25 Aralık 2012

Almodovar'ın Son Bombası: I'm So Excited Trailer

    Bu trailer'ı izleyince günüm şenlendi resmen. Pedro Almodovar'ın 2013'te gösterime girecek son filmi I'm So Excited/Los Amantes Pasajeros'ın eğlenceli trailer'ından bahsediyorum. Penelope Cruz, Antonio Banderas, Paz Vega ve Hugo Silva başroldeki oyuncular. Sabırsızlıkla bekliyoruz!

21 Aralık 2012

Kıyamet Filmleri

   
  Evet, beklenen gün 21 Aralık geldi çattı. Gerçi herkes gibi ben de kıyamet geyiğinden bıktım usandım ve bugün kesinlikle sıra dışı bir şey beklemiyorum. Ama benim gibi sinemayla yatıp kalkan biriyseniz her olayın size bir film çağrıştırması kaçınılmaz. Sonuç olarak iyisiyle kötüsüyle aklıma gelen kıyamet filmlerinin kısa bir listesini çıkardım. Filmlerin bir kısmı kıyamet öncesi ve anına odaklanırken, bir kısmı da kıyamet sonrasında geçiyor. Eh madem ki kıyamet kopmayacak o zaman filmlerini izleyelim. 


12 Monkeys (12 Maymun, 1995)


Yönetmen: Tery Gilliam
Oyuncular: Bruce Willis, Madeleine Stowe, Brad Pitt

     Dünyadaki bütün insanlığın kökünü kurutmuş bir virüs salgını sonrasında hayatta kalan az sayıda insan yeraltında yaşamaktadır. İcat ettikleri bir zaman makinesi sayesinde geçmişe giderek virüsü yok etmeyi planlıyorlardır. Eski bir  mahkum bu işe gönüllü olur ancak kendisini geçmişte bir akıl hastanesinde bulur. Hem zamanda yolculuk hem de kıyamet temalarını aynı anda barındıran film çarpıcı finaliyle de en sevdiklerim arasında yer alıyor. Brad Pitt'in performansı da ayrıca övgüye değer. 







28 Days Later (28 Gün Sonra, 2002)



Yönetmen: Danny Boyle
Oyuncular: Cillian Murphy, Naomie Harris, Christopher Eccleston


   Sanıldığının aksine bir zombi filmi değildir. Maymunlardan yayılan bir virüs yüzünden insanlar ölmemiş ancak "zombimsi" yaratıklara dönüşmüştür. Esas kahramanımız ise hem hastalığa yakalananlar hem de hastalığa karşı mücadele edenlerle ciddi sıkıntılar yaşayacaktır. Konu her ne kadar klasik zombi filmlerine benzese de tekinsiz atmosferi, dozunda gerilimi ve soundtrack'iyle Danny Boyle'un en iyi çalışmalarından biri. 







I Am Legend (Ben Efsaneyim, 2007)




Yönetmen: Francis Lawrence
Oyuncular: Will Smith, Alice Braga


      Yine bir virüs, yeni bir virüs. Bu kez bir grup "survivor" yok, sadece tek bir adam var. Robert Neville virüse bağışıklık kazandığı için hayatta kalmıştır ve kendi kanını kullanarak virüsü yok edecek bir panzehir bulmaya çalışmaktadır. Çünkü sadece hava karardığı zaman ortaya çıkan virüszedeler hiç dost canlısı değildir. Will Smith'in tek başına başarıyla sırtladığı film, Richard Matheson'ın aynı isimli romanından uyarlandı. Ne yalan söyleyeyim izlemeden önce biraz önyargılıydım ama gerim gerim gerilerek izlediğim filmi beğendim. Bir korku ya da aksiyon filminden çok yalnızlık ve çaresizlik filmi gibi de düşünebilirsiniz. Kitabı okuyanlar filmi pek beğenmemiş, bunu da belirtmeden geçmeyelim.  



2012 (2009)


Yönetmen: Roland Emmerich
Oyuncular: John Cusack, Thandie Newton, Amanda Peet
    
    Sırf ismi ve konusu itibariyle listede yer alması gereken bir film 2012. "We were warned" sloganıyla gösterime giren film Mayaların malum kehanetinin gerçekleşmesi ile ilgili elbette. Bolca heyecanın yanısıra duygusallık, fedakarlık, kahramanlık ve görkemli efektlerle süslenmiş tipik bir Holywood filmi olsa da günün anlam ve önemine uygun olarak tekrar izlenebilir. Roland Emmerich'in felaket filmlerini çok sevdiğini ve The Day After Tomorrow ve Independence Day gibi başka kıyamet filmlerini de yönettiğini hatırlatalım. 







Deep Impact (Derin Darbe, 1998)



Yönetmen: Mimi Leder
Oyuncular: Robert Duvall, Tea Leoni, Elijah Wood, Morgan Freeman


    Bu tarz bol efektli ve duygu sömürülü felaket filmlerini pek sevmesem de Amerikalıların sevdiği açıkça ortada. Ne de olsa dünyaya çarpmak üzere olan devasa bir kuyruklu yıldızı yok edebilecek güçte olduklarını beyazperde de olsa izlemek egolarını okşuyor. İsminin porno film çağrışımı yapması sizi yanıltmasın zamana karşı mücadele ve  kaçınılmaz ölüm karşısındaki çaresizlik gibi tüm felaket filmlerinin ortak temaları Derin Darbe'de de fazlasıyla mevcut. 






Le Temps du Loup (Kurdun Günü, 2003) 


Yönetmen: Michael Haneke
Oyuncular: Isabelle Huppert, Anais Demoustier, Beatrice Dalle

    Kasvetli, ağır tempolu, soğuk ve rahatsız edici bir kıyamet filmi de favori yönetmenim Haneke'den geliyor. Bilinmeyen bir sebepten dolayı dünyada bildiğimiz düzen sona ermiş, paranın kıymetini kaybettiği, güvensizliğin ve paranoyanın hakim olduğu yeni bir sistem oluşmuştur. Dünyanın sonu temalı filmlere kendisine yakışır biçimde çok farklı bir açıdan değinmiş olan Haneke, modern insanın ilkel bir dünyada hayatta kalma mücadelesini çarpıcı bir şekilde anlatıyor.   







