28 Mart 2012

The Man From Nowhere

    Bir film düşünün ki ait olduğu türün (bu filmi aksiyon türüne dahil edebiliriz) bütün klişelerine sahip olsun. Yalnız, suskun ve gizemli bir geçmişe sahip esas adam, en aşağılığından kötü adamlar, olayı bir adım geriden takip eden polisler, masum ancak tehlikede bir çocuk ve esas adama yemin bozdurup aksiyona dalmasına neden olan olaylar zinciri. Tanıdık geldi değil mi? Ancak tüm bunlara rağmen The Man From Nowhere son zamanlarda izlediğim en etkileyici film oldu. 
   Bu blogun takipçileri az çok anlamıştır ki Uzak Doğu sinemasının bendeki yeri ayrı. Hangi ülkeden çıkmış olursa olsun o coğrafyanın kültürüyle yetişmiş yönetmenlerin filmleri bence bir başka lezzete sahip oluyor. İşte bu yüzden kimi zaman tüm tahmin edilebilirliğine karşın The Man From Nowhere'i ya da orjinal ismiyle Ajeossi'yi izlerken farklı bir tat ve keyif almanız mümkün. Çünkü bilindik bir konunun, özgün bir tarzla anlatıldığı filmler ne yazık ki çok sık karşımıza çıkmıyor. Filmin aynı zamanda senaryosunu da yazmış olan yönetmeni Jeong-beom Lee'nin bu açıdan tebrik edilmesi gerek. 
     Bu kadar övgüden sonra filmi izlemeye karar verirseniz başlangıçta gayet "emo styla" takılan ana kahramana çok takılmayın derim. Hatta kendisinin komşunun küçük kızıyla olan ilişkisini Leon'a benzetmeye falan da kalkmayın. Karakterler biraz fazla ve benim gibi aynı kişiyi birkaç kere görene kadar tüm çekik gözlüleri birbirine benzeten salak bir hafızanız varsa başta azıcık zorlanabilirsiniz. Karakterler dörtgeninde bir köşede rehinci olarak çalışan esas oğlan Cha Tae-sik var. Öbür köşede striptizci junkie anne ile küçük kızı yer alıyor. Bir başka köşede uyuşturucu kaçakçısı ve organ mafyası kötü adamlar, diğerinde ise polisler var. Hepsinin yolu bir şekilde kesiştiğinde ise asıl aksiyon başlıyor. Dövüş koreografileri, kamera hareketleri, müzikler hepsi oldukça etkileyiciydi. 
      
     
    Uzak Doğu filmi deyince ya mistik ve spiritüel bir takım konularla haşır neşir olan ya da bol vurdulu kırdılı dövüş filmleri diye düşünüp burun kıvıranlar her şeye rağmen yine de filmi beğenmeyebilir. Kabul, 1'e karşı 15 kişilik dövüşleri tereyağından kıl çeker gibi kazanan, her tür zor durumda karizması bozulmayan ana karakterler pek de inandırıcı değil. Ama zaten bu bir aksiyon filmi ve tüm aksiyon filmlerinde olduğu gibi asıl derdi  de izleyiciyi gördüklerine inandırmak değil, gördüklerinden ötürü heyecanlandırmak. Şahsen benim filmle ilgili tek kaygım Hollywood tarafından keşfedilip, yeniden çevrim kazasına kurban gitmesi. Gerçi Hong Kong yapımı enfes bir film olan Mou gaan dou (Infernal Affairs, 2002) Martin Scorsese'nin elinde The Departed gibi bir şahasere dönüşmüştü o başka. 
    Bu yazının noktasını Cha Tae-sik'ten veciz bir sözle koyalım: "The ones that live for tomorrow, get fucked by the ones living for today. I only live for today".      

23 Mart 2012

John Carter: Yılın Balonu!


