22 Eylül 2011

Blue Velvet Soundtrack

         Pek çok sinefilin favori yönetmenleri arasında yer alan David Lynch tabiri caizse anlaşılması zor filmlerin yönetmenidir. Malesef kendisinin yönetmen koltuğunda oturduğu bir filmi izlemeyeli uzun zaman geçti. Biz de eski filmlerini ve o filmlerin unutulmaz sahnelerini döndürüp döndürüp izlemekle yetiniyoruz. 1986 tarihli Blue Velvet de o filmlerden biri. Baştan çıkaran femme fatale rolünde Isabella Rossellini'nin döktürdüğü sahne için önden buyrun:



18 Eylül 2011

Greta Garbo; Sessiz Yıldız

      Bugün Greta Garbo'nun doğumgünü. 1905 - 1990 yılları arasında yaşamış olan İsveç doğumlu aktrist herkesi hayran bırakan bir divaydı ve ölümünden 21 yıl sonra bile hala ilham kaynağı olmaya devam ediyor. 
   Greta Garbo Hollywood'un en güzel ve seksi kadınları arasında sayılsa da aslında dikkatli bakıldığında kusursuz bir güzelliğe sahip olmadığı görülür. Çekiciliğinin asıl kaynağı soğuk, mağrur, esrarengiz, kendinden emin ve biraz da hüzünlü duruşudur. Sessiz sinema döneminde başlayan kariyerini sinemeya ses geldiği zaman da başarıyla sürdürmüş ancak kariyerinin zirvesinde, henüz 36 yaşındayken Hollywood'u terketmiştir. Bu tavır onun, bildiğimiz Hollywood starlarından olmadığının en güzel ispatıdır.
    


       Filmlerinde insanı acayip biçimde sigara içmeye özendiren bu sessiz yıldızın önemli filmlerinden bazılarını bugünün anısına hatırlamak istedim:

Romance (1930)


Anna Christie (1931)

Mata Hari (1931)

As You Desire Me (1932)

Anna Karenina (1935)


Camille (1936)


12 Eylül 2011

Anna Karenina Bir Kez Daha Sinemada

        Hollywood'dan gelen son haberlere göre Leo Tolstoy'un klasik eseri Anna Karenina bir kez daha beyazperdeye aktarılıyormuş. Bu sefer kamera arkasındaki isim Pride and Prejudice (2005) ve Atonement (2007) gibi dönem filmleriyle tanıdığımız Joe Wright. Anna Karenina'yı yönetmenin bahsedilen filmlerinde de yer alan Keira Knightley canlandıracak. Anna'nın kocası Alexei Karenin rolünde ise Jude Law'ı izleyeceğiz. Filmin diğer oyuncuları Kelly Macdonald ve Aaron Johnson.  
      19. yüzyıl Rusya'sında geçen bu trajik aşk hikayesini bu kez de Joe Wright yorumuyla ve üstelik Keira ve Jude'un oyunculuklarıyla izlemek keyifli olacağa benzer, ne dersiniz? 

11 Eylül 2011

Altın Aslan Sokurov'un


       Bu yıl 68.'si gerçekleştirilen Venedik Film Festivali dün sona erdi ve kazananlar da belli oldu. Büyük ödül Altın Aslan, Rus yönetmen Aleksandr Sokurov'un Faust isimli filmine verilirken, en iyi yönetmen ödülü olan Gümüş Aslan'ı ise People Mountain, People Sea filmiyle Çinli yönetmen Sangjun Cai kazandı.
       Darren Aronofsky'nin jüri başkanlığını yaptığı festivalde en iyi erkek oyuncu ödülüne Shame filmindeki rolüyle Michael Fassbender, en iyi kadın oyuncu ödülüne ise Tao Jie  filmindeki rolüyle Deanie Yip layık görüldü. Jüri özel ödülü ise Emanuele Crialese'nin yönettiği bir İtalyan filmi olan Terraferma'nın oldu.

9 Eylül 2011

Komünist Şirinler'in Kapitalizmle İmtihanı


Küçükken en sevdiğim çizgi filmlerden biriydi The Smurfs ya da Türkçe’ye çevrilen adıyla Şirinler. Minik mavi insanların, mantardan bozma evlerden oluşan, her zaman güneşli köylerindeki maceralarını hiç kaçırmazdım. Her şeye el atmakta hiç gecikmeyen Hollywood’un Şirinler’i sinemaya aktarma projesini duyunca da, zaten animasyon filmleri seven biri olarak, oldukça sevindim.
Scooby-Doo (2002, 2004) ve Beverly Hills Chihuahua (2009) filmlerinin yönetmeni Raja Kosnell’in kamera arkasına geçtiği Şirinler’de How I Met Your Mother’ın sevilen karakterlerinden Barney’i canlandıran Neil Patrick Harris’i izleme ve eğer dublajsız versiyonuna denk gelebilirseniz Şirine’yi seslendiren Katy Perry’i duyma şansı buluyoruz. Ayrıca Gargamel rolündeki Hank Azaria’yı da beğendim doğrusu. Ama hepsini bir kenara bırakmak gerekirse The Smurfs bende çok buruk bir tat bıraktı.
Hepimiz biliriz Şirinler köyünde para yoktur, herkes yeteneğine göre ve herkese yetecek kadar üretime katılır, bu yüzden işbirliği ve yardımlaşma fazlasıyla gelişmiştir. Bu ve benzer özellikleri yüzünden The Smurfs’ün aslında komünist propagandası yaptığı söylenir. Bu düşünceye göre The Smurfs’ün açılımı Socialist Men Under Red Flag’tır ve hatta Şirin Baba kırmızı şapkası ve sakalıyla komünizmin babası Karl Marx’ın temsilidir. Bu argümana katılıp katılmamakta serbestsiniz tabi ama anlaşılan Hollywood’da birileri fena halde inanıyor. İnanıyor ki bizim küçük mavi dostlarımızı kapitalizmin nimetleriyle tanıştırmaya karar vermişler.   