Melancholia (Melankoli, 2011)



Yönetmen: Lars von Trier
Oyuncular: Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Keifer Sutherland

    Kim ne derse desin Lars von Trier filmlerini sevmiyorum. Tamam anladık kendisi bir "kadın düşmanı" ama en azından filmlerindeki kadınların arızalarının içini doldurabilirse daha gerçekçi ve anlamlı bir şey ortaya koymuş olacak. Film boyunca, dünyaya yaklaşmakta olan Melancholia isimli gezegenin hayatı sonlandırmasını beklerken 2 saate yakın bir süre sıkıcı ve gereksiz bir şekilde geçiyor. Bir tek, son 15 dakikanın gerilim ve çaresizliği yansıtması bakımından daha etkileyici olduğunu söylemek mümkün. Final sahnesi güzeldi ama sadece o kadar. 






Children of Men (Son Umut, 2006)




Yönetmen: Alfonso Cuaron
Oyuncular: Clive Owen, Julianne Moore, Michael Caine


    2027 yılında geçen filmde dünyanın en genç insanının da 18 yaşında ölmesiyle insan nesli tükenmek üzeredir. Uzun zamandır hiç bebek doğmamaktadır. Kargaşa ve bilinmezliğin hüküm sürdüğü böyle bir ortamda eski aktivist Theo'nun hamile bir kadını korumak ve "Tomorrow" isimli gemiye ulaştırmak için çıktığı yolculuğu izleriz. Film, politik teması ve eleştirileri bir yana içerdiği muhteşem kesintisiz (birisi 4 dakikalık, birisi de yaklaşık 10 dakikalık) plan sekansları ile izleyeni hayran bırakıyor. 






Terminator Salvation (Terminatör: Kurtuluş, 2009)




Yönetmen: McG
Oyuncular: Christian Bale, Sam Worthington


    1984'te başlayan efsanevi Terminator serisinin şimdilik son filmi öngörülen kıyametin gerçekleşmesinden sonraki bir dönemde geçiyor. İnsanlarla makineler arasındaki savaşı Skynet kazanmıştır ancak aralarında John Connor'ın da bulunduğu bir grup insan direnişe devam etmektedir. Apokaliptik bir atmosferin gayet başarıyla canlandırıldığı film serinin diğer filmlerine de gönderme yapıyor ve sürprizlerle ilerliyor. İlk üç filme nazaran daha optimist olduğu da isminden belli. 






Knowing (Kehanet, 2009)


Yönetmen: Alex Proyas
Oyuncular: Nicholas Cage, Rose Bryne, Chandler Canterbury

    50 yıl önce küçük bir çocuğun yazdığı rakamlarla dolu bir kağıdı inceleyen profesör bu numaraların son elli yılda meydana gelen felaketlerin tarihlerini ve bu felaketlerde ölen kişi sayısını gösterdiğini keşfeder. Tahmin edileceği üzere dünyanın suyu da ısınmaktadır. Sonrası bir gizem bir heyecan ki sormayın. İyi başladıysa da sonu için aynı şeyi söylemek mümkün değil. The Crow ve Dark City gibi şahane filmlerin yönetmeni Alex Proyas'ın düşüşe geçen kariyerini öngören bir kehanet de var mıdır acaba? 







17 Aralık 2012

2012'nin 300 filmi

    Yılın bitmesine az bir zaman kala, bu yıl neler izlediğimizi hatırlatır nitelikte harika bir video huzurlarınızda. 2012'de gösterime girmiş 300 filmin kolajından oluşan videoda görüntüler de diyaloglar da ustalıkla birleştirilmiş. Müzikler de bir o kadar güzel. Hazırlayanın eline sağlık diyelim. 

10 Aralık 2012

Seeking a Friend for the End of the World

    Tam da 21 Aralık'ta kıyamet kopacağına dair geyikler tavan yapmışken bu filmi izlemem tuhaf bir rastlantı oldu. İlk ve Son Aşkım olarak şahane (!) biçimde Türkçe'ye çevrilen filmde dünyaya çarpmak üzere hızla yaklaşan bir göktaşı söz konusu. Her tür çabaya rağmen önlenemeyen ve  insanlığın sonunu getirecek olan bu çarpışmaya ise  sadece üç hafta var. İnsanların duruma verdikleri tepkiler çeşitli. Kimisi hiçbir şey olmamış gibi işine gücüne gidiyor, kimisi intihar ediyor, kimisi daha önce yapamadığı şeyleri yaparak kalan vaktini değerlendirme çabasında ve kimisi de daha çılgın şeyler peşinde. Esas kahramanımız Dodge ise karısı tarafından terkediliyor ve çaresiz bir boyun eğişle kıyameti bekliyor. Tam bu esnada daha önce bir kez bile selamlaşmadığı komşusu Penny ile yolları kesişiyor ve birlikte, birisi eski aşkını bulmak diğeri de ailesinin yanına gitmek için yollara düşüyorlar. Basitçe bu şekilde özetlenecek hikayenin bundan sonrası bir miktar komik ve romantik biçimde ilerliyor. "Bir miktar" dedim çünkü yol hikayesi olarak da düşünülebilecek film ne tam anlamıyla komik olabilmiş ne de Dodge ve Penny arasındaki yakınlaşma yeterince inandırıcı. Steve Carell ve Keira Knightley arasındaki kimyanın tutmaması bu inandırıcılığın önündeki en büyük engel tabi ki. Steve Carell'ı şimdiye kadar canlandırdığı rollerin de etkisiyle hep biraz şapşal bulmuşumdur ama ilk defa bu filmde gözüme normal göründü. Dodge rolüne gerçekten çok yakışmış. Keira Knightley ise çaba gerektirmeyen bir oyunculukla işin altından kalkmış. Ancak yine de "çift" olarak yakışıp yakışmadıklarından emin değilim.