Tarzan’ın yaratıcısı Edgar Rice Burroughs’un 1912 tarihinde yayınlanmaya başlayan Barsoom serisindeki hikayelerden biri olan A Princess of Mars’ın John Carter olarak sinemaya uyarlanması neden 100 yıl sonra gerçekleşmiş bilmiyorum. Çünkü filmi izleyince açıkça görüyorsunuz ki bayıla bayıla izlediğimiz Star Wars serisi ve Avatar Burroughs’un hikayesinden aslında fazlasıyla etkilenmiş. Ama onları önce izlediğimiz için John Carter sanki onların çakmasıymış gibi hissediyorsunuz. Bununla birlikte John Carter’ı bahsettiğim filmlerle kıyaslamak da çok yanlış olur çünkü hem Star Wars hem de Avatar her yönden çok daha başarılı ve kaliteli işler. John Carter ise kötü bir film değil ama nasıl derler bende olmamışlık hissi uyandırdı.
Bence bunun en büyük nedenlerinden biri yanlış seçilmiş oyuncu kadrosu. İlk önemli rolünde John Carter’ı canlandıran Taylor Kitsch “esas oğlan” karizmasından oldukça uzaktı. Mars prensesi Lynn Collins’in ise ister duygusallık ister aksiyon içersin göründüğü her sahnede “bakın ne kadar seksiyim” diye poz vermekten ve bakışlar fırlatmaktan başka bir işlevi yoktu. Rome dizisinin Caesar’ı ve Mark Antony’isini tekrar yan yana görmekse hoş bir sürpriz oldu. Senaryoda çok göze batan (en azından beni rahatsız etmedi) hatalar olmamakla birlikte, bu tür filmlerin finalinde mutlaka yer alan kilit önemdeki iyi-kötü savaşının bir anda oldu bittiye getirilmesi ve hatta nikah törenine bağlanması da oldukça abuktu.

Film hakkında uzun uzadıya yazmanın anlamı yok. Başta da söylediğim gibi John Carter çok kötü bir film değil. Görsellik, efektler yerinde; aksiyon, macera, yer yer komedi ve elbette romantizm hepsi var. Uzun süresine (132 dakika) rağmen sıkılmadan, zamanınızın ve paranızın heba olduğunu düşünmeden izleyebilirsiniz. Ancak fantastik-macera türünde zamanında çok daha iyi filmler izlemiş bünyeleri de kesmiyor işte. Bu yüzden “iki dünya, tek kahraman” sloganıyla gösterime sokulan John Carter’ın bu yılın balonu olması şaşırtıcı değil. Devam filmi için açık kapı bırakılmış, o ayrı…

16 Mart 2012

Dark Shadows Trailer

     Daha önce burada Tim Burton'un son filmi Dark Shadows'tan bahsetmiştim. Filmin eğlenceli fragmanı sabırsızlığımı iyice arttırdı. Gösterim tarihi 18 Mayıs, beklemeye devam. 


15 Mart 2012

Eller Yukarı! Bu Bir Soygun Filmidir!

Suç sinemasının bir alt türü olan soygun filmlerinin popülerliği 1903 tarihli Büyük Tren Soygunu (The Great Train Robbery)’den beri devam ediyor. Hırsızları gerçek hayatta elbette kimse sevmez ama iş bir soygun filmindeki hırsıza gelince onunla özdeşleşmemiz ve kanuna karşı onun tarafında yer almamız nedense kaçınılmaz oluyor. Başroldeki zeki, soğukkanlı ve pek tabi ki ‘cool’ bir karakterle -hırsız da olsa- özdeşleşmek çok kolay zaten, ama bileğinden çok aklına güvenip zora düşmedikçe asla şiddete başvurmayan bu hırsızları kötü adam gibi görmek de pek mümkün değil. İşin içine soyulması inanılmaz zorluktaki mekanları hedefleyen ve iş bittiğinde ağzımızı açık bırakan dahice soygun planları da girince söz konusu hırsızlarımızın önünde saygıyla eğilmekten başka yapılacak bir şey yok. Soygun filmlerinin cazibesinde etkili olan bir başka faktör de suç işlemenin ve kanuna karşı gelmenin dayanılmaz çekimi tabi ki. Ancak bu derin konuya ilişkin sosyolojik ve psikolojik tahlillere hiç girmeden en çok sevdiğim soygun filmlerine geçmek daha iyi olacak.

Büyük Hesaplaşma (Heat, 1995)
Soygun filmi deyince aklıma ilk gelen örnek Micheal Mann’in kült filmi Büyük Hesaplaşma oldu tabi ki. Film hem biçim hem de içerik bakımından eşsiz olsa da onu unutulmaz yapan şey biz fanilere Al Pacino ve Robert De Niro gibi iki devi karşılıklı döktürürken izleme fırsatı vermiş olması. Söylenecek fazla şey yok. Hala izlememiş olan varsa çok büyük kayıp, izleyenler beni anladı. Aşağıdaki efsane sahnenin çekildiği masanın hala o restoranda olduğunu ve ziyaret edildiğini de dipnot olarak ekleyelim.


