Changeling (2008) bunlardan birkaçı. Ancak olumlu beklentilerle vizyona girmesini bile beklemeden izlediğim Hereafter benim için hayal kırıklığından başka bir şey olmadı. Filmin afişine dikkatle baktığınızda “Touched by death. Changed by life” sloganını göreceksiniz. Filmi izlediğinizde de ölüm tarafından dokunulmuş üç kişinin hikayesiyle karşılaşacağınız kesin, ancak hayat sayesinde değiştiklerini söylemek bu film için biraz iddialı olacaktır.

16 Mart 2011

Pulp Fiction Soundtrack

Tarantino'nun istisnasız tüm filmlerinin soundtrackleri mükemmel oluyor. Dolayısıyla aralarından bir seçim yapmak hayli zor. Ancak Pulp Fiction'da John Travolta ve Uma Thurman'ın  karşılıklı döktürdüğü bu sahne, Travolta'yı yıllar sonra tekrar dans pistlerinde görmemizi sağladığı için bence ayrı bir yere sahip. İkilinin dans figürlerini ise dans etmeye kalkan her 5 kişiden birinde hala görmek mümkün.
Buyrunuz hatırlayınız; şarkımızın ismi You Never Can Tell, icra edenimiz ise Chuck Berry.

13 Mart 2011

2011'in Beklenen Filmleri

2011’in ilk 2,5 ayını geride bırakmışken Oscar galibi ya da adayı filmlerin furyası da geçti sayılır. Artık önümüzdeki filmlere bakabilir ve bu yılın merakla beklenen veya beklenmese de adından söz ettireceğini düşündüğüm filmlerin bazılarına kısaca göz atabiliriz. (Filmin konusu hakkındaki bilgiler basın bültenlerinden alınmıştır)


RED RIDING HOOD
Yönetmen: Catherine Hardwicke
Oyuncular: Amanda Seyfried, Gary oldman, Billy Burke ile Shiloh Fernandez
Konu: Kasabanın en güzel kızı Valerie’nin kalbi yoksul bir yabancı olan Peter’da olmasına rağmen, ailesi onu zengin Henry ile evlendirmek istemektedir. Bunun üzerine Valeri ve Peter birlikte kaçmaya karar verirler. Ancak, kasabayı terk etmeleri için karanlık ormandan geçmeleri gerekmektedir. İki sevgili kaçma planları yaptığı sırada kasaba korkunç bir olayla sarsılır. Valeri’nin kız kardeşi köyü çevreleyen kanalık ormanda kurt adam tarafından vahşice öldürülmüştür. Yıllardır kasaba halkı bu vahşi yaratığın efsanesine inanmakta ve ona her ay hayvan kurban etmektedirler. Ancak, bu sefer bir insan öldüren bu korkunç yaratık sınırlarını aşmıştır. Kasaba halkı intikam ateşiyle, bu yaratığı öldürmelerine yardım etmesi için ünlü bir kurt adam avcısı olan Peder Solomon’u çağırır. Ancak, Peder Solomon’un gelişi beklenmedik sonuçları da ortaya çıkarır; Peder gündüzleri insan formunda olan kurdun aralarından herhangi bir kişi olabileceği uyarısında bulunur.


THE GİRL WHO KİCKED THE HORNET’S NEST
Yönetmen: Daniel Alfredson
Oyuncular: Noomi Rapace, Lena Endre, Annika Hallin ile Michael Nyquist
Konu: Lisbeth Salander kafasında bir kurşunla bir hastanenin yoğun bakım ünitesinde yatmaktadır. İyileşir iyileşmez de kendisini doğrudan hapse yollayacak, üç cinayetten yargılanacağı duruşmaya götürülecektir. Davasını hayatı pahasına savunan Salander, gazeteci Mikael Blomkvist’in de yardımıyla masumiyetini kanıtlamaya ve kendine acı çektiren sistemin mimarı olan derin devletin sırlarını ortaya çıkarmaya çalışacaktır.





