7 Mart 2012

Seventh Continent

İzleyicisini şaşırtan, sarsan ve rahatsız eden hikayeler anlatan Michael Haneke en sevdiğim yönetmenler arasında yer alıyor. Haneke sinemasında beni en çok etkileyen şey ise ele aldığı temalar  (tüketim kültürünün egemenliğindeki yaşamlar, insanlar arasındaki iletişimsizlik, kent yaşamının kısırdöngüsüne sıkışmış, çevresine ve kendisine yabancılaşan bireyler vb.) ve bunları anlatış biçimi. Haneke, izleyicinin karakterlerle özdeşleşmesini engelleyen, klasik anlatım kalıplarını kullanmayan ve bu yüzden seyri zor filmlerin yönetmenidir.  
Haneke’nin muhtemelen en çok bilinen filmi Funny Games’tir (Funny Games de başka bir yazının konusu olmayı fazlasıyla hakkediyor). Bense kendisinin ilk filmi olan Yedinci Kıta’yı da (Der Siebente Kontinent) en az onun kadar severim. Haneke’nin senaryosunu gerçek bir olaydan esinlenerek yazdığı film yönetmenin 1989’da çektiği Kent/Buzlaşma Üçlemesi’nin de ilk filmi. İzlemesi zor ve sıkıcı gelebilir, ama sonuna kadar sabredebilenleri etkileyeceği kesin. Hikayenin merkezinde Anna, Georg ve 10 yaşındaki kızları Eva’dan oluşan bir çekirdek aile yer alıyor (Yönetmenin bundan sonraki hemen hemen bütün filmlerinde ana karakterlerin adı Anna ve Georg’dur, değişmez). Film, daha açılışından başlayarak klasik sinemanın anlatı kalıplarından uzak duracağının sinyallerini verir. Seyirciye karakterlerin tanıtılması gereken ilk bölümde, aile üyelerinin yüzleri yerine yakın plan çekimlerle sadece nesneler ve yapılan rutin eylemler gösterilir. Dikkat çekilmek istenen kişiler değil, objeler ve eylemlerdir. Filmde, dışarıdan bakıldığında sorunsuz görünen bu ailenin üç yılını izleriz ve zaman geçse de hayatlarındaki rutinlerin hiç değişmediğini görürüz. Birbirleriyle etkin bir iletişim kurmayan, sıradan günlük işlerini bile bir fabrikanın üretim bandında çalışan işçilerin otomatikliğinde gerçekleştiren, çalışan ve tüketen bu karakterlerin boğulmuşluğunu en iyi anlatan sahne ise filmde birkaç kere gösterilen araba yıkama sekansıdır. Arabaları yıkama makinesinin büyük fırçalarının arasından geçerken, camlara püskürtülen suyun, fırça darbelerinin ve makinenin uğultusunun arasında sessizce oturan aile üyelerinin sistem tarafından kuşatılıp boğulduğunu bizzat hissettirir bu sahne.


Uyarı: Yazının buradan sonrası ağır spoiler içerir.
Sıkışıp kaldıkları bu kısır döngüden en çok rahatsız olan ise küçük kızları Eva’dır. Ancak bir ara kör numarası yapan, daha sonra da engel olamadığı bir kaşıntıya kapılan Eva’nın bu tepkilerinin bilinçli bir tepki olmaması gibi, ailesi de kızlarının probleminin gerçek nedenini anlamaktan uzaktır. Ancak bir gün Anna’nın tanık olduğu bir trafik kazası, Georg’un ise işyerindeki şefinin hastalandığı için işten kovulması çiftin içinde bulundukları düzeni sorgulamasına neden olur. İkisi de işinden istifa eder, biriktirdikleri tüm parayı bankadan çekerler ve arabalarını bir hurdacıya satarlar. Bu noktada, filmin başından beri güneşli ve sakin bir kumsal fotoğrafıyla gösterilen Avustralya’nın, Anna ve Georg için bir kaçış ve yeni bir yaşam fırsatı olacağını düşünen seyirciyi (büyük şehir hayatını bırakıp sahil kasabasına yerleşme hayali de aslında burjuva sınıfına ait bir fantezidir) bir şok beklemektedir. Evlerine kapanan aile sistematik bir biçimde imha sürecine başlar: mobilyalar, evde kullandıkları her tür eşya ve hatta içindeki balıklarla birlikte akvaryum parçalanır, kitaplar, fotoğraflar yırtılır, plaklar kırılır, paralar klozete atılıp üzerine sifon çekilir. Eylemlerinin son aşaması ise ölümdür. Sağlam bıraktıkları tek şey olan televizyonun karşısında hep birlikte intihar ederler.
Seyirci için oldukça rahatsız edici ve şok niteliği taşıyan bu final sisteme dair güçlü bir protestodur. İntihar eden ailenin akvaryumdaki balıklardan pek farkı yoktur aslında. Tıpkı onların suyun içinde amaçsız biçimde yüzmesi gibi, Anna ve Georg da sistem tarafından kuşatılmış biçimde, hayatlarını değerli kılacak her şeyden yoksun anlamsız bir hayat sürdürmektedir. Nereye giderlerse gitsinler egemen düzenin dışına çıkmalarının mümkün olmadığını anladıklarında ise sistemin kurbanı olmasını istemedikleri kızlarını da yanlarına alarak kendi akvaryumlarını yok etmeyi tercih etmişlerdir. Arkalarında bıraktıkları intihar mektubuna rağmen polisin bir cinayet soruşturmasına başlaması ise burjuva ideolojisinin hakim olduğu bir toplumda, iyi bir kariyeri, evliliği, şık eşyalarla dolu konforlu bir evi ve arabası olan bir kişinin kendi eliyle bunları ve kendi hayatını yok ederek sisteme karşı çıkmasının anlaşılır bir şey olmadığını gösterir.
      Gerek konusu gerekse de klasik sinemanın kalıplarından uzak anlatım biçimiyle filmin tamamı seyirciler tarafından rahatsız edici bulunsa da kendisiyle yapılan bir söyleşide Haneke filmin izlendiği bütün yerlerde anne ve babanın kendi çocuklarını öldürmesinden ziyade paraların tuvalete atıldığı ve balıkların öldürüldüğü sahnenin daha çok tepki çektiğini belirtmiş. Bunu da dip not olarak ekleyelim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...