16 Nisan 2014

Nymphomaniac / İtiraf

   Ne zaman bir "sanat" filmi izlesem aklıma "Çıplak Kral" masalı gelir. Hani şu üçkağıtçı terzilerin kral için, güya sadece akıllı kişilerin görebileceği görünmez bir elbise diktikleri ve aptal görünmemek adına kimsenin aslında kralın üstünde hiçbir şey olmadığını söyleyemediği ünlü masal. Trier ve benzeri "sanat sineması" yönetmenlerinin çektiği filmlerin de entel cenah üzerinde aynı etkiyi yarattığını düşünüyorum şahsen. İzlediğinden bi nane anlamayan, yönetmenin ne kastetmiş olabileceği (hatta herhangi bir şey kastetmemiş olma ihtimali) hakkında en ufak fikri olmayan bu kitle sırf "aptal" görünmemek adına filme övgüler düzer, belki yönetmenin aklının ucundan bile geçmemiş göndermeler, metaforlar hakkında atıp tutar. Aslında filmden bişey anlamamış, hatta filmden nefret etmiş bile olabilir ama "entelliğine" toz kondurmamak için bunu kendine saklamak zorundadır. 
   Nymphomaniac'ı izlerken de aynı şeyi düşündüm durdum. Filmde Joe ve Seligman, yani bir seks bağımlısı ile bir aseksüel arasındaki sohbeti takip etmek oldukça keyifliydi, diyaloglar zekice yazılmıştı, kabul. Kullanılan müzikler de şaşırtıcı ve güzeldi. Çekimlere ve kurguya da lafım yok. Ancak seks sahnelerinin bu kadar göze sokulmasının -sansasyon yaratmak ve film hakkında bolca konuşulmasını sağlamak dışında- filme katkısı neydi bir türlü bulamadım. "Film adından belli, bir seks bağımlısının hikayesi anlatılıyor, seks elbette ki olacak" diyenler ve bir çok sebepten filmi göklere çıkaracaklar olabilir (bknz: ilk paragraf). Filmlerde seks sahnelerine karşı değilim elbette, ancak "erotik" olanla "pornografik" olan arasında, tercihimi ilkinden yana kullanıyorum. Joe ve Seligman'ın paylaşımları üzerinden, hem içerik hem de biçimsel olarak gayet akıcı, keyifli ve düşündürücü, bol göndermeli bir film ortaya koymak varken işi sekse indirgemek kolaycılığa kaçmak olmuş. Hele hele filmin sonunda Seligman'ın tecavüzcü Coşkun'a dönüşmesi fazlasıyla zorlamaydı. Uzun lafın kısası; seni sevmiyorum Trier!

6 Nisan 2014

Noah / Nuh: Büyük Tufan

         Black Swan'ın başarısından sonra Darren Aronofsky'nin büyük bütçeli bir stüdyo filmi çekmesi beklenen bir şeydi. Neyse ki Aronofsky gerçekten yetenekli ve özgün bir yönetmen. Böylece görsel efekt ve dini mesaj bombardımanına fazlasıyla müsait bir hikayeyi değişik bir açıdan izleyebildik. Filme (ve tabi ki kutsal kitaplarda anlatılana) göre insanlar o kadar yoldan çıkıyor, birbirlerine ve bitkilerle hayvanlar dahil her şeye o kadar zarar veriyorlar ki; Yaradan sonunda dünyaya bir nevi reset atmaya karar veriyor. Üç büyük din tarafından peygamber kabul edilen Hz. Nuh'un ve büyük tufanın bu hikayesi, filmde Tevrat'ta anlatıldığı şekliyle, ama ilahi boyutundan büyük ölçüde sıyrılarak anlatılmış. Özellikle Nuh'un bildiğimiz (nereden biliyorsak) peygamber formatından daha uzak, katı, hatta zaman zaman acımasız birisi olarak çizilmiş olması Aronofsky'nin sert eleştirilere maruz kalmasına neden olacaktır diye düşünüyorum. Nuh tarafından Yaradılış hikayesinin anlatıldığı yer ise, bence filmin en güzel bölümüydü (Terrence Malick'in azıcık feyz alması dileğiyle, bknz: The Tree of Life). 
  
Filmden çıktıktan sonra sürekli aklıma gelen şey şu oldu; insanların içindeki kötülük illa bir reset gerektiriyorsa şahsen içinde bulunduğumuz andan daha uygun zamanlama düşünemiyorum. Bu açıdan ikinci bir tufan fena olmazdı bence.  