IN A BETTER WORLD
Yönetmen: Susanne Bier
Oyuncular: Mikael Persbrandt, Trine Dyrholm, Ulrich Thomsen ile Markus Rygaard
Konu: Anton Danimarka’nın cennet gibi bir şehrinde oturan ve Afrika göçmen kampındaki işine trenle giden bir doktordur. Bu iki son derece farklı dünya o ve ailesini, intikamla bağışlama arasında zor seçimlere iten anlaşmazlıklarla karşı karşıya bırakır. İki oğulları olan Anton ve karısı Marianne, ayrı yaşıyorlardır. Büyük oğulları on yaşındaki Elias, okulda serserilerce rahatsız edilir. Bu durum, babası Claus’la Londra’dan taşınan yeni çocuk  Christian’ın onu korumasıyla son bulur. Christian’ın annesi kansere karşı savaşını kaybetmiştir ve Christian onun ölümünden fazlasıyla üzgündür. Elias ve Christian kısa zamanda sıkı bağlar kurarlar. Ama Christian Elias’ı trajik sonuçları olan bir intikam olayına karıştırınca dostlukları test edilir ve hayatlar tehlikeye atılır. Sonuçta insani duyguların, acıların ve empatinin karmaşıklığıyla başa çıkmalarına yardım etmek ailelerine düşer.




SOMEWHERE
Yönetmen: Sofia Coppola
Oyuncular: Stephen Dorff, Chris Pontius, Erin Wasson, Alexandra Williams
Konu: Sofia Coppola’nın son filmi, çılgın ama mutsuz bir hayat süren bir Hollywood yıldızının günün birinde 11 yaşındaki kızı tarafından ziyaret edilmesiyle gelişen olayları anlatıyor.







YOU’LL MEET A TALL DARK STRANGER
Yönetmen: Woody Allen
Oyuncular: Antonio Banderas, Josh Brolin, Anthony Hopkins, Gemma Jones, Freida Pinto, Naomi Watts
Konu: Woody Allen “You Will Meet a Tall Dark Stranger” ile iki evli çiftin hayatlarına çeviriyor kamerasını... Alfie (Anthony Hopkins) ve Helena (Gemma Jones), kızları Sally (Naomi Watts) ve kocası Roy (Josh Brolin) ve onların tutkuları, zaafları endişeleri, hayatlarını etkileyecek sıkıntılarını anlatıyor. Alfie, Helena’yı kaybolan gençliğini bulmak adına terk eder ve kendisinden oldukça genç bir kadın olan Charmaine (Lucy Punch) ile evlenmeye karar verir. Helena ise hayatını şarlatan bir falcının sözlerine göre yönlendirmeye başlamıştır.
Mutluluğu evliliğinde yakalayamayan Sally çalıştığı sanat galerisindeki yakışıklı patronu Greg (Antonio Banderas)’e aşık olmuştur. Kocası Roy ise heyecan içinde son yazdığı romanına yayınevinden cevap beklemektedir. Fakat karşı pencereden kendisine bakan gizemli bir çift göz Roy’u hayatının aşkı Dia’yı (Freida Pinto) bulduğuna inandıracaktır.

LIMITLESS
Yönetmen: Neil Burger
Oyuncular:  Robert De Niro, Bradley Cooper, Abbie Cornish, Anna Friel
Konu: Eddie perişan halde yaşan, başarısız New Yorklu bir yazardır. Ancak günün birinde eski bir arkadaşıyla karşılaşmasıyla tüm hayatı değişir. Arkadaşı onu beynin tüm kapasitesini kullanmasını sağlayacak bir ilaçla tanışır. Böylece Eddie kendisinin kusursuz bir versiyonuna dönüşür. Hap sayesinde paraya, akla, çekiciliğe sahip olur. Fakat Eddie kısa bir süre sonra sonsuz güce bedelsiz sahip olunamayacağını anlar…