      Senaryoya gelirsek... Filmi hem yazan hem de yöneten Lorene Scafaria'nın modern insanın bencilliğinden, yıllardır aynı apartmanı paylaştığı komşusunu bile tanımayacak kadar çevresine yabancılaşmış olduğundan dem vurmak istediği çok açık. Hayatın tadını çıkarmak için kıyametin kopmasını beklemeyin demek istiyor neticede. Ancak bunu ne kör göze parmak şeklinde yapmış ne de daha incelikli bir yol izlemeyi tercih etmiş. Film bittiğinde daha iyisi olabilirmiş izlenimi uyanıyor ister istemez. Yalnız ve sıradan bir adamın kıyamet kopmadan üç hafta önce hayatının aşkı olduğunu düşündüğü kadına rastlamasının hikayesini her ne kadar içim burkularak ve severek izlemiş olsam da filmde bir şeylerin eksik kalmış olduğunu düşünmeden edemedim. Ama bu oyuncu seçiminden mi yoksa senaryodan mı kaynaklanıyor karar veremiyorum. 
       Filmle ilgili son olarak belirtmem gereken şey müziklerin güzelliği. Seçilen parçaların hepsi filme çok yakışmış, oldukça eskiler ama özellikle The Hollies'den The Air That I Breathe ve Herp Albert'tan This Guy's in Love with You'ya dikkat... 

6 Aralık 2012

Argo

Oyunculuğundan pek haz almadığım Ben Affleck yönetmen koltuğunda giderek çıtayı yükseltiyor. İlk filmi Gone Baby Gone’u (Kızımı Kurtarın, 2007) sırf Affleck yönetti diye izlememiştim ancak The Town’la (Hırsızlar Şehri, 2010) şaşıran bendeniz Argo’dan sonra önyargılarım yüzünden yerin dibine girdim. Çünkü Argo yılın en iyi filmlerinden biri olmuş.
1979’da Şah’ın devrildiği İran Devrimi sırasında yaşanan ve uzun zaman kamuoyundan saklanmış olan gerçek bir operasyonu anlatıyor film. Humeyni yandaşları tarafından basılan ABD Büyükelçilik binasından kaçan 6 Amerikalı Kanada Elçiliği’ne sığınıyor ve aylar sürecek esaretleri başlıyor. Sonrası ise işin içine CIA ve Hollywood’un karıştığı bir kurtarma hikayesi. Konu politika ile ilgili olduğu ve gerçek olaylardan yola çıkıldığı için filmin Amerikan propagandası yaptığı ve İranlılar’ı kötü gösterdiği yönünde eleştirilmesi kaçınılmaz tabi ki. Ancak neticede bu bir Hollywood filmi ve Amerikan propagandası yapmayan Hollywood filmi bulmayı geçtim, aramak bile saçma. Adamlar yıllar önce uçuk bir fikre dayanan zor bir operasyonu başarmışlar ve şimdi de bunun havasını atıyorlar, olay bu kadar basit. Başka bir deyişle Argo’nun milliyetçi bir film olması sürpriz değil ve bu sebeple eleştirilmesi mantıksız. Benim için önemli olan bunun nasıl anlatıldığı. 
Filmin ilk yarısı Hollywood’da geçiyor ve kurtarma operasyonunun fikir babası Tony Mendez rolündeki Ben Affleck çakma film projeleri için Los Angeles’a gidiyor. Bu kısımdaki Hollywood eleştirileri gerçekten hoş ve zekiceydi. Sonrasında ise operasyon başlıyor ve önce Türkiye’ye sonra da İran’a geçiyoruz. (Bu arada birileri yabancı yönetmenlere Türkiye’nin sadece camilerden ibaret olmadığını anlatmalı artık). Operasyonun sonucu fazlasıyla tahmin edilebilir elbette ancak Affleck özellikle filmin sonunda tırmanan gerilimle gerçekten iyi iş çıkarmış. Film bittikten sonra perdeye yansıyan arşiv görüntülerinin de filme gayet dozunda yedirildiğini ve oyuncuların gerçek karakterlere neredeyse birebir benzetildiğini düşünüyorum (Film biter bitmez salonu terk etmeyin).


Daha önce de söylediğim gibi taraflılığını bir yana koyarsak açılış sahnesinden sonuna kadar sürükleyiciliğini kaybetmeyen filmin en göze batan sorunu Ben Affleck’in donuk oyunculuğu. Bence artık kendisi sadece kamera arkasında kalmalı. Tamam, filmde de gösterdiği üzere “six pack”leri yerinde olabilir ama baston yutmuş gibi duran bedeni ve her sahnede aynı ifadeyi kullandığı suratıyla gerçekten kabiliyetsizliğini gözümüze sokuyor. John Goodman ve Alan Arkin’e ise bir sözüm yok tabi ki.
Sonuç olarak Argo yer yer Hollywood’u, CIA’yi ve Amerika dış politikasını eleştirse de milliyetçiliğin dibine vurmuş bir film. İzlerken fonda dalgalanan ABD bayrağından ve eli kalaşnikoflu, ne dediği anlaşılmayan öfkeli İranlılar’dan rahatsız olabilirsiniz. Ama nasıl ki bizim Kurtlar Vadisi Irak’ımız varsa Amerika’nın da Operasyon İran pardon Argo adında bir film yapması bana o kadar normal geldi. Filmi sadece teknik açıdan ele aldığımda ise karşımda eli yüzü düzgün, kaliteli bir iş olduğunu düşünüyorum. Oscar alır mı, o da ayrı bir tartışma konusu.  