Russel Crowe'a özel not: Gladyatör'de izlediğimden beri bebeğim oldun ilk günden. Biraz yaşlanmışsın ama hala kabulümsün :*

26 Mart 2014

The Counselor / Danışman


    The Counselor'ı gösterimdeyken kaçırdığım için üzülmüştüm. Çünkü kadrosu açıklandığından beri merakla beklemekte olduğum filmler arasında yer alıyordu. Dünya gözüyle Brad Pitt, Michael Fassbender, Javier Bardem, Penelope Cruz ve Cameron Diaz gibi iyi oyuncuları karşılıklı rol keserken görecektik daha ne olsun. Filmin yönetmen künyesinde -her ne kadar formdan düşmüş olsa da- Ridley Scott isminin yer alması revani üstündeki kaymak etkisi yaratmıştı. Ama izledikten sonra yaşadığım hüsran neticesinde farkettim ki, Ridley Scott'ın bu filmle ilgili TEK başarısı, böyle saçma bir senaryoya rağmen bu beş yıldız ismi filmde oynamaları için ikna etmek olmuş. Artık içkilerine ilaç mı kattı, şantaj mı yaptı bilinmez ama ikna edici iletişim derslerinde ibret olsun diye okutulabilir. 
     Film bir kitaptan uyarlanmış, ancak filmin abukluğu kitaptan mı kaynaklanıyor yoksa senaristin beceriksizliğinden mi bilemiyorum. Öngördüğüm tek şey, bu filmin yıllar sonra sadece Cameron Diaz'ın akla ziyan catfish sahnesiyle hatırlanacağı. İzlemeyin, izlettirmeyin!

29 Temmuz 2013

Maniac / Manyak


    Hiç aklınıza gelir miydi bizim sevimli, cesur Hobbit'imiz Frodo büyüsün ve psikopat bir katile dönüşsün. Gerçi Elijah Wood, Sin City'de ne kadar gözü dönmüş bir manyak olabileceğini cümle aleme ispatlamıştı ama böylesi rollere bu denli yakışacağını hiç düşünmemiştik. 
   Maniac, 1980 tarihli aynı isimli bir başka filmin yeniden çevrimi. Ana karakterimiz Frank, görünürdeki işi olarak gündüzleri vitrin mankenlerini restore ederken, geceleri de genç ve güzel kadınları öldürmekle meşgul oluyor. Sadece öldürmekle de kalmayıp kafa derilerini yüzüyor ve hatıra niyetine saçlarını alıyor. Buraya kadar sıradan bir seri katil hikayesi gibi geldiyse durun hemen karar vermeyin. Bu hikayede katili kovalayan polisler, ipuçları peşindeki zeki adamlar yok. Bu film tamamen katilin gözünden, onun hikayesini anlatıyor. Bunu desteklemek için kullanılan "point of view" tekniği ise gerçekten dahice olmuş. Tüm filmi Frank'in bakış açısından, onun gördüğü şekilde izlemek değişik bir film izleme deneyimi sunuyor. Özellikle ana karakter cani bir psikopat olunca işlediği tüm cinayetleri onun gözünden birebir izliyor, adeta eyleme dahil olmaya zorlanıyorsunuz. Ancak uyarmam lazım, bu durum benim gibi midesi hassas izleyiciler için biraz zorlayıcı olabilir, çünkü ne Frank ne de yönetmen kan kullanımı konusunda elini hiç korkak alıştırmamış. 
    Maniac biçim konusunda bu kadar başarılıyken, iş içeriğe gelince ne yazık ki aynı performansı göremiyoruz. Frank'in, amiyane tabirle, kafayı sıyırmasının nedeni olarak sunulan "mother issues" durumu artık fena halde baydığından olsa gerek "amaan yine mi" dedirtiyor. Abartılı şiddet meselesine hiç girmek istemiyorum. Finaldeki absürtlüğü de spoiler vermemek için atlarsam, 89 dakikalık biçimsel şölenden başka bir şey kalmıyor. 
     Filmin yönetmeni Alexandre Aja'nın yine gerilim türündeki diğer filmlerini izlemişliğim yok ama Maniac'ı biçimsel açıdan iyi kotardığına göre, içeriği de hallederse kendisinden eli yüzü düzgün işler bekleyeceğimiz ortada. Tekrar Elijah Wood'a gelirsek, aynaya baktığı birkaç sahne dışında kamera önünde yer almadığını düşündüğümüzde, bu filmle bedava para kazandığını söyleyebiliriz. Tarifesinde bi indirim yapmıştır muhakkak. 
      Özet olarak; mideniz sağlamsa, başarılı bir point of view tekniği izlemek istiyorsanız ve gerilmekten hoşlanıyorsanız Maniac'ı tavsiye edebilirim. Aksi takdirde hiç bulaşmayın.