Film, Şirinler’in huzur içinde yaşadığı köylerinde başlıyor. Ancak hain büyücü Gargamel bir türlü rahat durmadığı için, o ve Şirinler arasındaki kovalamaca sırasında tuhaf bir şekilde New York’a ışınlanıyorlar. Böylece The Smurfs’leri temsilen Şirin Baba, Şirine, Sakar, Gözlüklü, Huysuz ile İskoç Şirin (ne alakaysa) ve pek tabi ki peşlerinde Gargamel maceralarına New York’ta devam ediyorlar. Burada manidar olan ışınlandıkları yerin kapitalizmin başkenti diyebileceğimiz New York, hatta tam lokasyon bildirmek gerekirse Times Square olması. Üstelik bir şekilde evlerine sığındıkları ve dost oldukları Grace ve Patrick çiftinin Patrick’i bir reklamcı. Film boyunca gözümüze sokulan Google, Wikipedia, Sony Vaio, Guitar Hero, Hello Kity, Clinique markaları ve Şirine’nin birden fazla elbiseye sahip olabileceğini görüp moda ikonluğuna özenmesi de cabası. Sonuç olarak kendi halinde mutlu mesut yaşayan Şirinler’imiz kapitalizmin ışıltısına ve cazibesine kayıtsız kalamıyorlar: komünizm out, kapitalizm in. Filmin sonunda çok katlı evlerin yükseldiği Şirin köyünün bir daha eskisi gibi olmayacağı kesin. Bütün şirimserliğimi kaybettim, çok üzgünüm.

7 Eylül 2011

Your Highness

Dönem filmleri ile dalga geçmek Hollywood’un en sevdiği işlerden biri. Ama en iyi yaptıkları arasında değil maalesef. Your Highness da bunu son örneği. İtiraf edeyim başlangıçta filmle ilgili güzel umutlarım vardı ve bunun baş sebebi de oyuncu kadrosunda Natalie Portman ve James Franco isimlerini görmekti. Filmin eğlenceli jeneriği de gayet hoştu. Ancak geri kalanını izlemeye meğerse hiç gerek yokmuş.
Düşünün ki yemek yapacaksınız ve elinizde en kaliteli malzemeler var. Ama siz, o malzemeleri umarsızca ziyan ederek ve tamamen kafanızdan atarak ortaya bir yemek koyuyorsunuz ve o yemeği yiyenlerin büyük çoğunluğu midesini bozuyor. Beğenenler ise büyük ihtimalle daha önce hayatında ıvır zıvırdan başka bir şeyle beslenmemiş olanlar. Bu örneği sinemaya yani Your Highness’a uyarlarsak ise durum şöyle: Yönetmen David Gordon Green filminin kadrosuna Natalie Portman, James Franco ve Zooey Deschanel gibi yıldız oyuncuları dahil ediyor, şövalyelik, kahramanlık, erkeklik gibi ti’ye almaya müsait bir temadan yola çıkıyor; ama gelin görün ki film, en klişe belden aşağı esprilere sırtını dayayarak berbat bir tekrardan öteye gidemiyor.
        Yönetmen David Gordon Green’i 2008 tarihli Pineapple Express filmiyle biliyorduk aslında. Üstelik söz konusu film çok daha eli yüzü düzgün ve komik bir filmdi. Danny McBride ve James Franco yanlarında Seth Rogen ile birlikte döktürmüşlerdi. Ancak bu filmin aksine Your Highness’ta, zeki ve gerçekten komik diyaloglardan ve yenilikçi bir yorumdan eser yok. Tamam kabul ediyorum birkaç sahnede gülmeniz mümkün ama her sahne ve esprinin birer klişeden ibaret olması neticede hiç keyif vermiyor.

Aslında bunun gibi sonu başından tahmin edilebilen filmlerin izlenmesi ve sevilmesi için iki yol izlenebilir; ya seyircinin sevdiği yıldız oyuncuları oynatmak ya da çok yaratıcı ve türe yeni yorum getiren bir senaryodan yola çıkmak. Your Highness birinci yolu seçmiş ancak kadrodaki yıldız oyuncular bile filmi kurtarmak için yetersiz. Gerçi Portman ve Franco’nun oyunculuklarına sözüm yok ama 127 Hours ve Black Swan gibi filmlerden sonra böylesine bayat ve absürd bir filmde yer almayı nasıl kabul ettiklerini pek aklım almıyor doğrusu.
Filmi yerden yere vurdum biliyorum. Ama böylesine incelikten ve yaratıcılıktan yoksun filmleri izledikçe seyircinin zekasını küçümseyen ve beğeni düzeyini aşağı çekmeye çalışan sinemacılara kızıyorum. Olmuyor böyle, lütfen biraz daha gayret!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...