16 Nisan 2014

Nymphomaniac / İtiraf

   Ne zaman bir "sanat" filmi izlesem aklıma "Çıplak Kral" masalı gelir. Hani şu üçkağıtçı terzilerin kral için, güya sadece akıllı kişilerin görebileceği görünmez bir elbise diktikleri ve aptal görünmemek adına kimsenin aslında kralın üstünde hiçbir şey olmadığını söyleyemediği ünlü masal. Trier ve benzeri "sanat sineması" yönetmenlerinin çektiği filmlerin de entel cenah üzerinde aynı etkiyi yarattığını düşünüyorum şahsen. İzlediğinden bi nane anlamayan, yönetmenin ne kastetmiş olabileceği (hatta herhangi bir şey kastetmemiş olma ihtimali) hakkında en ufak fikri olmayan bu kitle sırf "aptal" görünmemek adına filme övgüler düzer, belki yönetmenin aklının ucundan bile geçmemiş göndermeler, metaforlar hakkında atıp tutar. Aslında filmden bişey anlamamış, hatta filmden nefret etmiş bile olabilir ama "entelliğine" toz kondurmamak için bunu kendine saklamak zorundadır. 
   Nymphomaniac'ı izlerken de aynı şeyi düşündüm durdum. Filmde Joe ve Seligman, yani bir seks bağımlısı ile bir aseksüel arasındaki sohbeti takip etmek oldukça keyifliydi, diyaloglar zekice yazılmıştı, kabul. Kullanılan müzikler de şaşırtıcı ve güzeldi. Çekimlere ve kurguya da lafım yok. Ancak seks sahnelerinin bu kadar göze sokulmasının -sansasyon yaratmak ve film hakkında bolca konuşulmasını sağlamak dışında- filme katkısı neydi bir türlü bulamadım. "Film adından belli, bir seks bağımlısının hikayesi anlatılıyor, seks elbette ki olacak" diyenler ve bir çok sebepten filmi göklere çıkaracaklar olabilir (bknz: ilk paragraf). Filmlerde seks sahnelerine karşı değilim elbette, ancak "erotik" olanla "pornografik" olan arasında, tercihimi ilkinden yana kullanıyorum. Joe ve Seligman'ın paylaşımları üzerinden, hem içerik hem de biçimsel olarak gayet akıcı, keyifli ve düşündürücü, bol göndermeli bir film ortaya koymak varken işi sekse indirgemek kolaycılığa kaçmak olmuş. Hele hele filmin sonunda Seligman'ın tecavüzcü Coşkun'a dönüşmesi fazlasıyla zorlamaydı. Uzun lafın kısası; seni sevmiyorum Trier!

6 Nisan 2014

Noah / Nuh: Büyük Tufan

         Black Swan'ın başarısından sonra Darren Aronofsky'nin büyük bütçeli bir stüdyo filmi çekmesi beklenen bir şeydi. Neyse ki Aronofsky gerçekten yetenekli ve özgün bir yönetmen. Böylece görsel efekt ve dini mesaj bombardımanına fazlasıyla müsait bir hikayeyi değişik bir açıdan izleyebildik. Filme (ve tabi ki kutsal kitaplarda anlatılana) göre insanlar o kadar yoldan çıkıyor, birbirlerine ve bitkilerle hayvanlar dahil her şeye o kadar zarar veriyorlar ki; Yaradan sonunda dünyaya bir nevi reset atmaya karar veriyor. Üç büyük din tarafından peygamber kabul edilen Hz. Nuh'un ve büyük tufanın bu hikayesi, filmde Tevrat'ta anlatıldığı şekliyle, ama ilahi boyutundan büyük ölçüde sıyrılarak anlatılmış. Özellikle Nuh'un bildiğimiz (nereden biliyorsak) peygamber formatından daha uzak, katı, hatta zaman zaman acımasız birisi olarak çizilmiş olması Aronofsky'nin sert eleştirilere maruz kalmasına neden olacaktır diye düşünüyorum. Nuh tarafından Yaradılış hikayesinin anlatıldığı yer ise, bence filmin en güzel bölümüydü (Terrence Malick'in azıcık feyz alması dileğiyle, bknz: The Tree of Life). 
  
Filmden çıktıktan sonra sürekli aklıma gelen şey şu oldu; insanların içindeki kötülük illa bir reset gerektiriyorsa şahsen içinde bulunduğumuz andan daha uygun zamanlama düşünemiyorum. Bu açıdan ikinci bir tufan fena olmazdı bence.  

Russel Crowe'a özel not: Gladyatör'de izlediğimden beri bebeğim oldun ilk günden. Biraz yaşlanmışsın ama hala kabulümsün :*

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...