25 Aralık 2012

Almodovar'ın Son Bombası: I'm So Excited Trailer

    Bu trailer'ı izleyince günüm şenlendi resmen. Pedro Almodovar'ın 2013'te gösterime girecek son filmi I'm So Excited/Los Amantes Pasajeros'ın eğlenceli trailer'ından bahsediyorum. Penelope Cruz, Antonio Banderas, Paz Vega ve Hugo Silva başroldeki oyuncular. Sabırsızlıkla bekliyoruz!

21 Aralık 2012

Kıyamet Filmleri

   
  Evet, beklenen gün 21 Aralık geldi çattı. Gerçi herkes gibi ben de kıyamet geyiğinden bıktım usandım ve bugün kesinlikle sıra dışı bir şey beklemiyorum. Ama benim gibi sinemayla yatıp kalkan biriyseniz her olayın size bir film çağrıştırması kaçınılmaz. Sonuç olarak iyisiyle kötüsüyle aklıma gelen kıyamet filmlerinin kısa bir listesini çıkardım. Filmlerin bir kısmı kıyamet öncesi ve anına odaklanırken, bir kısmı da kıyamet sonrasında geçiyor. Eh madem ki kıyamet kopmayacak o zaman filmlerini izleyelim. 


12 Monkeys (12 Maymun, 1995)


Yönetmen: Tery Gilliam
Oyuncular: Bruce Willis, Madeleine Stowe, Brad Pitt

     Dünyadaki bütün insanlığın kökünü kurutmuş bir virüs salgını sonrasında hayatta kalan az sayıda insan yeraltında yaşamaktadır. İcat ettikleri bir zaman makinesi sayesinde geçmişe giderek virüsü yok etmeyi planlıyorlardır. Eski bir  mahkum bu işe gönüllü olur ancak kendisini geçmişte bir akıl hastanesinde bulur. Hem zamanda yolculuk hem de kıyamet temalarını aynı anda barındıran film çarpıcı finaliyle de en sevdiklerim arasında yer alıyor. Brad Pitt'in performansı da ayrıca övgüye değer. 







28 Days Later (28 Gün Sonra, 2002)



Yönetmen: Danny Boyle
Oyuncular: Cillian Murphy, Naomie Harris, Christopher Eccleston


   Sanıldığının aksine bir zombi filmi değildir. Maymunlardan yayılan bir virüs yüzünden insanlar ölmemiş ancak "zombimsi" yaratıklara dönüşmüştür. Esas kahramanımız ise hem hastalığa yakalananlar hem de hastalığa karşı mücadele edenlerle ciddi sıkıntılar yaşayacaktır. Konu her ne kadar klasik zombi filmlerine benzese de tekinsiz atmosferi, dozunda gerilimi ve soundtrack'iyle Danny Boyle'un en iyi çalışmalarından biri. 







I Am Legend (Ben Efsaneyim, 2007)




Yönetmen: Francis Lawrence
Oyuncular: Will Smith, Alice Braga


      Yine bir virüs, yeni bir virüs. Bu kez bir grup "survivor" yok, sadece tek bir adam var. Robert Neville virüse bağışıklık kazandığı için hayatta kalmıştır ve kendi kanını kullanarak virüsü yok edecek bir panzehir bulmaya çalışmaktadır. Çünkü sadece hava karardığı zaman ortaya çıkan virüszedeler hiç dost canlısı değildir. Will Smith'in tek başına başarıyla sırtladığı film, Richard Matheson'ın aynı isimli romanından uyarlandı. Ne yalan söyleyeyim izlemeden önce biraz önyargılıydım ama gerim gerim gerilerek izlediğim filmi beğendim. Bir korku ya da aksiyon filminden çok yalnızlık ve çaresizlik filmi gibi de düşünebilirsiniz. Kitabı okuyanlar filmi pek beğenmemiş, bunu da belirtmeden geçmeyelim.  



2012 (2009)


Yönetmen: Roland Emmerich
Oyuncular: John Cusack, Thandie Newton, Amanda Peet
    
    Sırf ismi ve konusu itibariyle listede yer alması gereken bir film 2012. "We were warned" sloganıyla gösterime giren film Mayaların malum kehanetinin gerçekleşmesi ile ilgili elbette. Bolca heyecanın yanısıra duygusallık, fedakarlık, kahramanlık ve görkemli efektlerle süslenmiş tipik bir Holywood filmi olsa da günün anlam ve önemine uygun olarak tekrar izlenebilir. Roland Emmerich'in felaket filmlerini çok sevdiğini ve The Day After Tomorrow ve Independence Day gibi başka kıyamet filmlerini de yönettiğini hatırlatalım. 







