28 Mayıs 2012

Funny Games; Şiddetin Nedensizliği


Cannes'da ikinci kez ödül kazandıktan sonra ne zamandır ertelediğim Haneke postunu yazmam da şart oldu. Funny Games ya da Türkçe'ye çevrildiği adıyla Ölümcül Oyunlar yönetmenin filmografisindeki en bilinen ve aynı zamanda tartışmalı olan filmi. Haneke aynı filmi ilk versiyonuna tamamen sadık kalarak (karesi karesine aynı olacak şekilde) 2007 yılında, Amerika’da tekrar çekti. Bunun nedenini de filmin asıl derdini Amerikalı izleyicilerin dikkatini çekecek şekilde -şüphesiz Amerikalı oyuncuların da katkısıyla-  bir kez daha aktarmak olarak açıkladı. Filmin asıl derdi ne peki derseniz hemen söyleyim; şiddet uygulayıcılarının, yani katil, hırsız veya tecavüzcülerin genellikle toplumun normlarından sapma gösteren, problemli bir geçmişe sahip, alkol ve uyuşturucu kullanan farklı bir kesimine ait olduğunu ve şehrin onlardan uzak kısmında, kendi steril hayatlarında güvende olduklarını düşünen burjuva anlayışını sarsmak. Bunu da mükemmel bir biçimde yapıyor, tabi anlayana!

1997 tarihli ilk film ile 10 yıl sonraki yeniden çevriminin aynı sahnelerinden alınmış görüntüler aşağıda.



Üst-orta sınıf mensubu, kültürlü ve eğitimli çift Anna ve Georg oğulları ile birlikte hafta sonunu geçirmek üzere göl kıyısındaki evlerine giderler. Hikayenin odağında golf oynamayı, tekne ile gezmeyi, barbekü yapmayı planlayan tipik bir burjuva ailesi vardır yine. Ancak yan komşularının misafiri olarak kendilerini tanıtan, beyazlar içindeki kibar ve efendi görünüşlü iki genç, aileyi rehin alır. İsimleri Paul ve Peter’dır. Sürekli gülümseyen ve gayet düzgün konuşan bu iki genç bir oyun oynarcasına rehinelerine işkence yapmaya başlar. 
Yazının buradan sonrası spoiler içereceği üzgünüm. Ama ne yazık ki başka türlü Funny Games hakkında konuşmak mümkün değil. Spoiler okumak istemeyenler son paragrafa atlayarak yazıyı burada bırakın ve filmin iki versiyonundan birini mutlaka ama mutlaka izleyin. Sonra tekrar beklerim.
Haneke film boyunca şiddeti oyunlaştırırken Paul ve Peter’ın eylemlerini seyirciye göstermez. Georg bıçaklandığında kamera Anna’nın dehşet içindeki yüzüne dönükken, çocuklarının öldürüldüğü sahnede ise sadece silah sesi ve televizyon ekranına sıçrayan kanlar vardır.
Funny Games seyircinin özdeşim kurmasına son derece müsait bir anlatıya sahip. Klasik sinema kalıplarına alışkın seyirci, iki psikopatın insafına kalmış çaresiz Anna ve Georg’un kurtulması, hatta finalde karşı şiddet uygulayarak onları cezalandırması beklentisi içinde filmi izlemeye devam eder. Filmin bir yerinde de bu beklentisi neredeyse gerçek olur. Paul’un bir anlık boşluğunu fırsat bilen Anna tüfeği alır ve Peter’ı vurur. Ancak tam bu anda Paul uzaktan kumandayı alarak filmi arkadaşının vurulmasından öncesine kadar geri sarar. Evet yanlış okumadınız, filmi geri sarar! Aynı sahne tekrar başladığında Anna bu kez tüfeği almayı başaramaz ve Paul, Georg’u öldürür. Bu kumanda sahnesi, Peter’ın vurulmasıyla tam da katharsise ulaşmış seyirci için gerçek bir şok etkisi taşımakta ve bir film izlendiğini beklenmedik bir şekilde hatırlatmaktadır. Paul’un zaman zaman kameraya dönerek seyirciyle konuşması da aynı etkiyi destekler. Bu açıdan film, hem çok belirgin bir yabancılaştırma uygulamakta hem de Paul ve Peter’ın uyguladıkları şiddetin nedensizliği, seyircinin şiddetin arkasında akla uygun sebepler arama ihtiyacını da sorgulatmaktadır. Haneke, iki gencin geçmişte yaşamış olabileceği hangi travma Anna, Georg ve küçük oğullarına yaptıkları eziyet için bir mazeret olabilir diye sormakta ve seyircisini bununla yüzleşmeye çağırmaktadır. 
Funny Games pek çok açıdan bir başyapıt. Tedirgin ve rahatsız edici, sarsıcı, düşündürücü. Her filminde izleyicisine "huzursuz seyirler" dileyen Haneke'nin en iyi filmlerinden biri. İzleyin!