11 Temmuz 2013

Spike Lee'nin Oldboy'undan İlk Fragman


     Favori filmlerim arasında yer alan Oldboy'a 10 yıl sonra Hollywood tarafından el atıldı. Uzakdoğu filmlerinin Amerikan usulü yeniden çevrimlerinden hiç haz etmem ancak kamera arkasındaki isim Spike Lee olunca iyi bir şeyler çıkabilir umudu taşıyorum. Filmin ilk fragmanı da hiç fena görünmüyor doğrusu. Tamamı için ise ekim ayını bekleyeceğiz. 


24 Haziran 2013

Post Apokaliptik Bir Zombi Cehennemi: World War Z

Çok fazla zombi filmi seyretmişliğim yoktur. Seyrettiklerim arasında en beğendiklerim ise sadece 28 Days Later (28 Gün Sonra) ve I’m Legend (Ben Efsaneyim) oldu şimdiye kadar. George A. Romero’nun yaşayan ölülerini ise zombi sineması içinde çok ayrı bir yere koyarım elbette. Beyazperdeye yansıyan korku ve dehşetin arka planında sağlam bir kapitalizm eleştirisi yapan Romero’nun filmlerindeki zombiler sadece bir korku figüründen çok daha fazlasını temsil etmekteydi. Zamanla içi boşalan her şey gibi zombiler de Hollywood’un sıradan korku nesnelerine dönüştü. Esas kahramanı kovalamak ve bu arada yaşanan her tür aksiyonla izleyiciyi koltuğunda germekten başka bir amaca hizmet etmez oldu.  World War Z de ne yazık ki bu akımdan kaçamamış ve eleştirel açıdan bir şey söylemeyen ama gerilimi ve aksiyonu bol bir “büyük prodüksiyon” olmaktan öteye geçememiş.
Zombi filmi diyerek başladım ama aslında WWZ’nin bir salgın hikayesi ya da post-apokaliptik bir film olduğunu da söylemek mümkün. Konusu kısaca eski bir BM çalışanı olan Gerry’nin salgının nedenini ve tabi ki çaresini bulmak üzere göreve geri çağrılmasına ve Kuzey Kore, İsrail ve Galler arasında yaptığı tehlikeli yolculuğa dayanıyor. Bekleneceği üzere pek çok tehlike ve talihsizlikle mücadele ediyor ama cesur bir esas kahraman olarak hepsinin üstesinden geleceğini zaten daha izlerken biliyoruz.  Film bilinen bütün Hollywood klişelerini başarıyla kullanıyor ama asıl başarısı tüm bu klişelere rağmen izleyiciyi gerim gerim germeyi ve hatta bir iki sahnede yerinden zıplatmayı becerebilmesi. Takdir edersiniz ki hem tahmin edilebilir olup hem de gerilim yaratabilmek pek kolay bir iş değil. Filmde alışılmayan sadece iki şey vardı; birincisi hiç kan görmedik. Bilinçli bir tercih olarak her türlü potansiyel dehşet sahnesinde kamera kibar bir leydi gibi başını çevirivermiş. İkinci anti-klişe ise uyuşukluklarına alıştığımız zombilerin tazı gibi koşmasıydı.  


Filmografisine baktığımızda yönetmen Marc Forster’ın WWZ’ye gelene kadar türler arasında gezindiğini görüyoruz. Monster’s Ball (Kesişen Yollar, 2001), Finding Neverland (Düşler Ülkesi, 2004) ve Quantum of Solace (2008) gibi farklı türde filmlere imza atan yönetmen, bir blockbuster’ın nasıl altından kalkılacağını biliyor olmalı. Evet başta filmi “içi boş bir büyük prodüksiyon” olarak nitelendirmiş olabilirim ama iyi film kriterlerinizden “eleştirel bakış açısını” çıkarırsanız WWZ temposu yerinde, başarılı ve amacına ulaşan bir film. Amaç ne mi?! İzleyiciyi iki saatliğine gerçek dünyadan koparmak. Ancak virüsün kaynağı ve nedenlerine ilişkin sağlam göndermeleri olan bir senaryo ararsanız ne yazık ki hayal kırıklığına uğrayacaksınız.
Filmin yıldızı Brad Pitt’e gelirsek… Bir miktar yaşlanmakla birlikte oyunculuk kalitesi ve karizmasından hiçbir şey kaybetmeyen Pitt’in tek adam olarak filmi sırtladığını ve bunda hiç sırıtmadığını gönül rahatlığıyla söylemek mümkün. Diğer oyuncular ise kısa rolleriyle kayda değer bir iz bırakmıyorlar.
Sonuç olarak eğer siz de benim gibi zombi filmi fanatiği değilseniz, bolca kan, vahşet, kopan uzuvlar vs. görmek istemiyorsanız ve şu ara sadece kafanızı boşaltacak bir şeyler izleme derdindeyseniz World War Z’yi beğeneceksiniz demektir. Gelen dedikodular arasında devam filminin çekilebileceği olduğunu da ek bir bilgi olarak verelim.  

