22 Ağustos 2012

360

     Düşünün ki, başarılı filmler çekmiş ve kendine has bir izleyici kitlesine sahip bir yönetmensiniz. Yeni filminiz için popüler ve usta oyunculardan oluşan bir kadronuz var. Ancak daha önce defalarca denenmiş ve artık hiç de cazip gelmeyen bir formüle dayanan senaryonuzla hayal kırıklığı yaratmaktan öte bir şey yapamıyorsunuz.  Eğer tüm bunları kafanızda canlandırabildiyseniz Fernando Meirelles ile empati kurabildiniz demektir. Cidade de Deus (Tanrıkent, 2002), The Constant Gardener (Arka Bahçe, 2005) ve Blindness (Körlük, 2008) gibi iyi filmlerin ardından (Tanrıkent hepsinden de iyidir aslında) 360 gibi bir filmin aynı yönetmene ait olduğuna inanmak zor. 
     Filmin fragmanını ilk izlediğimde karşımızda yeni bir "kesişen hayatlar" hikayesi olduğunu üzülerek farketmiştim. Sinema tarihinde daha önce örnekleri olmakla birlikte Iñárritu'nun Amores Perros'u (Paramparça Aşklar, Köpekler, 2000) ile bir anda popülerleşen "kesişen hayatlar" temasının artık bayatladığını birisi sinemacılara anlatsın lütfen. Farkında olmadan birbirinin hayatını etkileyen insanlar, yeni olaylar yaratan başka olaylar vs. hepsi, en berbat Holywood filminde son iki saniye kala geri sayımının duracağını bildiğimiz bir bomba kadar bile heyecanlandırmıyor artık. Afişte yazdığı gibi "We are all connected". So what?!
      Filmde 10 ayrı karakter var: tek gecelik kaçamak peşinde bir adam, eşini aldatan bir kadın, kızını arayan bir baba, hapisten yeni çıkmış bir sapık, sevgilisini terk eden bir genç kız, aşkına karşılık arayan bir adam, bir fahişe... üff her neyse yazarken sıkıldım. Birbiriyle alakasız gibi görünen bu karakterlerin tahmin edildiği üzere bir şekilde birbirine değecek olan hikayeleri Viyana'da başlayıp, Paris, Londra, Denver, Rio, Bratislava gibi şehirlerde devam ediyor. Ancak bu hikayelerin hiçbiri ne "vay be" dedirtecek kadar şaşırtıcı, ne küçük tesadüflerin önemine inandıracak kadar dokunaklı, ne de enteresanlığından dolayı akılda kalıcı. Sadece yüzeysel karakterler ve onların hiç ilgi çekmeyen hayatlarının bir bölümüne tanık oluyoruz o kadar. Belki karakter sayısı daha az olsaydı, hikayelerine daha fazla dahil olabileceğimiz bir "kesişen hayatlar" izleyebilirdik. 


      Filmin tüm bu durağanlığını ve sıradanlığını gidermeye kadrodaki yıldız isimlerin de gücü yetmemiş ne yazık ki. Anthony Hopkins gibi bir üstat için kederli baba rolünü oynamak çocuk oyuncağı olmuştur sanırım. Kendisini beyazperdede izlemek hangi rolde olursa olsun hala çok keyifli. Rachel Weisz de ekstra hiçbir yetenek gerektirmeyen bir rolde üstüne düşeni yerine getirmiş. Angel-A'nın naif Andre'si rolünde kendini sevdiren Jamel Debbouze da yer aldığı sahneleri daha izlenir kılmış. Vee son olarak tabi ki sevgili Jude Law, bu filmde oynamayı kabul ederken kafan güzel miydi bilmiyorum ama muhteşem İngiliz aksanın ve şahane gülümsemen olduğu sürece oynadığın en kötü filmi bile izlerim :) 
    Hatırı sayılır festivallerde gösterim şansına erişemeyen 360'ın, Meirelles'in filmografisinde kötü bir yere sahip olacağı kesin. Ancak bu cümle yönetmenin bundan sonraki filmleri için hala umutlu olduğumun bir delili olarak kayıtlara geçsin lütfen.  