PIRATES OF THE CARIBBEAN: ON STRANGER TIDES
        Yönetmen: Rob Marshall
Oyuncular: Johnny Depp , Penélope Cruz, Ian McShane, Geoffrey Rush, Óscar Jaenada , Kevin McNally , Stephen Graham , Sam Claflin 
Konu: Jack Sparrow’un yolu geçmişinden gelen bir kadınla kesişir. Jack hem aralarındakinin bir aşk olup olmadığından, hem de kadının efsanevi Gençlik Çeşmesi’ni bulmak için kendisini kullanan acımasız bir sahtekar olup olmadığından emin olamaz. Kadın onu korkunç korsan Karasakal’ın gemisi Kraliçe Anne’in İntikamı’na binmeye zorlayınca, Jack kendini Karasakal’dan mı yoksa geçmişinden gelen bu kadından mı daha fazla korktuğunu bilmediği beklenmedik bir maceranın içinde bulur.


        HEREAFTER
Yönetmen: Clint Eastwood
Oyuncular: Matt Damon, Cécile de France, George McLaren ve Frankie McLaren, Bryce Dallas Howard
Konu: “Hereafter/Öteki Dünya” ölümlülüğün farklı şekillerde etkisini yaşayan üç kişinin hikayesini anlatıyor. George yaşam ötesiyle özel bir bağı olan Amerikalı bir işçidir. Dünyanın diğer ucunda, Fransız gazeteci Marie gerçekliğini sarsan bir ölümden dönme deneyimi yaşamıştır. Londra’daki küçük öğrenci Marcus ise en yakın olduğu kişiyi kaybettiği için umutsuzca bazı cevaplara ihtiyaç duymaktadır. Her biri gerçeğin peşindeyken hayatları kesişecek, ve yaşamdan sonra neyin olduğuna dair inandıkları (ya da inanmak zorunda oldukları) şey sonsuza dek değişecektir.



CONVICTION
Yönetmen: Tony Goldwyn
Oyuncular: Hilary Swank, Sam Rockwell, Minnie Driver, Melissa Leo, Peter Gallagher, Juliette Lewis
Konu: Güzel oyuncu Swank’in avukat olarak geri dönüş yaptığı film, bir kız kardeşin erkek kardeşine duyduğu sarsılmaz bağlılığı konu ediniyor. Swank‘ın canlandırdığı Betty Anne Waters‘ın abisi Kenny, 1983’de cinayetten ömür boyu hapse mahkûm edilince, iki çocuk annesi Massachusetts’li bir kadın olan başkahramanımız, ömrünü, abisinin masum olduğunu ispat etmeye adıyor. Bunun için sırasıyla lise, kolej ve son olarak da hukuk eğitimi alarak 18 yıl sürecek bir mücadeleye girişiyor…


YERALTI
Yönetmen: Zeki Demirkubuz
Oyuncular: Engin Günaydın, Sırrı Süreyya Önder, Ufuk Bayraktar, Sarp Apak, Nihal Yalçın, Serhat Tutumluer
Konu: Esin kaynağı Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı eseri olan filmde, Ankara’da yalnız yaşayan memur Muharrem’in iç dünyasını anlatılıyor.




HUGO CABRET
Yönetmen: Martin Scorsese
Oyuncular: Jude Law, Ray Winstone, Christopher Lee, Frances de la Tour, Richard Griffiths, Ben Kingsley, Sacha Baron Cohen, Asa Butterfield, Chloe Moretz ve Helen McCrory
Konu: Film, Paris tren istasyonunun duvarları arasında yaşayan ve saatlerden sorumlu olan kimsesiz bir çocuğun, bir gün saati tamir etmeye teşebbüs etmesiyle yaşadığı gizemli macerayı anlatıyor.