27 Kasım 2012

Dinozorlar, Arılar ve Benim Büyük Hayal Kırıklığım


     Şu aralar elimi hangi filme atsam hüsrana uğruyorum. Yönetmenine, oyuncularına ve aldığı eleştirilere bakıp büyük umutlarla izlemeye başladığım son üç film de vasattan öteye geçemedi. O yüzden vakit ayırıp hepsi için ayrı birer yazı yazmaktansa kısa kısa değinmeye karar verdim. Bahsedeceğim filmler bazıları için kült, başyapıt ya da en azından etkileyici bir eser statüsünde olabilir ancak burada kendi naçizane öznel düşüncelerimi paylaştığımı tekrar hatırlatmak isterim. 

The Tree of Life / Hayat Ağacı
Thin Red Line (İnce Kırmızı Çizgi, 1998) ve The New World (Yeni Dünya, 2005) gibi prestijli filmlerin yönetmeni Terrence Malick nasıl bir ego seviyesine ulaştıysa "ben artık aştım bitirdim, filmin orta yerinde hikayeyi kesip Big Bang'i anlatabilir ve hatta dinozorları falan gösterebilirim, millet de bunu alkışlar" diye düşünmüş olmalı. Filmde sadece, bir ailenin oğullarını kaybettikten sonraki yas halleri ve müthiş (!) bir freudyen yaklaşımla geçmişteki baba-oğul ilişkisi anlatılmış olsaydı, belki vasat ama derli toplu bir film ortaya çıkabilirdi. Varoluş, Tanrı, insan, doğa, yaşam, ölüm vs. gibi üzerinde düşünülmesi gereken bir sürü felsefi şeyi sorgulamak için taa evrenin yaradılışına gitmeye, hadi gittik diyelim filmin koca bir yarım saatini bu yaradılışa ayırmaya gerek var mıydı bilemiyorum. Filmin görselliği, estetiği, çekimleri çok güzeldi tamam, Malick bu işi iyi biliyor. Bu yüzden de yönetmenin sırf "bakın ne kadar estetik kareler yakalıyorum" demek için filmi bu kadar uzatıp, belgeselvari görüntüler eklediğini düşünüyorum. The Tree of Life'ı şaheser olarak nitelendirenler olabilir ama benim için gereksiz uzun ve sıkıcı bir film olmaktan öteye gidemedi. Filmde alkışlayacağım tek iyi şey Brad Pitt'in müthiş oyunculuğu. 

Stone / Şantaj
Yaratıcı bir girişim sonucu olarak Türkçe'ye Şantaj olarak çevrilen Stone, başrollerdeki Robert De Niro ve Edward Norton sayesinde ilgimi çekti. İkisi de sevdiğim oyuncular ve  daha önce birlikte rol aldıkları 2001 tarihli sıradan film The Score'da ikisini karşılıklı izlemek güzeldi. Stone konusuyla ve ilgi çekici açılış sahnesiyle başta sürükleyici bir psikolojik gerilim vaad etse de sonunu getirememiş. Şartlı tahliye memuru Jack ve onu ikna etmek için uğraşan mahkum "Stone" arasındaki diyaloglar iki usta oyuncunun varlığı olmasa çekilir gibi değil. Fettan kadın kontenjanında Milla Jovovich de gayet yerinde bir seçim olmuş. Ancak filmin tamamına hakim bir kararsızlık ve anlamsızlık var gibi. Dolayısıyla bir sürü şey havada kalıyor. Filmi boyunca sürekli olarak fonda dinletilen Hristiyanlıkla ilgili vaazlar da son derece can sıkıcı. Arı vızıltısına hiç değinmiyorum...

Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Rahmetli yönetmen Seyfi Teoman'ın bu filminden keyif almamamın en önemli sebebinin cinsiyetimden kaynaklandığını düşünüyorum. Çocukluğundan beri çok yakın arkadaş olan ve aynı evi paylaşan iki erkek kahraman var merkezde. Bir başka arkadaşlarının kız kardeşinin yanlarına taşınmasıyla kendi halinde giden hayatları değişiyor ve ikisi de aynı kıza aşık oluyorlar. Hikayenin bu noktadan sonra yakın dostların düşman olması ve birbirine karşı türlü oyunlar çevirmesi gibi klişe bir yöne kaymaması takdire şayan elbette. Aksine samimi ve bizden bir öykü söz konusu. Ama yine de aynı kıza aşık oldukları için sevinen ve aralarında kendilerine has bir yakınlık olan bu iki kafadara bir türlü ısınamadım ve empati kuramadım. Dediğim gibi belki de bunun nedeni erkeklerin "kanka"lık durumunu tam anlamıyla bilemediğimdendir. Kısacası ben bu filmi sevmedim kimse kusura bakmasın.

9 Kasım 2012

Boardwalk Empire


      Bu blogda sadece ve sadece sinema yazıları yazmakla birlikte bu ve şu yazılarımda istisna yaparak dizi önerilerinde bulunmuştum. Bugünkü post da üçüncüsü olsun ve artık istisna olmaktan çıksın istiyorum. Sizler için de sakıncası yoksa buyrun şahane dizi Boardwalk Empire'a. 
      Şu an üçüncü sezonu yayınlanmakta olan Boardwalk Empire, yabancı dizi takipçilerinin  izlemiyor olsa da ismini mutlaka duymuş olduğu bir dizidir sanıyorum. Gangster filmlerinin iflah olmaz bir hayranı olan bendeniz için ise kaçırılmaz bir seyirlik oldu elbette. Mean Streets, Goodfellas ve Casino gibi başarılı suç filmlerinin yönetmeni  Martin Scorsese'nin dizinin yapımcıları arasında olması dizi daha başlamadan iyi bir referans  olmuştu zaten. Dizinin yazarı Terence Winter'ın bir başka gangster dizisi The Sopranos'da da imzası olduğunu eklersem herhalde başka söze gerek kalmayacaktır. 
     Boardwalk Empire 1920'li yıllarda geçiyor ve konusu basitçe "Amerika'daki içki yasağıyla birlikte güçlenen gangsterlerin dünyası" şeklinde özetlenebilir. Karakterlerin çoğu kurgusal değil, Nucky Thompson, Al Capone ve Lucky Luciano gibi gerçek suç kralları yer alıyor. Her bölümü sinema filmi kalitesinde ve kostümlerden mekanlara kadar her şeyin bir dönem dizisine yakışır şekilde özenle hazırlandığı bir yapımdan bahsediyorum. Başroldeki isimler ise ayrı bir övgü konusu; liste Steve Buscemi, Kelly Macdonald, Michael Pitt, Michael Stuhlbarg gibi iyi oyuncularla uzuyor. Kısacası bu dizide bulacaklarınız güç ve para peşindeki adamların birbiriyle savaşması ve birbirini öldürmesinden çok daha fazlası. İzleyin!