13 Ağustos 2012

Monopoly The Godfather Edition

     Monopoly'nin The Godfather Edition olarak piyasaya sürülen bu versiyonuna bayıldım. Monopoly favori oyunlarımdan olmasa da The Godfather fanatiği olarak bunu kesinlikle denemek isterdim. Oyunun detaylarının filmin hikayesine uygun olarak nasıl yeniden düzenlendiğini anlatan bu videoyu kaçırmayın derim :)  

10 Ağustos 2012

The Great Gatsby

    Yeni ve farklı hikayeler bulmakta giderek daha fazla zorlanan Holywood, bir süredir kitap uyarlamaları ve yeniden çevrimlerle yolunu bulmaya çalışıyor. The Great Gatsby (Muhteşem Gatsby) ise hem kitap uyarlaması hem de bir yeniden çevrim olarak her iki kategoriye de uyuyor. Baz Luhrmann tarafından çekilen film bu yılın sonunda gösterime girecek. Başrollerinde Leonardo DiCaprio, Carey Mulligan, Tobey Maguire gibi isimlerin yer aldığı filmin fragmanını aşağıda paylaştım ama öncelikle kısa bir süre önce okuduğum kitaptan bahsetmek istiyorum. 

     F. Scott Fitzgerald'ın 1925 yılında yayınladığı The Great Gatsby'nin konusu Yeşilçam filmlerine aşina olan bizler için oldukça tanıdık aslında: kısa yoldan zenginleyen bir adam, yıllar sonra hala unutulmayan vefasız ve güzel eski sevgilinin karşısına çıkar. Evet, böyle anlatınca bayat bir aşk hikayesi gibi geldiğini biliyorum. Ama çok iyi bir dönem romanı (Amerika'da Jazz Ages denen yıllarda geçiyor) olmasının yanı sıra, ikiyüzlü burjuva ahlakının ince bir eleştirisini de yapıyor The Great Gatsby. Fitzgerald'ın etkileyici betimlemeleri ve sade anlatımı da romanın sürükleyiciliğini destekliyor. 20. yy'ın en iyi romanları arasında isminin yer alması boşuna değilmiş dedim okuduktan sonra. Size de tavsiyem kendinizi The Great Gatsby okumanın zevkinden mahrum etmemeniz. 


       Böylesine güzel bir romanın filme uyarlanması da gecikmemiş ve 1974 yılında yönetmen Jack Clayton bu işe soyunmuş. Senaryoya Francis Ford Coppola el atmış üstelik. Jay Gatsby'i Robert Redford'un, sevdiceği Daisy'i ise Mia Farrow'un canlandırdığı filmi maalesef izlemedim, izlemeye de korkuyorum güzelim romanı mahvettilerse diye. Ancak Baz Luhrmann'ın elinden çıkan The Great Gatsby'i kaçırmaya hiç niyetim yok. Fragman bile romanda okuduklarımı aynen görmeme yetti, umarım filmin tamamı hayalkırıklığı olmaz. 
       Son olarak fragmanda Jack White'ın sesinden dinlediğimiz Love is Blindness isimli şarkıya dikkat!  

      

7 Ağustos 2012

American Psycho


Bret Easton Ellis’in 1991 yılında yazdığı aynı adlı romanından uyarlanan Amerikan Sapığı 2000'de Mary Harron tarafından beyazperdeye aktarıldı. Romanın/filmin hikayesi ise 1987 yılında, New York’ta geçiyor. Tüm bu tarihleri verdim çünkü, nispeten eskiye ait de olsa oldukça güncel ve günümüz dünyasına ait bir hikaye söz konusu. Pek sevgili Batman'imiz Christian Bale tarafından muhteşem bir performansla canlandırılan filmin kahramanı Patrick Bateman Wall Street’te babasının şirketinde çalışan bir yuppie'dir. Yalnız yaşadığı son derece şık bir dairesi, zengin bir kız arkadaşı, iş çevresinden arkadaşları ve pahalı markalı kıyafet ve eşyalarla örülü bir hayatı vardır. Ancak, dışarıdan normal ve seçkin biri olarak görünen Patrick aslında bir seri katildir, genç kadınları parçalayarak öldürmekte, hatta onların bazı vücut parçalarını saklamaktadır. 
Hemen her şeye sahip görünen kahramanımız Patrick, filmde ilk olarak bedenine verdiği aşırı özen ve önemle karşımıza çıkar. İç sesinden dinlediğimiz Patrick genç, yakışıklı ve bakımlı olmak için kullandığı ürünleri saymaya başlar: gözenek temizleyici losyon, temizleme jeli, bal-bademli vücut losyonu, ölü derileri temizleyen jel, yüz için naneli maske, alkolsüz after-shave (çünkü alkol cildi yaşlandırır ve yaşlı görünmenize neden olur diye açıklar Patrick), nemlendirici, anti-aging göz altı kremi ve koruyucu yüz kremi. Ayrıca film boyunca Patrick’i birkaç kez spor yaparken veya solaryumda bronzlaşırken de görürüz. Tüm bunların vurgulanması erkeğin metroseksüelleşmesi ile açıklanabilecek kadar basit değil elbette. Anlatılmak istenen hayatta herhangi bir amacı ya da tatmini kalmayan bireyin, kendi bedeninden başka dikkatini yöneltecek bir şey bulamaması olarak okunabilir. Durmaksızın cilaladığı bedenini, son moda ve marka giysilerle ambalajlayan Patrick parlak olan her yüzeyde ve her fırsatta, örneğin duvarda asılı bir resmin camında, parlak metal bir menüye bakarken ya da sevişirken, kendi aksini hoşnutlukla incelemeyi de ihmal etmez. 
Patrick’i ofisinde gösteren pek çok sahne olmasına rağmen herhangi bir iş üzerinde çalıştığını görmeyiz. Ya walkmanle müzik dinlemekte ya da bulmaca çözmektedir. Zaten şirket babasına ait olduğu için çalışması da gerekmez. Kız arkadaşı Evelyn, bir konuşmaları sırasında Patrick’e istifa etmesini önerir. Patrick ise buna “topluma uyum sağlamalıyım - I want to fit in” diye cevap verir. Çünkü sistem tarafından dışlanmak istenmiyorsa kişi mutlaka bir meslek edinmeli ve çalışma hayatına katılmalıdır. Artık önemli olan sadece bir işe sahip olmak değil, toplumsal statüyü arttıracak ve saygınlık kazandıracak bir işe sahip olmaktır. 