2 Mart 2011

Black Swan

not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Yaz sonunda trailer’ını ilk gördüğüm günden beri sabırsızlıkla beklediğim bir filmdi Black Swan. Ülkemizde oldukça geç bir tarihte gösterime gireceğini öğrendiğimde ise korsan cd’si ya da internetten izlenebilecek versiyonları olmasına rağmen, iyi filmler ilk olarak beyazperdede izlenmeyi hak eder diye düşünerek inatla vizyon tarihini beklemeye karar verdim. Ve kesinlikle beklediğime değdi. En sonda söyleyeceğimi en başta söylemekte sakınca görmüyorum; Black Swan bir başyapıt değil belki ama sinema tarihinin en etkileyici, başarılı ve unutulmaz örnekleri arasına adını yazdırmayı kesinlikle hak ediyor.
Sağır sultanın bile duyduğu üzere filmin yönetmeni Darren Aranofsky, başrollerde ise filmdeki performansıyla ödül avcısı haline gelen Natalie Portman, Vincent Cassel, Mila Kunis, Barbara Hershey ve Winona Ryder yer alıyor. Hatırlanacağı üzere Aronofsky’nin bir önceki filmi The Wrestler (Şampiyon, 2008) kariyeri bitmek üzere olan eski bir güreşçinin hikayesini anlatıyordu. Black Swan ise bu sefer bir kadın kahraman üzerinden, tıpkı Amerikan güreşi gibi bedensel disiplin, yoğun ve yıpratıcı bir çalışma gerektiren baleye odaklanıyor. Rahat koltuklarındaki biz izleyicilere büyük bir rahatlıkla ve kolayca yapılıyormuş gibi görünen o hareketlerin arkasında ne kadar ciddi ve özverili bir çalışma olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz film sayesinde.
Filmin öyküsüne gelirsek… Esas karakter Nina, Kuğu Gölü balesinin yeni ve farklı bir uyarlamasında çok istediği Kraliçe Kuğu rolünü kapmıştır. Burada farklı uyarlama diyorum çünkü balenin orijinal hikayesi, filmde Thomas tarafından sahneye konan versiyondan biraz farklı aslında. Büyücü Rothbart tarafından Prenses Odette’e büyü yapılmıştır. Buna göre Odette gündüzleri bir kuğuya dönüşmekte ancak geceleri normal haline geri dönebilmektedir. Büyünün bozulması için tek koşul ise bir erkeğin gerçek aşkıdır ve o erkek de Prens Siegfried’dir. İşte filmdeki hikaye ile asıl hikaye arasındaki fark burada başlıyor. Prens, Odette’e gerçekten aşık olur, ancak aşkını itiraf edeceği baloya Büyücü Rothbart büyüyle Odette’e benzettiği kendi kızı Odile’i getirir. Yani Odile aslında Odette’in ikizi değildir. Onu Odette zanneden Prens, Odile’e aşkını ilan eder ve bunu gören Odette perişan halde oradan kaçar. Hatasını anlayan Prens, Odette’i bulur ve af diler. Bu arada Rothbart gelir ve prensten sözünü tutup kızıyla evlenmesini ister. İkisinin kavgası sırasında prensin Rothbart’ı öldürmesiyle Odette ve diğer kuğular üzerindeki büyü bozulur ve Prens Siegfried ile Odette birbirine kavuşur. Ancak filmde Thomas’nın anlattığı hikayede Prens ve Odile’in birlikte olmasına dayanamayan Odette kendisini öldürüyordu. Buna göre dikkat edildiğinde aslında Black Swan’daki Nina’nın hikayesi, Kuğu Gölü Balesi’ndeki Odette’in hikayesinin farklı bir versiyonudur demek mümkün.  