5 Kasım 2012

Skyfall


Majestelerinin emrindeki süper ajan 007 James Bond 23. kez huzurlarımızda. Skyfall aynı zamanda James Bond’un 50. yılını kutladığı film olma özelliğini de taşıyor. Biz Türkler için bir başka öne çıkan özelliği ise bazı sahnelerin Türkiye’de çekilmiş olması. Bu konuya daha sonra geleceğiz ama önce övgü kısmına geçelim. James Bond serisi Skyfall dahil son üç filmdir, yani Daniel Craig’le birlikte, hikaye yönünden daha sağlam filmlerle karşımıza çıkmakta. Yenilmez, karizmatik ve her daim cool ajanımız James Bond’un insani yönleriyle sunulmasının seriye daha gerçekçi bir tat verdiği tartışılmaz. Örneğin Casino Royal’de (2006) ilk defa aşık olan ve hatta evlilik planları yapan bir Bond vardı. Aynı Bond 2008’de gelen Quantum of Solace’de de ölen aşkının intikamı peşindeydi. Skyfall ise çıtayı bu iki filmin de üzerine taşıyarak oldukça keyifli bir seyirlik ortaya koymuş. Dokunulmaz MI6’in bombalanabildiği, Bond’un patronu M’in kararlarının sorgulandığı, 007’nin çaptan düştüğü bir Bond filmi var karşımızda. Tüm bunların ardında yönetmen Sam Mendes’in payı büyük elbette.
Dünyayı ele geçirmek isteyen ölümüne kötü bir adam, akla zarar aksiyon sahneleri ve uçuk teknolojik oyuncaklar (hangisi olduğunu hatırlamıyorum ama bir tanesinde görünmez olan araba vardı mesela) yok Skyfall’da. Aksine film boyunca sürekli vurgulandığı üzere “eski usule” bir dönüş var. Diyaloglardan bazı sahnelerdeki öldürücü aletlere kadar "old fashioned" havası her yerde. Özellikle Bond’un klasik Aston Martin kullandığı sahne serinin takipçilerini sanıyorum zevkten dört köşe etmiştir. Aksiyon sahneleri, hele hele Şangay’da bir gökdelende geçen dövüş sahnesi oldukça keyifliydi. Türkiye’de Kapalıçarşı’da çekilen sahneler ise –filmle ilgili okuyacağınız diğer yorumlarda da göreceğiniz üzere- hayalkırıklığından başka bir şey olmadı. 


Daniel Craig’in James Bond’u canlandıracağı ilk duyurulduğunda serinin takipçileri muhalefet etmişti hatırlarsanız. Ancak bana göre son üç filmdir soğuk, sert ve karizmatik tarzıyla rolünün üstesinden geliyor. Hatta iki film daha kendisini majestelerinin emrinde izleyebileceğiz. Filmin kötüsü, eski MI6 ajanı Silva rolünde Javier Bardem ise her zamanki gibi formundaydı. Yalnızca, kötü adam rollerini canlandırırken saçlarını tuhaf modellere artık sokmasa iyi olur diye düşünüyorum (bkz. No Country for Old Men). Bond kızları Eve ve Severine rolündeki hanımlar ise filme sadece hoşluk ve boşluk katmaktan başka bir işe yaramadan kendilerine ayrılan süreyi değerlendirmişler. Filmin açılış jeneriği ise Adele’in Skyfall isimli filme özel şarkısıyla şahaneydi, çok sevdim.
Skyfall’un James Bond filmleri arasında en iyiler arasında yer alacağı kesin. Batman serisi Christopher Nolan dokunuşuyla nasıl daha sahici ve başarılı hale geldiyse, James Bond için de aynı girişimlerin başladığını söylemek mümkün. Umarım 24. ve 25. filmlerde de bu ivme devam eder.   

