27 Nisan 2011

Melancholia'dan İlk Kareler ve Fragman

         "A beautiful movie about the end of the world". Sıradışı filmlerin yönetmeni Lars Von Trier'in son filmi Melancholia'yı anlatmak için, filmin resmi internet sitesinde bizi karşılayan cümle bu. Anlaşılan o ki Trier kıyamet gününe dair bir filmle karşımıza çıkacak. Bu da filmin gösterime girmesini merakla bekleyen biz sinefillerin iştahını iyice kabartıyor.
     Başrollerde Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg (kendisi yönetmenin son filmi Antichrist'da da yer alıyordu), Kiefer Sutherland (Jack Bauer'dan sonra farklı bir rolde izlemek değişik olacak), Alexander Skarsgård, Charlotte Rampling, John Hurt, Stellan Skarsgård, Udo Kier ve Jesper Christensen'i izleyeceğimiz filmin fragmanı ve bazı kareleri de sanal ortama düştü. Bu durumda filmin tamamını izleyene kadar fragman ve birkaç fotoğrafla yetinmek durumundayız.



25 Nisan 2011

Alexis Zorbas Soundtrack

      Anthony Quinn'in canlandırdığı Alexis Zorba sinema tarihinin en renkli karakterlerinden biri olarak hala hatırlanmaya devam ediyor. 1964 tarihli filmi unutulmaz kılanlardan biri de Mikis Theodarakis'in bestesi Zorba The Greek tabi ki. İşte o meşhur sahne.



21 Nisan 2011

Russian Ark

2002 yapımı Russian Ark (Rus Hazine Sandığı) dünya sinema tarihinde bir ilki gerçekleştirmesi bakımından önemli ve izlenmesi gereken bir film. Kendisine bahşedilen bu önemin en büyük nedeni ise 99 dakikalık filmin tek seferde yani kesintisiz kurgu ile çekilmiş olması. Filmde 2000 oyuncunun rol aldığını da eklersek yönetmen Aleksandr Sokurov’un oldukça zor bir işe kalkıştığını söylemek mümkün.
Film, Saint Petersburg'da bulunan Hermitage Müzesi'nde geçiyor. Hermitage Müzesi kışlık saray olarak kullanırken Bolşevik Devrimi’nden sonra müzeye çevrilmiş görkemli bir bina. Çar Büyük Petro’nun sanat eserleri koleksiyonu ile temelleri atılan müzede bugün birbirinden yetenekli ve değerli sanatçıya ait 3 milyon sanat eseri sergilenmekte. Film boyunca da bu eserlerden bazılarını görmemiz mümkün oluyor. Ancak bir yandan duvardaki eserlere bakıp, bir yandan da sahneyi dolduran görkemli kıyafetler içindeki oyuncuları takip etmeye çalışırken yorulabilirsiniz.


Filmde, ismini ve orada ne işi olduğunu bilmediğimiz, sadece “Avrupalı bir diplomat” olduğunu söyleyen bir yabancının peşinde müzenin 33 odasını geziyoruz. Tur sırasında sadece müzede değil zamanda da bir yolculuk söz konusu. Rusya’nın tarihindeki Büyük Katherina gibi önemli kişilere rastlıyor, diplomatik bir töreni izliyor ya da kendinizi büyük bir baloda dans edenlerin arasında bulabiliyorsunuz. Rusya tarihi ile daha fazla bilgi sahibi olanlar müzede karşılaşılan kişileri daha rahat tanıyıp, filmden daha çok zevk alabilirler. Ben sadece, ailesiyle birlikte katledilen Çar II. Nikolay’ı ayırt edebildim. Bunun yanı sıra filmin diyalogları da biraz karışık, hatta bazen kimin kiminle konuştuğu bile anlaşılmıyor.


Russian Ark, Rusya’nın görkemli tarihine yapılan başlı başına bir güzelleme. Batıya pek çok göndermesi var. Örneğin peşine düştüğümüz yabancının Avrupalı olması ve Rus edebiyatından müziğine çoğu şeye burun kıvırması oldukça manidar. Ancak filmin tüm ideolojik mesajlarını bir tarafa bırakırsak, tek bir kamera çekimi ile gerçekleştirilen bu cesur, kimi zaman yorucu ama orijinal ve başarılı deneysel filmi tüm sinefillerin görmesi gerekiyor.   