27 Mayıs 2012

Büyüksün Haneke!


         65. Cannes Film Festivali ödülleri sahiplerini buldu. İzlememiş olsam da Altın Palmiye'nin favori yönetmenlerimden Michael Haneke'nin Amour filmine gitmesine pek sevindim. Diğer ödüller de şu şekilde; 

Jüri Büyük Ödülü: Reality - Matteo Garrone
En İyi Yönetmen: Carlos Reygadas - Post Tenebras Lux
En İyi Kadın Oyuncu: Cosmina Stratan & Cristina Flutur - Beyond the Hills
En İyi Erkek Oyuncu: Mads Mikkelsen - Jagten
En İyi Senaryo Ödülü: Cristian Mungiu - Beyond the Hills
Jüri Özel Ödülü: The Angel’s Share - Ken Loach
Altın Kamera (En İyi İlk Film): Beasts of the Southern Wild - Benh Zeitlin
En İyi Kısa Film: Sessiz (Bédeng) - L. Rezan Yeşilbaş
Belirli Bir Bakış En İyi Film: Despues de Lucia - Michel Franco
Belirli Bir Bakış Jüri Özel Ödülü: Le Grand Soir - Benoit Delepine & Gustave Kervern
Özel Mansiyon Ödülü: Djeca - Aida Begic
FIPRESCI: In the Fog - Sergei Loznitsa

24 Mayıs 2012

Jacob's Ladder


Jacobs’s Ladder’ı izlemeye başladığımda Vietnam Savaşı ve bu savaşın Amerikalı askerler üzerindeki olumsuz ve yıkıcı etkileri üzerine bir şeyler anlatma derdinde olan bir film bekliyordum. Hatta filmin son 5 dakikasına kadar da bu umudumu korudum ama meğerse amaç; izleyiciyi böyle bir beklentiye sokup sonra da ters köşeye yatırmakmış. Karşımızda bol dini referanslı, gerilim soslu, sonu sürprizli ve yürek burkan bir film var.
Film Vietnam’da bir çatışma sahnesiyle başlıyor. Devamında bu çatışma sırasında yaralanan Jacob’ın savaştan döndükten sonra yaşadığı travmaları izliyoruz. Bazı yaratıklar tarafından takip edildiğini düşünen Jacob sürekli olarak halüsinasyonlar görüyor. Filmin konusu hakkında  daha fazla detaya girmemek yerinde olacak ama neyin gerçek neyin rüya olduğu konusunda kafanızın karışacağı kesin.
Dini referansı bol bir film dedik o halde bu konuyu biraz açalım. Bu referansların ilki filmin ismi. Tevrat’ın birinci kitabı olan Yaratılış’ta Jacob’s Ladder “cennete çıkan merdiven” olarak geçmekte. Rivayete göre Jacob yani Yakup Peygamber bir seyahati sırasında dinlenmek üzere uzanır ve uykuya dalar. Rüyasında yeryüzünden gökyüzüne uzanan bir merdiven ve bu merdivenin basamaklarında inip çıkan Tanrı’nın meleklerini görür. Bu inanca göre Jacob’s Ladder ya da Yakub’un Merdiveni olarak adlandırılan bu merdiven maddi dünya ile ilahi dünya arasındaki bağlantı noktası olarak düşünülmektedir. Bir başka açıdan merdiven metaforunun filmde bilinçaltına da işaret etmek için kullanıldığını söylemek mümkün. Bu konuya sonra döneceğim ama önce dini referanslardan devam edelim. Ana karakter Jacob’ın isminin Yakup Peygamber’e gönderme olduğunu söylemiştik. Jacob’ın kız arkadaşı Jezzie ya da tam haliyle Jezebel ise putperest İsrail kraliçesinin ismi olarak Tevrat ve İncil’de yer alıyor. Hem de en günahkar kadın sıfatıyla. Jacob’ın yıllar önce ölmüş olan oğlu Gabe, yani Gabriel, yani Cebrail ise Tanrı’nın meleklerinden birinin adı. Son olarak Jacob’ın sorularına bir yanıt veren ve ordunun sırlarını anlatan Michael isimli kişiyi de Mikail olarak düşünmek mümkün.
Jacob’s Ladder gibi dini çağrışımları bol bir film yönetmen Adrian Lyne’nin filmografisinde biraz ayrıksı duruyor aslında. Yönetmenin şimdiye kadar çekmiş olduğu Flashdance (1983), Nine ½ Weeks (9,5 Hafta, 1986), Fatal Attraction (Öldüren Cazibe, 1987), Indecent Proposal (Ahlaksız Teklif, 1993), Lolita (1997), Unfaithful (Sadakatsiz, 2002) gibi filmlerin dikkat çeken özellikleri çoğunlukla cinselliğin ön planda olması ve erkeğin mahvına sebep olan kötücül bir kadının varlığı. Gerçi Jacob’s Ladder’da da Jezzie mutlu aile birliğini tehdit eden femme fatale kontenjanını layığıyla dolduruyor.  