Deep Impact (Derin Darbe, 1998)



Yönetmen: Mimi Leder
Oyuncular: Robert Duvall, Tea Leoni, Elijah Wood, Morgan Freeman


    Bu tarz bol efektli ve duygu sömürülü felaket filmlerini pek sevmesem de Amerikalıların sevdiği açıkça ortada. Ne de olsa dünyaya çarpmak üzere olan devasa bir kuyruklu yıldızı yok edebilecek güçte olduklarını beyazperde de olsa izlemek egolarını okşuyor. İsminin porno film çağrışımı yapması sizi yanıltmasın zamana karşı mücadele ve  kaçınılmaz ölüm karşısındaki çaresizlik gibi tüm felaket filmlerinin ortak temaları Derin Darbe'de de fazlasıyla mevcut. 






Le Temps du Loup (Kurdun Günü, 2003) 


Yönetmen: Michael Haneke
Oyuncular: Isabelle Huppert, Anais Demoustier, Beatrice Dalle

    Kasvetli, ağır tempolu, soğuk ve rahatsız edici bir kıyamet filmi de favori yönetmenim Haneke'den geliyor. Bilinmeyen bir sebepten dolayı dünyada bildiğimiz düzen sona ermiş, paranın kıymetini kaybettiği, güvensizliğin ve paranoyanın hakim olduğu yeni bir sistem oluşmuştur. Dünyanın sonu temalı filmlere kendisine yakışır biçimde çok farklı bir açıdan değinmiş olan Haneke, modern insanın ilkel bir dünyada hayatta kalma mücadelesini çarpıcı bir şekilde anlatıyor.   







Melancholia (Melankoli, 2011)



Yönetmen: Lars von Trier
Oyuncular: Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Keifer Sutherland

    Kim ne derse desin Lars von Trier filmlerini sevmiyorum. Tamam anladık kendisi bir "kadın düşmanı" ama en azından filmlerindeki kadınların arızalarının içini doldurabilirse daha gerçekçi ve anlamlı bir şey ortaya koymuş olacak. Film boyunca, dünyaya yaklaşmakta olan Melancholia isimli gezegenin hayatı sonlandırmasını beklerken 2 saate yakın bir süre sıkıcı ve gereksiz bir şekilde geçiyor. Bir tek, son 15 dakikanın gerilim ve çaresizliği yansıtması bakımından daha etkileyici olduğunu söylemek mümkün. Final sahnesi güzeldi ama sadece o kadar. 






Children of Men (Son Umut, 2006)




Yönetmen: Alfonso Cuaron
Oyuncular: Clive Owen, Julianne Moore, Michael Caine


    2027 yılında geçen filmde dünyanın en genç insanının da 18 yaşında ölmesiyle insan nesli tükenmek üzeredir. Uzun zamandır hiç bebek doğmamaktadır. Kargaşa ve bilinmezliğin hüküm sürdüğü böyle bir ortamda eski aktivist Theo'nun hamile bir kadını korumak ve "Tomorrow" isimli gemiye ulaştırmak için çıktığı yolculuğu izleriz. Film, politik teması ve eleştirileri bir yana içerdiği muhteşem kesintisiz (birisi 4 dakikalık, birisi de yaklaşık 10 dakikalık) plan sekansları ile izleyeni hayran bırakıyor. 






Terminator Salvation (Terminatör: Kurtuluş, 2009)




Yönetmen: McG
Oyuncular: Christian Bale, Sam Worthington


    1984'te başlayan efsanevi Terminator serisinin şimdilik son filmi öngörülen kıyametin gerçekleşmesinden sonraki bir dönemde geçiyor. İnsanlarla makineler arasındaki savaşı Skynet kazanmıştır ancak aralarında John Connor'ın da bulunduğu bir grup insan direnişe devam etmektedir. Apokaliptik bir atmosferin gayet başarıyla canlandırıldığı film serinin diğer filmlerine de gönderme yapıyor ve sürprizlerle ilerliyor. İlk üç filme nazaran daha optimist olduğu da isminden belli. 