17 Nisan 2011

London Boulevard

İngiliz aksanıyla konuşulan filmleri seviyorum. Suç filmlerini daha da çok seviyorum. London Boulevard (Londra Bulvarı) bu ikisine de uyuyor. Bu sebepten çok sıkılmadan izledim, zekice yazılmış diyalogları, şahane müzikleri ve gerçekten iyi oyuncuları var.
London Boulevard William Monahan’ın yönettiği ilk film. Kendisini Kingdom of Heaven (Cennetin Krallığı, 2005), The Departed (Köstebek, 2006) ve Body of Lies (Yalanlar Üstüne, 2008) gibi başarılı filmlerin senaristi olarak hatırlayabilirsiniz. Filmin konusu da oldukça tanıdık aslında. Hapisten yeni çıkmış olan Mitchel (Colin Farrel) bir daha hapse geri dönmemeye, dolayısıyla belaya bulaşmamaya karar vermiştir ama tabi ki belanın gelip onu bulması beklendiği üzere çok uzun sürmeyecektir. Önce, sokaklarda yaşayan eski bir dostu öldürülür, alkolik kız kardeşine yardım etmeye çalışır, korkak eski dostunun işlerine (!) yardım ederken eşcinsel bir mafya babasına bulaşır ve koruması olarak yanında işe başladığı hafif çatlak aktris Charlote’a abayı yakar.
Tipik İngiliz suç filmlerinde karşılaşabileceğiniz hemen hemen her şey var filmde; saçma tesadüfler, eşcinseller, yarı deliler, sürekli içilen sigaralar, uzun ama takip etmesi keyifli diyaloglar bunlardan bazıları. Aslında bu haliyle Guy Ritchie filmlerini biraz anımsatıyor ama yine de Ritchie’nin filmlerindeki dinamizm ve mizah maalesef ki London Boulevard’da yok. Filmin bir başka eksiği ise senaryodaki boşluklar. Örneğin suç işlememeye tövbeli Mitchel sokakta yaşayan yaşlı dostunun öldürülmesi üzerine intikam peşine düşüyor ama bu yeminini bozacak motivasyonun ne olduğunu bir türlü tam olarak anlayamıyoruz. Başka bir deyişle bu yaşlı adam bir akrabası mıdır, Micthel’i o mu büyütmüştür yoksa zamanında onun hayatını mı kurtarmıştır, Micthel için neden bu kadar önemlidir öğrenmemiz mümkün olmuyor.


        Gelelim filmin yıldız oyuncularına. Colin Farrel karizmatik bir aktör ve kaşlarını Küçük Emrah gibi kaldırmadığı zaman çok inandırıcı rol yapıyor. Keira Knightley ise erotik filmlerde oynadığını öğrendiğimiz Charlote rolüne o zayıf bedeniyle pek uymamış bence. Asıl alkışlarımı ise mafya babası rolündeki Ray Winstone ve Charlote’un yardımcısı Jordan rolünde döktüren David Thewlis’e ayırıyorum izninizle. Jordan demişken (spoiler vermemek için detaya girmiyorum) kendisinin filmin sonundaki akıbeti de bana oldukça zorlama ve anlamsız geldi.

Filmi artı ve eksileriyle kısaca değerlendirdikten sonra yine de izlemenin vakit kaybı olmayacağını belirtelim. Özellikle film boyunca duyacağınız şarkılara dikkat edin. Çünkü film bittikten sonra soundtrack’ini mutlaka edinmek isteyeceksiniz.

15 Nisan 2011

64. Cannes Film Festivali Programı


    Dünyanın en önemli sinema festivallerinden biri olan 64. Cannes Film Festivali bu sene 11 - 22 Mayıs 2011 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Bu seneki jüri başkanı ise usta aktör Robert De Niro. Ayrıca Michael Gondry, Emir Kusturica ve Bong Joon-Ho gibi yönetmenlerin isimleri de jüride yer alıyor. 33 ülkeden 49 filmin gösterileceği festivalin açılışı ise Woody Allen'ın Midnight in Paris isimli filminin gösterimiyle yapılacak.
    Nuri Bilge Ceylan'ın bu sene de Cannes'a katılmayı başararak adeta abone olduğu festivalde Altın Palmiye için yarışacak olan 19 filmi ve yönetmenlerini görünce insan heyecanlanmadan edemiyor;

Bir Zamanlar Anadolu – Nuri Bilge Ceylan
The Skin That I Inhabit – Pedro Almodovar
L’Apollonide – Betrand Bonello
Foot Note – Joseph Cedar
Paterre – Alain Cavalier
The Kid With The Bike – Dardenne Kardeşler
Le Havre – Aki Kaurismaki
Hanezu no Tsuki – Naomi Kawase
Sleeping Beauty – Julia Leigh
Tree of LIfe – Terrence Malick
La Source de Femmes – Radu Mihaileanu
Polisse – Maïwenn Le Besco
Harakiri – Takashi Miike
We Have A Pope – Nanni Moretti
Melancholia – Lars Von Trier
This Must Be The Place – Paolo Sorrentino
Drive – Nicholas Winding Refn
We Need To Talk About Kevin – Lynne Ramsay

    Değinmeden geçemeyeceğim; festivalin resmi afişinde Faye Dunaway'ın 1970 tarihli nostaljik, sade ve son derece güzel bir fotoğrafı yer alıyor ki bence çok isabetli bir tercih olmuş.