21 Mayıs 2013

The Great Gatsby / Muhteşem Gatsby


Muhteşem Gatsby’i ilk defa okuduğumda o kadar beğenmiş ve etkilenmiştim ki yayınlandığı dönemde okuyucu bulamamış olması beni çok şaşırtmıştı. 1925 yılında yayınlanan bu güzelim romanın ancak II. Dünya Savaşı sıralarında, F. Scott Fitzgerald öldükten sonra popülerleşmesi yazarı için çok büyük bir talihsizlik. Başarısız bir yazar olduğunu düşünerek ölen Fitzgerald umarım Baz Luhrman’ın The Great Gatsby yorumundan bir şekilde haberdardır ve kendisine haksızlık ettiğini anlamıştır.
Hikâye 1920’li yılların Amerika’sında geçiyor, yani yazarın deyimiyle Caz Çağı’nda. Bir yandan ekonomik bunalım kapıda, diğer yanda kentler hızla büyüyor, sosyal yaşam hareketleniyor. Anlatıcı Nick Carraway’ın ağzından, Jay Gatsby isimli gizemli karakterin hayatını öğrenirken fonda ise dönemin sosyal ve kültürel şartlarına tanık oluyoruz. Gatsby’nin geçmişi hakkında yapılan spekülasyonlar “katil” ve “savaş kahramanı” gibi iki ayrı uç arasında gezinecek kadar çeşitli. Oysa ki aslında onunla ilgili bilinmesi gereken tek gerçek Gatsby’nin sadece tutkulu, akıllı ve hiçbir zaman umudunu kaybetmeyen bir adam olduğu ve unutamadığı Daisy’e duyduğu aşk.
Tüm bunları, yani hem bir adamın hem de dönemin ruh halini kitaba aynen sadık kalarak, üstelik de hiç sırıtmayan süslemelerle aktarmak her babayiğidin harcı değil elbette. Romeo+Juliet (1996) ve Moulin Rouge (2001) gibi dramatik aşk filmlerini görkemli bir görsellikle aktaran Baz Luhrman bu açından The Great Gatsby için çok isabetli bir yönetmen olmuş. Caz dönemi ve Gatsby’nin meşhur partileri bütün ihtişamı ve şaşası ile kostümlerden dekor tasarımlarına kadar en ufak ayrıntısı bile düşünülerek canlandırılmış. Müzikler ise adeta kendi başına ayrı bir karakter gibi fonda olduğu her sahneye ayrı anlam katıyor. Baz Luhrman’ın diğer iki filminden de aşina olduğumuz gibi günümüzün popüler şarkılarını farklı yorumlarla duymak filmin güzel sürprizlerindendi. Lana Del Rey, Beyonce, Jay Z gibi isimlerin yer aldığı soundtrack’te birinciliği ise U2 şarkısı Love is Blindness cover’ıyla Jack White’a veriyorum. 