Knowing (Kehanet, 2009)


Yönetmen: Alex Proyas
Oyuncular: Nicholas Cage, Rose Bryne, Chandler Canterbury

    50 yıl önce küçük bir çocuğun yazdığı rakamlarla dolu bir kağıdı inceleyen profesör bu numaraların son elli yılda meydana gelen felaketlerin tarihlerini ve bu felaketlerde ölen kişi sayısını gösterdiğini keşfeder. Tahmin edileceği üzere dünyanın suyu da ısınmaktadır. Sonrası bir gizem bir heyecan ki sormayın. İyi başladıysa da sonu için aynı şeyi söylemek mümkün değil. The Crow ve Dark City gibi şahane filmlerin yönetmeni Alex Proyas'ın düşüşe geçen kariyerini öngören bir kehanet de var mıdır acaba? 







17 Aralık 2012

2012'nin 300 filmi

    Yılın bitmesine az bir zaman kala, bu yıl neler izlediğimizi hatırlatır nitelikte harika bir video huzurlarınızda. 2012'de gösterime girmiş 300 filmin kolajından oluşan videoda görüntüler de diyaloglar da ustalıkla birleştirilmiş. Müzikler de bir o kadar güzel. Hazırlayanın eline sağlık diyelim. 

10 Aralık 2012

Seeking a Friend for the End of the World

    Tam da 21 Aralık'ta kıyamet kopacağına dair geyikler tavan yapmışken bu filmi izlemem tuhaf bir rastlantı oldu. İlk ve Son Aşkım olarak şahane (!) biçimde Türkçe'ye çevrilen filmde dünyaya çarpmak üzere hızla yaklaşan bir göktaşı söz konusu. Her tür çabaya rağmen önlenemeyen ve  insanlığın sonunu getirecek olan bu çarpışmaya ise  sadece üç hafta var. İnsanların duruma verdikleri tepkiler çeşitli. Kimisi hiçbir şey olmamış gibi işine gücüne gidiyor, kimisi intihar ediyor, kimisi daha önce yapamadığı şeyleri yaparak kalan vaktini değerlendirme çabasında ve kimisi de daha çılgın şeyler peşinde. Esas kahramanımız Dodge ise karısı tarafından terkediliyor ve çaresiz bir boyun eğişle kıyameti bekliyor. Tam bu esnada daha önce bir kez bile selamlaşmadığı komşusu Penny ile yolları kesişiyor ve birlikte, birisi eski aşkını bulmak diğeri de ailesinin yanına gitmek için yollara düşüyorlar. Basitçe bu şekilde özetlenecek hikayenin bundan sonrası bir miktar komik ve romantik biçimde ilerliyor. "Bir miktar" dedim çünkü yol hikayesi olarak da düşünülebilecek film ne tam anlamıyla komik olabilmiş ne de Dodge ve Penny arasındaki yakınlaşma yeterince inandırıcı. Steve Carell ve Keira Knightley arasındaki kimyanın tutmaması bu inandırıcılığın önündeki en büyük engel tabi ki. Steve Carell'ı şimdiye kadar canlandırdığı rollerin de etkisiyle hep biraz şapşal bulmuşumdur ama ilk defa bu filmde gözüme normal göründü. Dodge rolüne gerçekten çok yakışmış. Keira Knightley ise çaba gerektirmeyen bir oyunculukla işin altından kalkmış. Ancak yine de "çift" olarak yakışıp yakışmadıklarından emin değilim.


      Senaryoya gelirsek... Filmi hem yazan hem de yöneten Lorene Scafaria'nın modern insanın bencilliğinden, yıllardır aynı apartmanı paylaştığı komşusunu bile tanımayacak kadar çevresine yabancılaşmış olduğundan dem vurmak istediği çok açık. Hayatın tadını çıkarmak için kıyametin kopmasını beklemeyin demek istiyor neticede. Ancak bunu ne kör göze parmak şeklinde yapmış ne de daha incelikli bir yol izlemeyi tercih etmiş. Film bittiğinde daha iyisi olabilirmiş izlenimi uyanıyor ister istemez. Yalnız ve sıradan bir adamın kıyamet kopmadan üç hafta önce hayatının aşkı olduğunu düşündüğü kadına rastlamasının hikayesini her ne kadar içim burkularak ve severek izlemiş olsam da filmde bir şeylerin eksik kalmış olduğunu düşünmeden edemedim. Ama bu oyuncu seçiminden mi yoksa senaryodan mı kaynaklanıyor karar veremiyorum. 
       Filmle ilgili son olarak belirtmem gereken şey müziklerin güzelliği. Seçilen parçaların hepsi filme çok yakışmış, oldukça eskiler ama özellikle The Hollies'den The Air That I Breathe ve Herp Albert'tan This Guy's in Love with You'ya dikkat... 