Uyarı: Yazının buradan sonrası spoiler içerir

Merdiven metaforuna geri dönersek dört önemli sahne üzerinde durmak lazım. Bunların ilki filmin başlarında Jacob’ın metro istasyonunda çıkışa giden merdivenlerin kapalı olduğunu gördüğünde aşağı inmek zorunda kaldığı sahne. Burada Jacob’ın aşağı inerek girdiği karanlık tünelin aslında kendi bilinçaltı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zaten gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu bilemediği olaylar zinciri de bu sahneden sonra başlıyor. Merdiven metaforunun yer aldığı ikinci sahnede Jacob’ın merdivenin basamaklarında oturan bir kadına fal baktırdığını görüyoruz. Ufak bir detay gibi görünse de filmin önemli sahnelerinden biri bu ve Jacob’ın yukarı çıkmasına onu aşağı çağıran Jezzie (günahkar kadın) engel oluyor.
Merdivene dair en önemli sahne ise kuşkusuz Michael ve Jacob arasındaki diyalog sahnesi. Ordunun askerlere verdiği “merdiven” isimli uyuşturucunun maruz kalan kişileri en ilkel, vahşi güdülerine, saldırganlığa “merdivenden aşağı indirmesi” başta işaret ettiğim ikiliği çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Filmin sonunda Jacob’ın oğlu Gabe’in yani Cebrail’in elinden tutarak merdivenden aydınlıklar içindeki yukarıya çıkması ise maddi dünyadan ilahi dünyaya geçişi sağlayan Yakub’un merdiveni olarak anlamını buluyor. Nasıl ki Kutsal Kitap’a göre Yakup rüyasında bu merdiveni görmüşse, Jacob da kendi rüyasında cennette çıkan merdiveni görmüştür.
Şimdiye kadar söylediğim herşeyi bir kenara koyarsak Jacob’s Ladder’ın öyküsü en temelde ölmekten ve ölünce cehenneme gitmekten çok korkan bir adamın hikayesi aslında. Kim bilir, ölüme en yakın olduğu anda insan gerçekten böyle hissediyor olabilir. Film bittikten sonra Jacob için üzülmemek elde değil. Tabi bunda, film boyunca yüzündeki acılı ve şaşkın ifadesiyle gibi müthiş bir oyunculuk sergileyerek kendisine hayran bırakan Tim Robbins’in de çok büyük etkisi var. Son bir alkış da filmin ismini Türkçe’ye “Dehşetin Nefesi” olarak çeviren yaratıcı zekalara gelsin. 