31 Ekim 2012

Cloud Atlas

Bir kitabı filme uyarlamak riskli iştir. Çünkü her kitabın kendine has bir hayran kitlesi vardır ve bu kitleyi memnun etmek asla kolay değildir. Senaryo gereği yapılan değişiklikler hem okuyucuyu kızdırabilir hem de kitabı okurken kafalarında yarattıkları hayal dünyasını filmde –tabi ki- bulamadıkları için hoşnut olmazlar. Cloud Atlas gibi bir romanı filme uyarlamak ise iki katı riskli bir iş. Romanın 6 ayrı zaman diliminde geçen birbiriyle bağlantılı 6 öyküsünün her biri kendi başına ayrı bir film olacak kadar güzel çünkü. Bu 6 hikayeyi tek bir filmde anlatmaya çalışmak ise kesinlikle deli cesareti istiyor.
Bulut Atlası’nı yazarı David Mitchell hiçbir zaman filme çekilemeyecek bir roman yazdığı için hayıflanıyormuş ancak filmi izlediğinde gördüğü şeyden memnun olduğunu belirtmiş (Yazarın tam değerlendirmesi için buraya). E romanın sahibi filmi beğenmişken, sadece bir okuyucu ve izleyici olarak ahkam kesmek elbette bana düşmez. Ama yine de belirtmeden geçemeyeceğim bazı noktalar var. 
Öncelikle filmin kurgusunun kitaptakinin aksine karışık biçimde ilerlemesinin kitaptan bihaber olan izleyiciler için biraz yorucu olabileceğini düşünüyorum. Romanı okumuş biri olarak konuya ve karakterlere hakim olduğum için ben zorlanmadım ama bu karışık kurgu sırasında ana karakterlerden birinin akıbetini filmin en başında görmek pek hoşuma gitmedi doğrusu (bkz. Robert Frobisher). Hoşuma gitmeyen bir başka şey de senaryodaki değişiklikler. Dediğim gibi 6 hikayenin 6’sı da ayrı bir filme konu olacak kadar başarılı ve tek bir filmde bunları anlatabilmek için ya 6 saatlik bir süre ya da bazı olayların elenmesi gerekiyor. Bu yüzden bazı karakterler ve olaylar senaryo dışı kalmış. Buraya kadar kabul, ama bazı olayların kitaptakinden farklı anlatılması benim için kabul edilemez. Spoiler vermemek için detaya girmeyeceğim ama en azından Sonmi - HaeJoo ile Zachry - Meronym ilişkisinin kitapta daha farklı olduğunu söylemekle yetinebilirim. Sonmi demişken, gelecekte geçen öyküde sisteme başkaldıran android kız Sonmi benim en sevdiğim kahraman oldu. Ancak onun kitapta detaylı biçimde anlatılan bilinçlenme hikayesi ve sistem eleştirileri ana-akım sinemaya kurban edilerek filmde öylesine geçiştirilmiş ve gereksizce eklenen aksiyon sahneleri ile harcanmış. Wachowski Kardeşlerin Matrix üçlemesi düşünüldüğünde konu onlara pek yabancı değil ama ne de olsa susuzluk hiçbir şeydir, imaj her şey. 

Filmde tekrarlanıp duran “her şeyin ve herkesin bağlantılı olması, yaptığımız her eylemin sonuçlarının gelecekte de yankılanacağı” ana fikri aslında Budist felsefenin temelini oluşturuyor. Kitabı okurken de hep bunu düşünüyordum ki karşıma Buda ile ilgili ufak bir diyalog çıkınca iyice emin oldum. Ancak çoğunlukla Hıristiyan ülkelerde gösterime girecek bir filmde buna değinilmemesi de kaçınılmaz tabi ki.
Neticede Cloud Atlas beklentilerimi karşılayamamakla birlikte, çok büyük bir hayal kırıklığı da yaratmadı. Sahneler arasındaki geçişleri, şekilden şekle giren oyuncuları ve enfes müzikleri (özellikle kitaba ve filme adını veren Cloud Atlas Sextet harika) için bile bir kez daha izlemek isterim; hatta kitabı okumamış olsaydım filmi belki daha çok beğenebilirdim. Siz filmi beğenseniz de beğenmeseniz de kitabı mutlaka okumanızı öneririm. Son olarak film biter bitmez salondan çıkmazsanız aynı oyuncular tarafından canlandırılan farklı karakterleri tek seferde görme şansınız olabilir.


23 Ekim 2012

Karateci Kız ve Tüm Zamanların En Kötü Ölüm Sahnesi

     Video paylaşım sitelerinde bir süredir kendi çapında rekor kırmakta olan bir video var. Üstelik de bu video bir Türk filminin son sahnesine ait. Söz konusu Türk filmi 1973 yapımı Karateci Kız. Şimdiye kadar çoktan duymuş olacağınız üzere filmin sonunda Filiz Akın tarafından vurulan Bülent Kayabaş'ın ölememe, pardon ölme sahnesi dünyada "tüm zamanların en kötü sahnesi" seçildi. Hala izlememiş olanlar ya da izlemeye doyamayanlar için paylaşmak istedim. Sinema sinema olalı böyle zulüm görmedi.


21 Ekim 2012

Pieta

     Pieta, ülkemizde ticari gösterime girmeden önce Venedik Film Festivali'nde aldığı ödülle değil ama içerdiği şiddet sahnelerinin rivayetiyle meşhur oldu. Kim Ki-duk sinemasını özellikle takip ettiğimden ve yönetmenin filmografisinde şiddetin çok fazla yer almadığını bildiğimden Filmekimi'nde izlemeden önce bir miktar gerildiğimi kabul etmeliyim. Ama Bin-Jip kalitesinde bir film izleyeceğime dair beklentilerim oldukça yüksekteydi. İki konu hakkında da yanılmışım. Birincisi şiddet sahneleri hiç de öyle abartıldığı kadar yoğun değil ve ikincisi Pieta Altın Aslan alacak kadar iyi bir film hiç değil. 
      Pieta acı anlamına geliyor ve filmle ilgili okuyacağınız bütün eleştirilerde göreceğiniz üzere Michelangelo'nun, kucağında ölü İsa'yı tutan Meryem'i tasvir ettiği heykelin ismi. Filmin afişi de bu heykele göndermede bulunuyor zaten. Film ismiyle müsemma şekilde acıyı anlatıyor. Hem fiziksel hem de duygusal anlamda. Filmin ana karakteri Kang Do acımasız, zalim, kötülerin kötüsü bir adam. Neredeyse hobi için kötülük yapıyor o derece. Borcunu ödemeyen adamlara işkence ediyor, uzuvlarını koparıyor. Günün birinde karşısına çıkan bir kadın Kang Do'ya annesi olduğunu söylüyor ve sonrasında şimdi spoiler olmasın diye anlatmayacağım bir sürü şey yaşanıyor. Acı, filmin her yerine sinmiş; daha bebekken terkedildiği için acı çeken, çevresindekilere hiç düşünmeden acı çektiren bir adam ve oğlunu kaybettiği için acılar içinde bir kadın. 
       Böyle anlatınca kulağa pek kötü gelmiyor değil mi? Üstelik acıyı anlatmaya soyunmuş böylesi bir filmde en ufak bir ajitasyon girişimi dahi yok. Ancak filmin alt metninin "bir insan bu kadar kötü kalpliyse çocukluğu anne sevgisinden mahrum geçtiği içindir" şeklinde sunulan indirgemeci tarzı çok rahatsız edici. Üstüne basa basa gösterildiği üzere kötülüğün zirvesinde bir adamın annesini bulunca birden aydınlık tarafa geçmesi son derece saçma ve iyimser bir bakış açısı olmuş. Yönetmen bu basit ve mantıksız önermeyi örtbas etmek için filmin ikinci yarısında son derece tahmin edilebilir bir sürpriz yapmayı da ihmal etmemiş. İzleyicinin zekasını küçümseyerek, adeta göze sokarcasına basit mesajlar sunan filmleri sevmiyorum. Kamera arkasında sevdiğim yönetmenlerden biri olsa da. 