Ocean’s Eleven/Twelve/Thirteen (2001, 2004, 2007)
Soygun filmlerinin bütün klişelerine (eski ekibi toplama, son bir vurgun yapma, soyulması imkansız bir mekanı hedefleme) sahip olmasına rağmen kamera arkasındaki Steven Soderbergh’in bu klişeleri ustalıkla birleştiren yeteneği ve yıldız kadrosuyla Ocean’s Eleven sükseli ve eğlenceli bir filmdi. Aralarında George Clooney ve Brad Pitt gibi yakışıklıların yer aldığı bir hırsızlar ekibini sevmemek ve kötü adama karşı onların galip gelmesini istememek delilik olurdu. Sonrasında çekilen devam filmleri –özellikle de üçüncüsü (Al Pacino’ya rağmen)- aynı tadı vermedi o ayrı.


Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs, 1992)
Quentin Tarantino’nun suç filmlerinde ne kadar başarılı olduğu malumunuz. Kendisini üne ve başarıya kavuşturan ilk filmi Rezervuar Köpekleri klasik bir soygun filminde olduğu gibi soygun anına ve detaylarına değil, soygun sonrasında hırsızlar arasında yaşanan psikolojik gerilime odaklanarak türe yeni bir soluk getirmiş oldu.  Harvey Keitel, Steve Buscemi, Tim Roth ve Michael Madsen’ın yer aldığı oyuncu kadrosu, diyaloglar, senaryo, kurgu vd. filmdeki her şey mükemmel. Açılış sahnesindeki bahşiş muhabbeti için bile defalarca izlenebilir.   


İçerideki Adam (Inside Man, 2006)
İyi soygun filmlerinin bir başka önemli özelliği de birbirinden başarılı yıldız oyunculara sahip olması sanırım (istisnalar kaideyi bozmaz). İçerideki Adam’da da Denzel Washington, Clive Owen, Jodie Foster, Willem Dafoe ve Christopher Plummer gibi A sınıfı tabir edilen oyuncular yer alıyor. Hırsız-polis kapışmasının sağlam bir senaryo ve kurgu ile anlatıldığı filmde yönetmen Spike Lee olunca ortaya eleştirel dozu yüksek, kaliteli bir iş çıkması da kaçınılmaz.


Köpeklerin Günü (Dog Day Afternoon, 1975)
Al Pacino’nun yer aldığı bir başka soygun filmi daha. Ancak bu sefer ortada kusursuz bir plan ve soğukkanlı soyguncular yok. Al Pacino’nun canlandırdığı eşcinsel Sonny beceriksiz ve saf bir adam. Sevgilisinin ameliyat parası için soygun yapmaya karar vermiş.  Ancak banka soygununun kontrolden çıkmasıyla absürt olaylar başlıyor ve rehineler, polisler, gazeteciler derken ortalık bir anda panayır yerine dönüyor. Sidney Lumet’in gerçek bir öyküden yola çıkarak çektiği film hem eğlenceli hem de trajik yanıyla gerçek bir başyapıt. Al Pacino ise insan değil, evet.


Sonsuz Kaçış (The Getaway, 1972)
Usta hırsız Doc McCoy ve eşi Carol’ın büyük bir soygun sonrasında ele geçirdikleri yüklü miktarda parayla hem polisten hem de paranın peşindeki bilimum kötü adamlardan kaçış öyküleri bir miktar Bonnie ve Clyde’ı çağrıştırsa da bence The Getaway çok daha iyi bir film. Ölümüne cool bir Steve McQueen, güzel kadın kontenjanından Ali McGraw ve kötülerin kötüsü Al Lettieri’yi izlemek ayrı bir zevk. 1994 yılında çekilen Alec Baldwin ve Kim Bassinger’lı bir başka versiyonu ise basit bir taklidin ötesine geçememiştir ne yazık ki. 


Sonsuz Ölüm (Butch Cassidy and the Sundance Kid,1969)
Hollywood’un önemli aktörlerinden Paul Newman’ın Butch’ı, Robert Redford’un ise Sundance’i canlandırdığı film western türünde yer almakla birlikte ikilinin yaptıkları bir soygun ve sonrasında kanun adamlarıyla yaşadıkları müthiş kovalamacayı anlatır. Vahşi batı, tren ve banka soygunları, silahlar, güzel diyaloglar ve müzikler… Bu filmle ilgili kötü olan tek şey isminin Sonsuz Ölüm olarak Türkçe’ye çevrilmiş olması. 

