7 Ağustos 2012

American Psycho


Bret Easton Ellis’in 1991 yılında yazdığı aynı adlı romanından uyarlanan Amerikan Sapığı 2000'de Mary Harron tarafından beyazperdeye aktarıldı. Romanın/filmin hikayesi ise 1987 yılında, New York’ta geçiyor. Tüm bu tarihleri verdim çünkü, nispeten eskiye ait de olsa oldukça güncel ve günümüz dünyasına ait bir hikaye söz konusu. Pek sevgili Batman'imiz Christian Bale tarafından muhteşem bir performansla canlandırılan filmin kahramanı Patrick Bateman Wall Street’te babasının şirketinde çalışan bir yuppie'dir. Yalnız yaşadığı son derece şık bir dairesi, zengin bir kız arkadaşı, iş çevresinden arkadaşları ve pahalı markalı kıyafet ve eşyalarla örülü bir hayatı vardır. Ancak, dışarıdan normal ve seçkin biri olarak görünen Patrick aslında bir seri katildir, genç kadınları parçalayarak öldürmekte, hatta onların bazı vücut parçalarını saklamaktadır. 
Hemen her şeye sahip görünen kahramanımız Patrick, filmde ilk olarak bedenine verdiği aşırı özen ve önemle karşımıza çıkar. İç sesinden dinlediğimiz Patrick genç, yakışıklı ve bakımlı olmak için kullandığı ürünleri saymaya başlar: gözenek temizleyici losyon, temizleme jeli, bal-bademli vücut losyonu, ölü derileri temizleyen jel, yüz için naneli maske, alkolsüz after-shave (çünkü alkol cildi yaşlandırır ve yaşlı görünmenize neden olur diye açıklar Patrick), nemlendirici, anti-aging göz altı kremi ve koruyucu yüz kremi. Ayrıca film boyunca Patrick’i birkaç kez spor yaparken veya solaryumda bronzlaşırken de görürüz. Tüm bunların vurgulanması erkeğin metroseksüelleşmesi ile açıklanabilecek kadar basit değil elbette. Anlatılmak istenen hayatta herhangi bir amacı ya da tatmini kalmayan bireyin, kendi bedeninden başka dikkatini yöneltecek bir şey bulamaması olarak okunabilir. Durmaksızın cilaladığı bedenini, son moda ve marka giysilerle ambalajlayan Patrick parlak olan her yüzeyde ve her fırsatta, örneğin duvarda asılı bir resmin camında, parlak metal bir menüye bakarken ya da sevişirken, kendi aksini hoşnutlukla incelemeyi de ihmal etmez. 
Patrick’i ofisinde gösteren pek çok sahne olmasına rağmen herhangi bir iş üzerinde çalıştığını görmeyiz. Ya walkmanle müzik dinlemekte ya da bulmaca çözmektedir. Zaten şirket babasına ait olduğu için çalışması da gerekmez. Kız arkadaşı Evelyn, bir konuşmaları sırasında Patrick’e istifa etmesini önerir. Patrick ise buna “topluma uyum sağlamalıyım - I want to fit in” diye cevap verir. Çünkü sistem tarafından dışlanmak istenmiyorsa kişi mutlaka bir meslek edinmeli ve çalışma hayatına katılmalıdır. Artık önemli olan sadece bir işe sahip olmak değil, toplumsal statüyü arttıracak ve saygınlık kazandıracak bir işe sahip olmaktır. 


Patrick’in dünyasında statüyü belirleyen sadece meslek değildir tabi ki; hangi yemeklerin yenildiği, hangi içkilerin içildiği ve en önemlisi bunların nerede yenip içildiği de dikkat çekici bir göstergedir. Filmdeki karakterler tarafından hakkında sıklıkla bahsedilen, çok popüler olduğu anlaşılan ancak film boyunca hiç görmediğimiz bir restoran vardır. Dorsia adlı bu restoran rezervasyonsuz gidilemeyen, ancak yer bulmanın da çok zor olduğu bir arzu nesnesi haline gelmiştir. Dorsia’da yemek yiyebilmiş bir kişiye kıskançlıkla bakılmaktadır. Patrick de burada asla yer ayırtmayı başaramaz, ancak bir gün kız arkadaşını aldattığı bir kadını Dorsia olduğunu söyleyerek başka bir restorana götürür. Kadın uyuşturucu almış olduğu için çok da kendinde değildir ve bulundukları mekanın Dorsia olmadığını anlamaz. Gerçi anlasa da değişen bir şey olmayacaktır. Mekanların ve orada sunulan yiyecek ya da içeceklerin birbirine benzediği şehirlerde Dorsia’nın arzulanırlığı sadece vaat ettiği toplumsal statü ile ilgilidir. Restoran, kafe ya da bar gibi mekanlar birey için başkaları tarafından görünmenin, bir başka deyişle “sahnede” olmanın yolundan başka bir şey değildir çünkü. Romanın kaleme alındığı dönemde, bulunulan mekanı etiketlemeye yarayan internet uygulamaları olsaydı Patrick çok sıkı bir kullanıcı olurdu orası kesin. 
Reklamlarda, dergilerde ya da filmlerde pazarlanan bir imaja sahip olan Patrick Amerikan Rüyası’nın vücut bulmuş halidir aslında. Sıradan bir insanın sahip olmak isteyeceği her şeyi ve daha da fazlasını elde edebilecek gücü vardır. Ancak benliğinin gerçek arzularından bihaber olduğu için marjinal tatmin arayışlarının bir sonucu olarak insanları öldürmeye başlar. Cinayetlerinin herhangi bir sebebi bulunmaz. Patrick’in dünyası sadece kendisinin merkezde olduğu "şey"lerle örülü, tek bir insanın yer almadığı bir dünyadır. Dolayısıyla öldürdüğü ve parçaladığı insanlar da onun için birer metadan farksızdır. 
Şimdiye kadar filmin konusu anlattığımı düşünebilirsiniz, ama hayır filmin asıl konusu şimdi geliyor: Maddiyatçılık, yüzeysellik, tüketim, sahip olma, iktidar ve başarma hırsı, açgözlülük, doyumsuzluk, hedonizm, rekabet, kaybetme korkusu, geçicilik gibi günümüz dünyasını tanımlayan özelliklerin pek çoğu, bu sistemin bir parçası olması sonucu günümüz insanında da bir karakter özelliği olarak karşımıza çıkıyor. Hayatında eksik ve yanlış giden bir şeylerin belki de farkında olan ancak değiştirmek için hiçbir şey yap(a)mayan birey, bir yandan sistemi yeniden üretirken, bir yandan da sistem tarafından yeniden tüketildiği bir kısırdöngüde sıkışıp kalıyor. 
Uzun lafın kısası; Amerikan Sapığı'nı izleyin ya da okuyun. Ama sakın kaçırmayın! 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...