       Tüm bu acılı hikayenin yanısıra, üstün körü de olsa, Kang Do'nun para topladığı insanların ve çalıştıkları endüstriyel bölgenin dramının gösterilmesi "yan hikayecik" olarak iyi düşünülmüş. Bu insanların emekleri yerine sonunda ellerini ya da bacaklarını, kullandıkları aletler aracılığıyla diyet vermeleri vahşi kapitalizmin hüküm sürdüğü her yerde sömürülenlerin vehametini göstermesi açısından yerinde bir alegori olmuş bence. 
         Sonuç olarak Pieta etkileyici bir film mi? Evet. Rahatsız edici bir film mi? Evet. Unutulmaz bir film mi? Hayır.

7 Ekim 2012

Amour


Haneke zor bir yönetmen. Filmlerini izlemesi de zor, sevmesi de. Hatta belki biraz iddialı olacak ama şunu söylemek mümkün; Haneke’yi ya çok seversiniz ya da ondan nefret edersiniz. Ortası yoktur. Ben ilk grupta yer alıyorum ve dolayısıyla son filmi Amour Filmekimi’nde en çok izlemek istediğim filmdi. İçinde yaşadığımız çağın tüm iğrençliklerine dair sağlam lafları olan bir yönetmenin ismi Aşk olan bir film çekmesi zaten yeterince ilginçken, Aşk’ı nasıl anlattığı benim için ayrı bir merak konusuydu haliyle. Ancak Haneke sadık izleyicilerini çok şaşırtmamış ve her zamanki rahatsız ediciliğinden ödün vermemiş.
Bir Haneke filmi izlemeyi zorlaştıran şeylerden biri, yönetmenin klasik seyirciyi o çok sevdiği katarsis duygusundan mahrum etmesidir. Filmlerinin büyük kısmında özdeşim kuracak bir karakter, filmin içine girmenizi sağlayacak bir yapı yoktur. İzlediğinizin bir film olduğunun farkında olmanızı sağlayarak sizi sürekli düşünmeye zorlar. Amour’da da aynı özellik devam ediyor. Filmin ana karakterleri 80’li yaşlardaki Anne ve Georges (tıpkı daha önceki 5 filminde olduğu gibi aynı isimleri kullanıyor). Beyazperdede genç, güzel ve sağlıklı bedenler izlemeye alışmış ve bunu talep eden seyirci için özdeşleşmesi zor karakterler. Üstelik Anne aniden hastalanıyor ve günden güne kötüleşirken Georges’in özveriyle ona bakmasına tanık oluyoruz. Anne’in adım adım ölüme yaklaşmasını izlemek, hiç yaşlanmayacak ve ölmeyecek gibi yaşayan bizlere bu gerçeği hatırlattığı için rahatsızlık verici elbette. Oldukça ağır temposuyla, böyle duygusal bir konuyu asla ajitasyona kaymadan, gerçekçi ve acımasızca anlatabilmek ancak Haneke gibi bir ustadan beklenebilir sanırım. Ondan beklenmeyen şey daha önceki filmlerinde rastlanmayan ama Amour’un tüm havasına sinmiş olan dinginlikti.
Peki usta yönetmenin aşk tarifi nasıldı? Bizim çok iyi bildiğimizi sandığımız, uğruna süründüğümüz ama ömrü en fazla 3 yıl süren “aşk”tan bahsetmiyor Haneke. Tek kızları Eva’nın sevgisiz evliliğinin aksine ve günümüzün dejenere ilişkileri içindeki çoğu kişinin yaşayamayacağı şekilde bir bağlılık, özveri ve sevgi söz konusu olan. Belki de filmin adını Aşk değil de Sevgi olarak çevirmek gerekirmiş. En zorlu düşmanı zamana karşı direnmiş ve son sınavını da ölüme karşı vermekte olan… 