Filmde Nina’dan istenen anlatılan hikayedeki hem masum, iyi ve kırılgan Odette’i, hem de kötücül ve baştan çıkarıcı Odile’i canlandırmasıdır. Thomas’nın bunu başarması için Nina’yı kışkırtma çabaları ise Nina’nın içinde halihazırda varolan çatışmayı iyice ateşler. Halihazırda var olan diyorum çünkü filmin başında Nina’nın sırtında gördüğümüz yara izlerinden zaten bir sorunu olduğunu hissediyoruz. Filmde bu sorunların kaynağı olarak ise aşırı korumacı ve kontrolcü bir anne ve Nina’nın mükemmellik takıntısı ve aşırı gelişmiş oto-kontrolü işaret ediliyor. Filmin en çok eleştiri aldığı yerlerden biri de, bu konuda basite indirgemeci bir yaklaşım sergiliyor olması. Bana göre ise anlatılmak istenenin özünde her insanın içinde yaşadığı iyi-kötü ya da aydınlık-karanlık taraf çatışmasıyla, kendi ötekisiyle arasındaki mücadeleyle Nina’nın baş edememesi; annesinin ve kariyerinin dayatması sonucu kendisinin de içselleştirdiği bir oto-kontrolle sürekli olarak baskıladığı dürtülerinin ve arzularının sonunda kontrol edemeyeceği bir raddeye gelerek zihnini ve bedenini ele geçirmesi yer alıyor.



Nina aynı zamanda çocuk-genç kızlıktan kadınlığa adım atma sürecini de tamamlamış değil. Hala oyuncaklarla dolu bir odası var, şimdiye kadar doğru düzgün bir erkek arkadaşı olmamış ve fazla –hatta belki de hiç- cinsel deneyim yaşamamış. Zaten bedeni üzerindeki oto-kontrolü de en çok kendi cinsel arzuları üzerinde uyguluyor. Mastürbasyon yapmaya çalıştığı bir sahnede odasında uyumakta olan annesinin varlığı bir baskı unsuru olmuşken, yalnız başına küvetteyken tekrar mastürbasyon yapmaya çalıştığında ise suçluluk duyuyormuşçasına vazgeçiyor. Keza bardan dönerlerken Lily’nin taksideki girişimini de reddediyor.
Bir şeyin ne olduğunu anlamak için ne olmadığına bakmak gerekir bazen. Buradan hareketle Nina’yı daha iyi anlamak için Lily’i ele almak gerekiyor. Mila Kunis’in büyük bir doğallıkla canlandırdığı Lily’nin varlığı Nina için oldukça rahatsız edici. Lily ayrıca fiziksel olarak Nina’ya kimi zaman çok benziyor. Ancak rahatlığı, seksapeli ve fütursuz tavırlarıyla aslında Nina’nın tam zıttı, yani o aslında Odile, yani Siyah Kuğu. Bu zıtlığı iyice belirginleştirmek için Aronofsky klişe kaçabilecek bir yönteme de başvurmuş; Nina filmin büyük kısmında beyaz renkli kıyafetler içindeyken, Lily ise sürekli siyah giyiyor. Birlikte dışarı çıktıkları bir gece Lily, üzerinde gri (siyah ve beyazın karışımı olduğu için bu da manidar bir seçim) bir bluz olan Nina’ya kendi siyah t-shirtünü ödünç veriyor ve bu, Nina’nın içindeki siyah kuğunun sonunda ortaya çıktığı gece oluyor zaten. Nina balede en mükemmeli başarmak için bedenini inanılmaz biçimde zorlayıp acıtırken, bedenine zevk verecek en başta seks olmak üzere sigara, alkol veya uyuşturucu gibi kaçındığı her şeyle bir gecede Lily sayesinde tanışıyor, sabaha karşı eve döndüğünde annesinin otoritesine isyan ediyor ve Lily ile yani kendisiyle sevişiyor. 