Belki izleyenler vardır; The Great Gatsby’nin 1974 tarihli uyarlamasında Jay Gatsby rolünü Robert Redford canlandırmıştı ve bana göre çok da başarılıydı. 2013 versiyonunda ise Leonardo Di Caprio’nun ismini görmek başta biraz canımı sıksa da filmi izleyince fikrim değişti. Gatsby’nin kimi zaman heyecanlı, güçlü ve iyimser kimi zaman da güvensiz, öfkeli ve tutkulu değişken ruh hallerine beklemediğim bir ustalıkla hayat vermiş. Daisy rolündeki Carey Mulligan ise zaten haz etmediğim bir oyuncuydu, film boyunca değişmeyen “kapıya sıkışmış civciv” yüz ifadesiyle iyice sevimsiz geldi.
Filmle ilgili söyleyebileceğim tek olumsuzluk 3D çekilmiş olması. Zaten 3D’yi hiç sevmeyen, o gözlüklerden sıkılan biri olarak The Great Gatsby’nin neden üç boyutlu gösterildiğini anlamadım açıkçası. Bence bu film 3D olmadan da güzelliğinden ve etkileyiciliğinden bir şey kaybetmezdi.
Lafı fazla uzatmayalım. Hem kitaba sadık kalarak hem de kendi auteur kimliğini yansıtarak böylesine güzel bir film ortaya koyduğu için Baz Luhrman ne kadar alkışlansa yeridir.  Film hakkındaki "aşk filmi" ya da "kız filmi" yakıştırmalarını kulak ardı edin ve bir adamın hüzünlü hikayesini kaçırmayın.  

19 Mayıs 2013

Gece Gelen


   Bu blogta kitap önerileri yer almıyor aslında. Ama sevdiğim bir dostumun ilk kitabı için bir istisna yapabilirim sanırım. Tabi sadece yazarı tanıyorum diye torpil geçtiğim düşünülmesin lütfen. Üç günde (iki bile olurdu ama vakitsizlik diyelim) bitirdiğim Gece Gelen müthiş bir hayal gücü yazılmış, son derece heyecanlı ve sürükleyici bir roman olmuş. Türkçe yazılmış fantastik kitapların niceliği ve niteliğinden bihaberim ve elbette bir otorite değilim ancak Gece Gelen'in bu tür için, özellikle "vampir edebiyatı" için aranan taze "kan" olduğunu söyleyebilirim.  
   Paralel kurguyla ilerleyen roman hem günümüzün İzmir'inde hem de 1648 yılının Balkan topraklarında geçen iki hikaye anlatıyor. Seçilmiş kadın Alev ve Kayıp Yedinci Kıtanın Kraliçesi Shtriga'nın gizemlerle dolu hikayesini okudukça karakterler, mekanlar ve olaylar gözünüzün önünde canlanıyor, sinematografik bir tat alıyorsunuz. Tabi bunda yazar Ulaş Işıklar'ın bir çok kısa filme sahip bir yönetmen ve Radyo Televizyon Sinema Bölümü doktora öğrencisi olmasının payı büyük. Baştan söyleyeyim okuduktan sonra Gece Gelen'in devamı için sabırsızlıkla bekleyenler arasına siz de katılacaksınız. Ve umarım bir gün bu blogta Gece Gelen'in sinema uyarlamasını da yazmak kısmet olur. 

8 Mayıs 2013

Dipteyim, Sondayım, Depresyondayım: Side Effects / Acı Reçete


      Bir filmi izlerken onun yönetmeninin son filmi olduğunu bilmek tuhaf bir duygu. Hem de yönetmenin kendisi hala hayattayken. Side Effects'in son filmi olduğunu açıklayan Steven Soderbergh filmografisi farklı türler arasında gezinen, ancak hangi türe el atarsa atsın eli yüzü düzgün işler ortaya koyabilen bir yönetmen. Neden böyle bir karar verdi bilinmez ama kendisinin yerinde olsaydım kapanışı Side Effects gibi bir film ile yapmazdım. 
     Malumunuz günümüz insanının en büyük hastalığı depresyon. Psikiyatrlar, psikologlar, anti-depresanlar artık hayatımızın normal bir parçası haline geldi. Ve elbette ortada büyük bir pazar söz konusu. Soderbergh de çıkış noktası olarak tam bu konuyu alıyor. Eşi hapisten yeni çıkan depresyondaki Emily başarısız bir intihar girişiminden sonra Dr. Banks ile terapiye başlar ve tabi ki bir terapinin olmazsa olmazı olarak anti-depresanlara da. Sonrasını spoiler vermeden anlatmak zor ama filmin özetinde yazıldığı gibi Emily ve Dr. Banks arasında romantik bir ilişki olmayacağını belirtmekle yetinelim.    
     Film ilk yarısında, ilaç sektörüne ve ilaçların yan etkilerine sağlam göndermelerde bulunarak ilerliyor. İnsanların sıradan bir vitamin gibi anti-depresan kullanmaları, hatta birbirlerine tavsiye etmeleri, bu "mutluluk hormonu sağlayıcıları"na bir nevi bağımlı hale gelmiş olmaları tam da Soderbergh'ten beklendiği üzere eleştirel bir bakış açısıyla sunulmuş. İlaç firmaları ve doktorlar arasındaki duygusal (?) ilişkiye de değinmeden geçmemiş yönetmen. Ancak ikinci yarıyla birlikte film tam anlamıyla makas değiştirerek psikolojik gerilim yaratma, sürpriz sonla izleyiciyi şaşırtma derdine düşüyor. Hastaları doktorların ve ilaç firmalarının bir kurbanı olarak izleyeceğimizi zannederken, bir anda işin rengi değişiyor. Tamam bu renk değişikliği, ters köşeler falan izleyicinin hoşuna gidiyor olabilir ama hikayenin başka bir yöne evrilmesi ilk yarıdaki anti-depresanlar ve ilaç sektörü üzerinden yapılan toplumsal eleştiriyi tamamen sıfırlamaktan başka bir işe yaramamış ne yazık ki. 