14 Nisan 2011

Last Night: Aldatma Nerede Başlar?


Last Night (Son Gece), aldatma üzerine bir film. Bu, belki biraz klişe oldu ama filmi oldukça net biçimde tarif etmek gerekirse en uygun nitelendirme. Mike Nichols imzalı film başrollerde yer alan Keira Knightley, Sam Worthington, Eva Mendes ve Guillaume Canet gibi popüler oyuncularıyla dikkat çekiyor. İzlemeye başlar başlamaz, her ne kadar konusu çok benzemese de, yine dört ünlü oyuncunun başarılı performanslarıyla göz doldurduğu Closer’ı (Daha Yaklaş, 2004) anımsattı bana. Çünkü iki filmin de teması aynı: modern zaman kadın-erkek ilişkileri ve aldatma.
Last Night’ın konusundan kısaca bahsedelim öncelikle. Joanna (Keira Knightley) ve Micheal (Sam Worthington) evli, mutlu, çocuksuz çiftimiz. Bir gece beraber gittikleri bir davette Joanna, Michael’ın iş arkadaşı Laura (Eva Mendes) ile tanışır ve anında kocası ile güzel iş arkadaşı arasında bir elektriklenme olduğundan şüphelenir. Üstelik ertesi gün Michael ve Laura birlikte bir iş seyahatine çıkacaklardır. Bu konuyla ilgili olarak çiftin arasında çıkan kavga bir şekilde tatlıya bağlanır ancak bu tartışma, (belki Michael’ın ciddi olarak planladığı bir şey olmasa da) Laura’yla bir ilişki yaşama fikrini, başka bir deyişle eşeğin aklına karpuz kabuğunu düşürmüştür. Michael yola çıktıktan sonra ise Joanna kendisini görmeye gelmiş olan eski sevgilisi Fransız Alex (Guillaume Canet) ile karşılaşır. Alex ve Joanna kısa bir süre birlikte olmuş ancak anladığımız kadarıyla Joanna özgür ruhlu Alex’ten ayrılarak sonrasında evlenilecek adam Michael’ı seçmiştir. Filmin asıl hikayesi de tam bu noktada başlıyor ve geri kalan süre boyunca Michael - Laura ve Joanna - Alex arasındaki flörtleşmeleri izliyor ve kimin aldatıp kimin aldatmayacağını merak ediyoruz.


Last Night, Massy Tadjedin’in yönetmen koltuğuna oturduğu ilk filmi. Tadjedin aynı zamanda Last Night’ın senaryonu da yazmış. Ayrıca yine Kiera Knightley’in Adrien Brody ile başrolünde oynadığı gerilim filmi The Jacket (2005)’ın da senaristi olarak hatırlayabiliriz Tadjedin’i. Keira Knightley demişken, kendisi film boyunca gayet rahat oynuyor. Tek göze batan aşırı zayıf bedeni. Avatar ve Titanların Savaşı filmlerinin aksiyon yıldızı Sam Worthington ise bana çok robotumsu geldi, nasıl derler biraz kasılmış gibiydi. Eva Mendes elbette seksapelini sonuna kadar kullanıyor. Guillaume Canet ise göründüğü her sahnede muhteşem gülüşü ile çok samimi. 


İzleyicinin, Joanna ya da Michael’la empati kurması cinsiyetine ve daha önceki ilişki deneyimlerine göre elbette farklılık gösterecektir ancak eşinizi aldatmamak için karşı koymaya çalıştığınız kadın/erkek Eva Mendes gibi seksi bir hatun kişi ya da Guillaume Canet gibi şahane gülen bir erkekse bu durumu başlı başına bir sadakat ve irade sınavı olarak düşünmek mümkün. Peki bu sınavı kim kazanıyor? İzlemeyenler için bunu yazmayacağım ama filmin finalinin sizi birçok soru işaretiyle bırakacağını söyleyebilirim. Ama bu müphem finalin ardından sorulması gereken soru “ee şimdi ne oldu?” değil. Cevap bekleyen daha mühim sorular var aslında. Aldatma nerede başlar? Fiziksel bir eylem midir yoksa düşünsel mi? Sadece cinsel dürtülerin kışkırtmasıyla gözü dönmüş biçimde sevişmek mi daha büyük bir ihanettir, yoksa kalbinizdeki özel kişiyle sadece sarılıp uyumak mı? Asıl önemli olan bunlara ne cevap vereceğiniz.