6 Aralık 2012

Argo

Oyunculuğundan pek haz almadığım Ben Affleck yönetmen koltuğunda giderek çıtayı yükseltiyor. İlk filmi Gone Baby Gone’u (Kızımı Kurtarın, 2007) sırf Affleck yönetti diye izlememiştim ancak The Town’la (Hırsızlar Şehri, 2010) şaşıran bendeniz Argo’dan sonra önyargılarım yüzünden yerin dibine girdim. Çünkü Argo yılın en iyi filmlerinden biri olmuş.
1979’da Şah’ın devrildiği İran Devrimi sırasında yaşanan ve uzun zaman kamuoyundan saklanmış olan gerçek bir operasyonu anlatıyor film. Humeyni yandaşları tarafından basılan ABD Büyükelçilik binasından kaçan 6 Amerikalı Kanada Elçiliği’ne sığınıyor ve aylar sürecek esaretleri başlıyor. Sonrası ise işin içine CIA ve Hollywood’un karıştığı bir kurtarma hikayesi. Konu politika ile ilgili olduğu ve gerçek olaylardan yola çıkıldığı için filmin Amerikan propagandası yaptığı ve İranlılar’ı kötü gösterdiği yönünde eleştirilmesi kaçınılmaz tabi ki. Ancak neticede bu bir Hollywood filmi ve Amerikan propagandası yapmayan Hollywood filmi bulmayı geçtim, aramak bile saçma. Adamlar yıllar önce uçuk bir fikre dayanan zor bir operasyonu başarmışlar ve şimdi de bunun havasını atıyorlar, olay bu kadar basit. Başka bir deyişle Argo’nun milliyetçi bir film olması sürpriz değil ve bu sebeple eleştirilmesi mantıksız. Benim için önemli olan bunun nasıl anlatıldığı. 
Filmin ilk yarısı Hollywood’da geçiyor ve kurtarma operasyonunun fikir babası Tony Mendez rolündeki Ben Affleck çakma film projeleri için Los Angeles’a gidiyor. Bu kısımdaki Hollywood eleştirileri gerçekten hoş ve zekiceydi. Sonrasında ise operasyon başlıyor ve önce Türkiye’ye sonra da İran’a geçiyoruz. (Bu arada birileri yabancı yönetmenlere Türkiye’nin sadece camilerden ibaret olmadığını anlatmalı artık). Operasyonun sonucu fazlasıyla tahmin edilebilir elbette ancak Affleck özellikle filmin sonunda tırmanan gerilimle gerçekten iyi iş çıkarmış. Film bittikten sonra perdeye yansıyan arşiv görüntülerinin de filme gayet dozunda yedirildiğini ve oyuncuların gerçek karakterlere neredeyse birebir benzetildiğini düşünüyorum (Film biter bitmez salonu terk etmeyin).


Daha önce de söylediğim gibi taraflılığını bir yana koyarsak açılış sahnesinden sonuna kadar sürükleyiciliğini kaybetmeyen filmin en göze batan sorunu Ben Affleck’in donuk oyunculuğu. Bence artık kendisi sadece kamera arkasında kalmalı. Tamam, filmde de gösterdiği üzere “six pack”leri yerinde olabilir ama baston yutmuş gibi duran bedeni ve her sahnede aynı ifadeyi kullandığı suratıyla gerçekten kabiliyetsizliğini gözümüze sokuyor. John Goodman ve Alan Arkin’e ise bir sözüm yok tabi ki.
Sonuç olarak Argo yer yer Hollywood’u, CIA’yi ve Amerika dış politikasını eleştirse de milliyetçiliğin dibine vurmuş bir film. İzlerken fonda dalgalanan ABD bayrağından ve eli kalaşnikoflu, ne dediği anlaşılmayan öfkeli İranlılar’dan rahatsız olabilirsiniz. Ama nasıl ki bizim Kurtlar Vadisi Irak’ımız varsa Amerika’nın da Operasyon İran pardon Argo adında bir film yapması bana o kadar normal geldi. Filmi sadece teknik açıdan ele aldığımda ise karşımda eli yüzü düzgün, kaliteli bir iş olduğunu düşünüyorum. Oscar alır mı, o da ayrı bir tartışma konusu.  


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...