     Son olarak oyunculara da değinmeden geçmeyelim. Dr. Banks rolünde Jude Law pek tabi ki şahane, muhteşem, kelimeler kifayetsiz. Kendisi doktorum olarak zehir versin, gözümü kırpmadan içeyim. Rooney Mara donuk yüz ifadesiyle depresyondaki birini canlandırmak için çok isabetli bir tercih olmuş. Catherine Zeta Jones yaşlanmasına yaşlanmış ama mihrap hala yerinde diyebiliriz. Bu arada kendisi de manik-depresif teşhisle tedavi görüyormuş, acil şifalar efendim. Channing Tatum mudur nedir adında memenet yok, iyi ki de rolü kısaydı. Testosteron yüklü aksiyon filmlerine daha çok yakışır kanısındayım. 
      Başta da söylediğim gibi Side Effects bir yönetmenin son filmi olmak için son derece yanlış bir tercih. Umarım Steven Soderbergh de bu kararından vazgeçer ve yakın zamanda yeni filmlerinin müjdesini verir. Belki kendisi de depresyonda olduğu için böyle bir açıklama yapmıştır kim bilir...

18 Nisan 2013

66. Cannes Film Festivali Programı

   
  En prestijli sinema olaylarından 66. Cannes Film Festivali bu sene 15-25 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek. Jüri başkanlığını Steven Spielberg'in üstlendiği festival programı bugün açıklandı. Açılışı Baz Luhrman'ın son filmi The Great Gatsby ile yapılacak olan festivalin afişi de bence bir harika olmuş. Yarışma bölümündeki filmlere bakılırsa jürinin işi zor olacağa benziyor: 

Yarışma Bölümü 
Valeria Bruni Tedeschi - Un château en Italie
Ethan Coen, Joel Coen - Inside Llewyn Davis
Arnaud Despallieres - Michael Kohlhaas
Arnaud Desplechin - Jimmy P.
Amat Escalante - Heli
Asghar Farhadi - Le Passé
James Gray - The Immigrant
Mahamat-Saleh Haroun - Grisgris
Jia Zhangke - Tian Zhu Ding
Hirokazu Koreeda - Soshite Chichi Ni Naru
Abdellatif Kechiche - La Vie d’Adele
Takashi Miike - Wara No Tate
François Ozon - Jeune et Jolie
Alexander Payne - Nebraska
Roman Polanski - La Vénus À La Fourrure
Steven Soderbergh - Behind the Candelabra
Paulo Sorrentino - La Grande Bellezza
Alex Van Warmerdam - Borgman
Nicholas Winding Refn - Only God Forgives

Un Certain Regard (Belirli Bir Bakış)
Sofia Coppola - The Bling Ring 
Hany Abu-Assad - Omar
Adolfo Alix Jr. - Death March
Ryan Coogler - Fruitvale Station
Claire Denis - Les Salauds
Lav Diaz - Norte, Hangganan Ng Kasaysayan
James Franco - As I Lay Dying
Valeria Golino - Miele    
Alain Guiraudie - L’inconnu du Lac
Flora Lau - Bends
Rithy Panh - L’image Manquante
Diego Quemada-Diez - La Jaula de Oro
Muhammed Rasoulof - Anonymous
Chloé Robichaud - Sarah Préfére la Cource
Rebecca Zlotowski - Grand Central
                          
Özel Gösterimler
Stephen Frears - Muhammed Ali’s Greatest Fight
Roberto Minervini - Stop the Pounding Heart
Roman Polanski - Week End of a Champion
James Toback - Seduced and Abandoned
Taisia Igumentseva - Otdat Konci

Yarışma Dışı Filmler
J. C. Chandor - All is Lost
Guillaume Canet - Blood Ties


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...