6 Nisan 2011

2046 Soundtrack

Won Kar Wai'nin şiir gibi filmi 2046 için söylenecek çok fazla şey yok aslında. Çünkü izlemeden filmdeki büyüyü anlamanız imkansız. İzledikten sonra ise o büyüyü tarif edecek kelimeleri bulmakta zorlanabilirsiniz. Albinoni'nin Adagio'su eşliğinde bir hüzün hikayesi.




3 Nisan 2011

Dikkat! Kurt Adam Çıkabilir

Karanlık gökyüzünde bulutların arasından çıkan dolunay, tekinsiz bir gece ve sessizliği bozan ulumalar… Beyazperdede hemen hemen bütün kurt adam filmlerinin olmazsa olmaz ambiyansı böyledir. Devamında da tırnakları ve dişleri uzayan, kulakları sivrilen ve vücudunun her yeri tüylerle kaplanan kahramanın ürküten dönüşümünü izleriz.
Kurt adam efsanesinin çok eskilere, hatta eski Yunan’a kadar dayandığı bilinmektedir. Tanrı Zeus’un, Arkadia Kralı Lykaon’u insan eti yediği ve kendisine de sunduğu için cezalandırarak kurda dönüştürdüğü söylenir. Ortaçağda ise kurt adam olduğu düşünülen kişiler büyücü ve cadı olmakla suçlananlar gibi yakılıyor ya da asılıyordu. Aradan geçen uzun yıllar sonunda ise bilim çevreleri kurt adam efsanesinin ardında psikolojik bir rahatsızlık yattığına karar verdi: Lycontrophy (Likantropi). Bu ad, Yunanca’da kurt anlamına gelen lykos ile erkek anlamına gelen anthropos kelimelerinin birleşmesinden üretilmişti.
Sinema ise kurt adam efsanesini tekrar tekrar canlandırırken elbette bu bilimsel açıklamalara yüz vermeyecekti. Onun yerine, bir kurt tarafından ısırılınca her dolunayda vahşi bir kurda dönüşerek çevresine dehşet saçan, sadece gümüş bir kurşun ya da kılıçla öldürülebilen ve öldüğünde de insan suretine geri dönen bir korku figürü olarak yıllarca pek çok kurt adamla tanıştık.  
      İd-ego çatışması süresince egonun, id’i bir yandan bastırma, bir yandan da doyurma çabalarının ve ilkel, vahşi, saldırgan ve tehlikeli özellikleriyle kontrolden çıkmış id’in vücut bulmuş hali olarak da okunabilecek Kurt Adam miti geçtiğimiz günlerde vizyona giren Red Riding Hood (Kız ve Kurt) sayesinde bir kez daha gündeme geldi. Ben de bu vesileyle beyazperdedeki kurtlarımızı hatırlayalım dedim.

Werewolf of London (1935) – Yönetmen: Stuart Walker
Kurt Adam: Henry Hull



The Wolf Man (1941) – Yönetmen: George Wagner
Kurt Adam: Lon Chaney Jr.



I Was a Teenage Werewolf (1957) – Yönetmen: Gene Fowler Jr.
Kurt Adam: Michael Landon



The Curse of the Werewolf (1961) – Yönetmen: Terence Fisher
Kurt Adam: Oliver Reed



Silver Bullet (1985) – Yönetmen: Daniel Attias
Kurt Adam: Gary Busey



Wolf (1994) – Yönetmen: Mike Nichols
Kurt Adam: Jack Nicholson



Dog Soldiers (2002) – Yönetmen: Neil Marshall
Kurt Adam: Tek bir kurt adamdan söz etmek mümkün değil



Underworld Serisi (2003, 2006, 2009) – Yönetmenler: Len Wiseman, Patrick Tatopoulos



Wolfman (2010) – Yönetmen: Joe Johnston
Kurt Adam: Benicio Del Toro


Bu arada kurt adam - vampir çatışmasının başka bir versiyonu olan Twilight serisinin "baby face" kurdu Jacob ise kurt adam mitini bir korku figürü olmaktan çıkararak romantik bir yan karaktere dönüştürdü.


Vee son olarak Michael Jackson'ın Thriller klibinin başında yer alan unutulmaz Kurt Adam performansını da anmadan geçmek olmaz.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...