Nina’nın etkilendiği ve onun gibi olmak istediği bir başka kişi emekliye ayrılmak üzere olan eski baş balerin Beth. Onun soyunma odasındaki ufak tefek eşyalarını çalması bu öykünmenin bir işareti. Ancak Beth’i hastanede tek başına, gözden düşmüş halde görünce birden günün birinde kendi sonunun da böyle olabileceğini hatırlattığı için öfkesini Beth’e yönlendiriyor.
Filmde Nina’nın çevresindeki bir başka önemli kadın karakter ise elbette annesi. Eski bir balerin olan ancak Nina’ya hamile kalınca kariyerini bırakan Erica Sayers’ın, kendini kızına adamış ve bunun karşılığında da onun hayatının her alanına müdahale etme hakkını kendisinde gören bir anne olarak Nina’nın bu kadar kontrol düşkünü olması ve özgüven eksikliği yaşamasının en önemli sebeplerinden biri olduğuna işaret ediliyor. Bu rolde Barbara Hershey’in çok inandırıcı olduğunu belirtmeden geçmek istemiyorum.
Black Swan’ın hikayesinin Kuğu Gölü Balesi ile paralellik gösterdiğini söylemiştik. Odette ve Odile tamam, peki Prens kim olabilir diye sorduğumuzda Black Swan’da bir prens olmadığını görüyoruz. Zaten Nina’nın Beyaz Kuğu olmaktan  kurtulması için bir prense ihtiyacı yok, dönüşümünü kendisi gerçekleştirmeye çalışıyor. Vincent Cassel’ın canlandırdığı Thomas karakteri izleyicinin belki başlangıçta beklediği gibi Prens Siegfried değil, Nina’nın dönüşümünü başlatan ya da dönüşmesi için motive eden kişi olarak Büyücü Rothbart’da karşılığını buluyor. Filmin ilk yarısında Nina’nın cinsel dürtülerini uyandırmak için birkaç kere kızı tahrik etmeye çalışıyor ama aralarında romantik ya da cinsel bir ilişki hiçbir zaman gelişmiyor. Thomas’ya göre Nina’nın Siyah Kuğu’yu canlandırması için sadece mükemmel bir teknik yeterli değil, doğal ve baştan çıkarıcı bir performans sergilemesi gerekiyor ve bunun için onu sürekli kışkırtıyor. Çünkü aslında Nina’nın içinde saklı olan siyah kuğunun farkında. Zaten siyah kuğu da dışarı çıkmak istiyor, Nina’nın etlerini adeta sıyırıp yırtmak istermişçesine sırtını tırmalayıp kanatması bu yüzden. Sonunda Nina sırtından siyah bir kanat tüyü çıkardığında (ya da çıkardığını sandığında) kıpkırmızı gözlerle bakıyor ve bacakları da birer kuğu bacağına dönüşüyor. Bu, Nina’nın metamorfozunun tamamlandığı an. Bu metamorfoz sonucu Nina artık bir beyaz kuğu değil ve bu yüzden büyük gösteri sırasında Beyaz Kuğu’yu canlandırırken beceremeyip yere düşüyor. Siyah Kuğu olarak ise izleyicileri adeta büyülüyor ve bu sahnedeki görsel efektler de sinema salonundaki biz izleyicilerin koltuklarına çivilenmesini sağlıyor. Dansın son sahnesinde Nina’nın arkadaki duvara düşen kanatlı gölgesinin iki tane olması ise Nina’nın içindeki beyaz ve siyah kuğuların bir metaforu olması bakımından son derece anlamlı.



Black Swan, izleyen kişiye bağlı olarak çok farklı okumalara açık bir film. Nina’nın yaşadıkları bir şizofrenin sanrıları olarak okunabileceği gibi, mükemmellik takıntısı içindeki bir balerinin başarma hırsı sonucu akli dengesini yitirmesi olarak, id-ego çatışması olarak ya da kendisi ve kendi ötekisi (kimi zaman aynadaki aksi, kimi zaman Lily) arasındaki tüm zıtlıkları tek bir bedende bir araya getirmeye çalışırken kendisini yok etmesi olarak da okunabilir. Bendeniz ise, sonuncu okumaya daha yakın durmayı tercih ediyorum. Nina kendi üzerindeki içsel ve dışsal (annesi tarafından) baskıyı kaldırarak, bilinçdışına attıklarını geri çağırarak ve içinde barındırdığı ikilikleri yan yana getirerek dönüşümünü gerçekleştirir ve kendi ötekisini öldürür. Ancak biri olmadan diğerinin de yaşaması mümkün değildir ve ötekisinin ölümü aslında Nina’nın ölümü demektir. Film hakkındaki fikrimi Nina’nın son sözleriyle belirteyim: It was perfect.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...