Patrick’in dünyasında statüyü belirleyen sadece meslek değildir tabi ki; hangi yemeklerin yenildiği, hangi içkilerin içildiği ve en önemlisi bunların nerede yenip içildiği de dikkat çekici bir göstergedir. Filmdeki karakterler tarafından hakkında sıklıkla bahsedilen, çok popüler olduğu anlaşılan ancak film boyunca hiç görmediğimiz bir restoran vardır. Dorsia adlı bu restoran rezervasyonsuz gidilemeyen, ancak yer bulmanın da çok zor olduğu bir arzu nesnesi haline gelmiştir. Dorsia’da yemek yiyebilmiş bir kişiye kıskançlıkla bakılmaktadır. Patrick de burada asla yer ayırtmayı başaramaz, ancak bir gün kız arkadaşını aldattığı bir kadını Dorsia olduğunu söyleyerek başka bir restorana götürür. Kadın uyuşturucu almış olduğu için çok da kendinde değildir ve bulundukları mekanın Dorsia olmadığını anlamaz. Gerçi anlasa da değişen bir şey olmayacaktır. Mekanların ve orada sunulan yiyecek ya da içeceklerin birbirine benzediği şehirlerde Dorsia’nın arzulanırlığı sadece vaat ettiği toplumsal statü ile ilgilidir. Restoran, kafe ya da bar gibi mekanlar birey için başkaları tarafından görünmenin, bir başka deyişle “sahnede” olmanın yolundan başka bir şey değildir çünkü. Romanın kaleme alındığı dönemde, bulunulan mekanı etiketlemeye yarayan internet uygulamaları olsaydı Patrick çok sıkı bir kullanıcı olurdu orası kesin. 
Reklamlarda, dergilerde ya da filmlerde pazarlanan bir imaja sahip olan Patrick Amerikan Rüyası’nın vücut bulmuş halidir aslında. Sıradan bir insanın sahip olmak isteyeceği her şeyi ve daha da fazlasını elde edebilecek gücü vardır. Ancak benliğinin gerçek arzularından bihaber olduğu için marjinal tatmin arayışlarının bir sonucu olarak insanları öldürmeye başlar. Cinayetlerinin herhangi bir sebebi bulunmaz. Patrick’in dünyası sadece kendisinin merkezde olduğu "şey"lerle örülü, tek bir insanın yer almadığı bir dünyadır. Dolayısıyla öldürdüğü ve parçaladığı insanlar da onun için birer metadan farksızdır. 
Şimdiye kadar filmin konusu anlattığımı düşünebilirsiniz, ama hayır filmin asıl konusu şimdi geliyor: Maddiyatçılık, yüzeysellik, tüketim, sahip olma, iktidar ve başarma hırsı, açgözlülük, doyumsuzluk, hedonizm, rekabet, kaybetme korkusu, geçicilik gibi günümüz dünyasını tanımlayan özelliklerin pek çoğu, bu sistemin bir parçası olması sonucu günümüz insanında da bir karakter özelliği olarak karşımıza çıkıyor. Hayatında eksik ve yanlış giden bir şeylerin belki de farkında olan ancak değiştirmek için hiçbir şey yap(a)mayan birey, bir yandan sistemi yeniden üretirken, bir yandan da sistem tarafından yeniden tüketildiği bir kısırdöngüde sıkışıp kalıyor. 
Uzun lafın kısası; Amerikan Sapığı'nı izleyin ya da okuyun. Ama sakın kaçırmayın! 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...