7 Mart 2012

Seventh Continent

İzleyicisini şaşırtan, sarsan ve rahatsız eden hikayeler anlatan Michael Haneke en sevdiğim yönetmenler arasında yer alıyor. Haneke sinemasında beni en çok etkileyen şey ise ele aldığı temalar  (tüketim kültürünün egemenliğindeki yaşamlar, insanlar arasındaki iletişimsizlik, kent yaşamının kısırdöngüsüne sıkışmış, çevresine ve kendisine yabancılaşan bireyler vb.) ve bunları anlatış biçimi. Haneke, izleyicinin karakterlerle özdeşleşmesini engelleyen, klasik anlatım kalıplarını kullanmayan ve bu yüzden seyri zor filmlerin yönetmenidir.  
Haneke’nin muhtemelen en çok bilinen filmi Funny Games’tir (Funny Games de başka bir yazının konusu olmayı fazlasıyla hakkediyor). Bense kendisinin ilk filmi olan Yedinci Kıta’yı da (Der Siebente Kontinent) en az onun kadar severim. Haneke’nin senaryosunu gerçek bir olaydan esinlenerek yazdığı film yönetmenin 1989’da çektiği Kent/Buzlaşma Üçlemesi’nin de ilk filmi. İzlemesi zor ve sıkıcı gelebilir, ama sonuna kadar sabredebilenleri etkileyeceği kesin. Hikayenin merkezinde Anna, Georg ve 10 yaşındaki kızları Eva’dan oluşan bir çekirdek aile yer alıyor (Yönetmenin bundan sonraki hemen hemen bütün filmlerinde ana karakterlerin adı Anna ve Georg’dur, değişmez). Film, daha açılışından başlayarak klasik sinemanın anlatı kalıplarından uzak duracağının sinyallerini verir. Seyirciye karakterlerin tanıtılması gereken ilk bölümde, aile üyelerinin yüzleri yerine yakın plan çekimlerle sadece nesneler ve yapılan rutin eylemler gösterilir. Dikkat çekilmek istenen kişiler değil, objeler ve eylemlerdir. Filmde, dışarıdan bakıldığında sorunsuz görünen bu ailenin üç yılını izleriz ve zaman geçse de hayatlarındaki rutinlerin hiç değişmediğini görürüz. Birbirleriyle etkin bir iletişim kurmayan, sıradan günlük işlerini bile bir fabrikanın üretim bandında çalışan işçilerin otomatikliğinde gerçekleştiren, çalışan ve tüketen bu karakterlerin boğulmuşluğunu en iyi anlatan sahne ise filmde birkaç kere gösterilen araba yıkama sekansıdır. Arabaları yıkama makinesinin büyük fırçalarının arasından geçerken, camlara püskürtülen suyun, fırça darbelerinin ve makinenin uğultusunun arasında sessizce oturan aile üyelerinin sistem tarafından kuşatılıp boğulduğunu bizzat hissettirir bu sahne.