10 Mayıs 2012

The Avengers; Dördü Bir Yerde


Süper kahraman filmlerini her zaman sevmişimdir. Çizgi romanlarının takipçisi olmasam da sıradan insanların mucizevi bir şekilde edindikleri süper güçleri sayesinde kötü adamları tepelemelerine dayalı aslında son derece standart hikayeler anlatan bu tarz filmleri hiç kaçırmam. Bu yüzden “dördü bir yerde” The Avengers sabırsızlıkla beklediğim ve sinema salonundan keyifle ayrıldığım bir film oldu.
Çizgi romandaki Yenilmezler ekibinin kadrosu biraz daha kalabalık olsa da filmde başlangıç olarak Iron Man, Hulk, Thor ve Captain America’yı görüyoruz. Hepsinin tek başına ana kahraman oldukları kendi filmleri ve ayrı hikayeleri var. Ancak The Avengers’dan keyif almak için bu kahramanların geçmişlerini bilmeye gerek olmayacak bir senaryo yazılmış ve bence çok da isabetli olmuş. Yine de bu türün meraklısıysanız o filmleri de izlemeniz gerekir derim.
X-Men’den sonra bir sürü süper kahramanı omuz omuza savaşırken görmeye alışkın olmayan biz faniler için The Avengers adeta Brezilya milli takımı gibi. Ancak bence içlerinde en sevileni ve en öne çıkanı kesinlikle Iron Man. Robert Downey Jr.’ın müthiş bir performansla canlandırdığı Tony Stark dahi, karizmatik ve eğlenceli bir karakter olarak diğerlerinden fazlasıyla rol çalıyor. The Avengers onsuz eksik bir film olurdu.  
Yenilmezler’in ikinci adamı ise şüphesiz Hulk. Daha önce Eric Bana ve Edward Norton’ın hayat verdiği yeşil dev adam için Mark Ruffalo ismini duyduğumda kafamda soru işaretleri oluşsa da filmi izleyince hepsi uçup gitti. Özellikle Hulk ve kötü adam Loki arasındaki kapışma (?) anı filmin en eğlenceli sahnesiydi.
Gelelim Tanrı Thor’a. Filmin tek kötüsü Loki’nin üvey biraderi Thor kırmızı pelerini, kaslı kolları ve iyilik dolu kocaman kalbiyle –tabi çekicini de unutmayalım- süper de olsa neticede ölümlü diğer kahramanlarla birlikte alçak gönüllülükle savaşıyor. Yani düşünsenize adam Tanrı! Demir Adam’mış, Yeşil Adam’mış hepsi onun yanında tırt kalır. Öhöm neyse, Chris Hemsworth takipteyim canım, yeni filmlerini bekliyorum öptüm!


Takımın en sünepesi ise Captain America. Zaten kendi adını taşıyan filmi de gayet sıradandı. O filmi seyredenler hatırlayacaklardır, Tony Stark’ın babası ile bizim Captain arasında bir miktar çekişme yaşanmıştı. Hatta ona istinaden The Avengers’da “senin babanı da hiç sevmezdim Demir Oğlan” gibisinden bir diyalog bekledim ama yanıldım.
Bu kadar süper kahraman arasında nispeten normal kahramanlar olarak yer alan Black Widow ve Hawkeye’a da değinmeden geçmek olmaz. Ajanlık bürosu S.H.I.E.L.D’in birer casusu olan bu ikilinin en büyük eksiği kendilerine ait birer filmlerinin olmayışı ve dolayısıyla geçmişleri hakkında fazla bir şey bilmeyişimiz. Jeremy Renner’ı her ne kadar odunsu bulsam da hedefe bakmadan fırlattığı oklarla “cool aksiyon kahramanı” alanında kariyerine devam edeceğini göstermiş oldu. Scarlett içinse fazla söze gerek yok, siyah, dar kıyafetler içinde dövüşen seksi kadın rolüne gayet yakışmış.
Filmin biricik kötüsü ise, Thor filminin de kötü karakteri olan kıskanç, kompleksli ve ezik Loki. İsmini duymaya devam edeceğimiz aktörler arasında yer alan Tom Hiddleston tarafından sinsi ve soğukkanlı biçimde canlandırılan Loki’nin neyine güvenip bu kadar güçlü kahramana kafa tuttuğunu anlamak ise zor.
Devam filminin 2014 yılında geleceği müjdelenen The Avengers bir fantastik aksiyon filminden beklenen herşeyi (heyecan, etkileyici dövüş koreografileri, bol patlama, yıkım, görsel efekt vs.) fazlasıyla karşılıyor. Ayrıca gerçekten akılda kalıcı ve sağlam esprileri var. Klişeymiş, propagandaymış evet onlar da sonuna kadar var ama nerde yok ki, yani çok da ciddiye almamak lazım. Kısacası eğlenmek ve gerçek dünyayı bi süreliğine unutmak istiyorsanız mutlaka izleyin. Ama artık alışıldığı üzere jenerik bitmeden salonu terk etmeyin, devam filmine ilişkin ipucunu kaçırmayın ;)  

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...