Uyarı: Yazının buradan sonrası ağır spoiler içerir.
Sıkışıp kaldıkları bu kısır döngüden en çok rahatsız olan ise küçük kızları Eva’dır. Ancak bir ara kör numarası yapan, daha sonra da engel olamadığı bir kaşıntıya kapılan Eva’nın bu tepkilerinin bilinçli bir tepki olmaması gibi, ailesi de kızlarının probleminin gerçek nedenini anlamaktan uzaktır. Ancak bir gün Anna’nın tanık olduğu bir trafik kazası, Georg’un ise işyerindeki şefinin hastalandığı için işten kovulması çiftin içinde bulundukları düzeni sorgulamasına neden olur. İkisi de işinden istifa eder, biriktirdikleri tüm parayı bankadan çekerler ve arabalarını bir hurdacıya satarlar. Bu noktada, filmin başından beri güneşli ve sakin bir kumsal fotoğrafıyla gösterilen Avustralya’nın, Anna ve Georg için bir kaçış ve yeni bir yaşam fırsatı olacağını düşünen seyirciyi (büyük şehir hayatını bırakıp sahil kasabasına yerleşme hayali de aslında burjuva sınıfına ait bir fantezidir) bir şok beklemektedir. Evlerine kapanan aile sistematik bir biçimde imha sürecine başlar: mobilyalar, evde kullandıkları her tür eşya ve hatta içindeki balıklarla birlikte akvaryum parçalanır, kitaplar, fotoğraflar yırtılır, plaklar kırılır, paralar klozete atılıp üzerine sifon çekilir. Eylemlerinin son aşaması ise ölümdür. Sağlam bıraktıkları tek şey olan televizyonun karşısında hep birlikte intihar ederler.
Seyirci için oldukça rahatsız edici ve şok niteliği taşıyan bu final sisteme dair güçlü bir protestodur. İntihar eden ailenin akvaryumdaki balıklardan pek farkı yoktur aslında. Tıpkı onların suyun içinde amaçsız biçimde yüzmesi gibi, Anna ve Georg da sistem tarafından kuşatılmış biçimde, hayatlarını değerli kılacak her şeyden yoksun anlamsız bir hayat sürdürmektedir. Nereye giderlerse gitsinler egemen düzenin dışına çıkmalarının mümkün olmadığını anladıklarında ise sistemin kurbanı olmasını istemedikleri kızlarını da yanlarına alarak kendi akvaryumlarını yok etmeyi tercih etmişlerdir. Arkalarında bıraktıkları intihar mektubuna rağmen polisin bir cinayet soruşturmasına başlaması ise burjuva ideolojisinin hakim olduğu bir toplumda, iyi bir kariyeri, evliliği, şık eşyalarla dolu konforlu bir evi ve arabası olan bir kişinin kendi eliyle bunları ve kendi hayatını yok ederek sisteme karşı çıkmasının anlaşılır bir şey olmadığını gösterir.
      Gerek konusu gerekse de klasik sinemanın kalıplarından uzak anlatım biçimiyle filmin tamamı seyirciler tarafından rahatsız edici bulunsa da kendisiyle yapılan bir söyleşide Haneke filmin izlendiği bütün yerlerde anne ve babanın kendi çocuklarını öldürmesinden ziyade paraların tuvalete atıldığı ve balıkların öldürüldüğü sahnenin daha çok tepki çektiğini belirtmiş. Bunu da dip not olarak ekleyelim.

5 Mart 2012

Bisikletli Çocuk

        Çocuklarla anlaşabilmek, empati kurmak ve onlara karşı sabır göstermek her zaman kolay değil. Hepimiz illa ki çocuk olduk ama o dönemdeki hislerimizi ve düşüncelerimizi çok çabuk unuttuk. Bu yüzden Bisikletli Çocuk'u izlerken 12 yaşındaki Cyril'e hemen yakınlık duymak ve sabır göstermek kolay olmuyor. Babası tarafından yuvaya bırakılan Cyril'in istenmediğini bir türlü kabul etmeyişi, içinde biriken öfkesi ve inadı bir yandan iç acıtırken bir yandan da sabırları zorluyor. Terk edilmek yetişkin birisi için bile fazlasıyla sarsıcı bir deneyimken, bir çocuğun gözünden buna tanık olmak, onun terkedildiğini aklına bile getirmeden babasına ulaşmak için çırpınışlarını, hayata karşı öfkesini ve bir yandan da umutsuzca bisikletine tutunmasını izlemek çok üzücü. Daha üzücü olan ise inanılmaz bir sevgisizlik ve umursamazlıkla çocuklarını bırakıp giden ve arkasına bakmayan anne ve babaların gerçek hayatta var olduğunu bilmek. Bu noktada Cyril'i koruması altına alıp, ona sahip çıkmaya çalışan Samantha'yla özdeşleşmek de kimileri için biraz güç aslında. Öz babası en ufak bir sevgi göstermezken Cyril'in tüm asilik ve nankörlüklerine rağmen Samantha'nın hoşgörüsü ve sabrı gerçeküstü gibi gelebilir. Hatta böyle sorunlu bir çocuğun koruyucu annesi olmayı neden kabul ettiği ve sürdürdüğü konusunda Samantha'ya dair hiçbir bilgi de verilmiyor filmde. Ama iyiliğin nedensiz olması gerektiğini düşünen bendeniz bunu bir kusur olarak görmüyorum. Samantha yıllar önce kendi çocuğunu kaybetmiş acılı bir anne olarak Cyril'e yakınlık gösterseydi izleyenler için daha makul gelebilirdi evet ama bana göre asıl önemli olan bunu sadece içinden gelerek yapması.   
      Ajitasyona bu kadar müsait bir hikayeyi son derece gerçekçi ve yalın biçimde anlattıkları için Dardenne kardeşler ne kadar övgü alsa yeridir. Filmle ilgili söylenecek çok şey var ama burada kesmek en iyisi. İzlemediyseniz mutlaka tavsiye olunur.      

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...