5 Ekim 2012

To Rome with Love

Woody Allen kuşkusuz en üretken yönetmenlerden biri. Senaryosunu yazdığı yaklaşık 70 film, yönettiği ise 40 film var. Bunların birçoğu gerçekten unutulmaz filmler, ancak bir kısmı ise dürüstçe söylemek gerekirse vasatı aşamıyor. Son filmi To Rome with Love’ın kaderi de ne yazık ki bu ikinci gruptaki filmlere dahil olmak. Bilenler bilir Woody Allen’ı çok severim ve çektiği film ne kadar berbat olursa olsun oturup izlerim ama eğer kötüyse de açıkça söylemekten çekinmem. Buradan To Rome with Love’ın kötü bir film olduğunu düşündüğüm anlaşılmasın lütfen ama bir şaheser değil karşımızdaki.
Woody Allen’ın bir New York aşığı olduğu, ancak rota değiştirerek hikayelerini 2005’ten beri Avrupa’da anlattığı malumunuz. Londra, Barcelona ve Paris’ten sonra sıranın Roma’ya gelmesi kaçınılmazdı. Bu güzelim şehirleri yönetmenin sıradışı hikayelerine fon oluştururken izlemek çok zevkli elbette. Ancak işin acı tarafı bu Avrupa macerasının Allen’ın kendi ülkesinde filmleri için para bulamamasından kaynaklanması. Woody Allen gibi büyük bir yönetmenin para bulamıyor olması çok ilginç ve üzücü, yine de bu mecburiyet biz izleyiciler için keyifli bir seyre dönüşüyor ki o da işin güzel tarafı.  
To Rome with Love’da dört ayrı hikaye izliyoruz, birbiriyle hiç temas etmeyen farklı hikayeler bunlar. Kızlarının İtalyan nişanlısı ve ailesiyle tanışmak üzere Roma’ya gelen Amerikalı bir çift, kız arkadaşının en yakın arkadaşına aşık olan genç bir mimar, bir sabah uyandığında kendisinin sebepsiz bir şekilde ünlü olduğunu fark eden sıradan bir adam ve İtalyan yeni evliler filmin kahramanları. Tahmin edileceği üzere olaylar bir noktadan sonra sarpa sararak tantanalı bir hale geliyor ve elbette ki Allen’ın o hınzır mizahından bolca nasibini alıyor. Filmin odağındaki ana tema aşk, ancak medya, şöhret, müzik gibi alanlar da yönetmenin eleştirilerinden kurtulamamış. Zekice yazılmış diyaloglara değinmeme gerek bile yok, çünkü bir Woody Allen filminin olmazsa olmazı nefis diyaloglarıdır ve evet bence hafif çatlak da olsa O bir dahi.


Gelelim oyunculara. Beyazperdenin en güzel kadınlarından Penelope Cruz son derece doğal bir biçimde rolünün hakkını vermiş. Roberto Benigni göründüğü bütün sahnelere ayrı bir keyif katıyor. Alec Baldwin, Ellen Page ve Jesse Eisenberg’e de birer alkış. Artık nadiren kamera önüne geçen Woody Allen’ı izlemeyi özlemişim, her zamanki gibi adeta kendisini oynuyordu. Başrollerden biri de tabi ki Roma’ya aitti, meşhur Aşk Çeşmesi, Collesium, İspanyol Merdivenleri ve sokakları ile herkesten rol çaldı.  
Yönetmenin takipçileri To Rome with Love’ı zaten kaçırmayacaktır. Midnight in Paris’in gazıyla sinemaya gidecek olanlar ise bir parça hayal kırıklığına uğrayabilir. Evet, bir başyapıt değil ama yine de sıkılmadan, eğlenerek geçireceğiniz iki saatiniz garanti.  Son olarak, filme çekmek için yığınla fikrim var diyen Woody Allen’a da uzun ömürler dileyerek yazıyı noktalayalım. 


27 Eylül 2012

Pek Yakında: Cloud Atlas


     The Matrix efsanesinden sonra sessizliğe gömülen (Speed Racer isimli vasat çalışmalarını saymazsak) Wachowski Kardeşler sonunda tekrar yönetmen koltuğuna oturdu. Hem de yanlarına Lola rennt (Koş Lola Koş,1998), Perfume: The Story of a Murderer (Koku, 2006) gibi başarılı filmlerin yönetmeni Tom Tykwer'ı da alarak. İngiliz yazar David Mitchell'ın Cloud Atlas/Bulut Atlası isimli romanından uyarladıkları film 26 Ekim'de vizyona girecek ve ben de biraz heyecanlı ve biraz da tedirgin biçimde geri sayıma başladım. Heyecanlıyım çünkü kamera arkasındaki yönetmenlerin ortaklığı sonunda ortaya çıkacak olan işi merak ediyorum. Tedirginim çünkü Bulut Atlas'ı halihazırda beğenerek okumaktayım ve bu çok karakterli ve katmanlı romanın film halini görünce hayal kırıklığına uğramaktan korkuyorum. Altı farklı zaman diliminde, altı farklı karakterin birbiriyle bağlantılı hikayeleri okuyucu için akıcı ve zevkli bir deneyim sunuyor. Bu deneyimin çoğu kitap uyarlamasında olduğu gibi hezimetle sonuçlanmamasını umuyorum. Size de mutlaka Bulut Atlas'ını okumanızı öneririm.  
       Filmin oyuncu kadrosunda Tom Hanks, Halle Berry, Hugo Weaving, Jim Sturgess, Hugh Grant, Jim Broadbendt, Susan Sarandon gibi yıldızlar yer alıyor, hem de birden fazla karakteri canlandırarak. Merak edenler ve hala izlemeyenler için buyrun bu da fragmanı:

25 Eylül 2012

Toprağın Çocukları

      Türkiye'nin yakın tarihini anlatan ya da fona bu yakın tarihi yerleştiren filmlerin sayısı her geçen gün artıyor. Bu, Türk sineması adına sevindirici bir gelişme elbette ancak ne kadar yakın olursa olsun dönem filmi çekmek zor bir iş. Kısmen tarihi ve gerçek olayların ele alınmasındaki zorluk bir yana kostüm ve mekan  gibi işin sanat yönetimi kısmı da ayrı bir özen gerektiriyor. Ve tabi tüm bunlar da bütçeyle ilintili. 
      Toprağın Çocukları da az bütçeyle zor ama güzel bir işe kalkışarak çok önemli ve benzeri görülmemiş bir eğitim projesini, Köy Enstitüleri'ni anlatmaya çalışmış. Filmin aslında belgesel projesi olduğu ancak sonradan kurmaca film olarak çekildiği söyleniyor. Keşke belgeselde karar kılınsaymış da ortaya daha eli yüzü düzgün ve amacına ulaşan bir proje çıksaymış. Niyetim böylesine iyi niyetli ve naif bir filmi yerden yere vurmak değil ama izlerken sürekli göze batan ve bir yerden sonra iyice çekilmez bir hal alan noktalara değinmeden geçemeyeceğim. Bana göre filmin en büyük kusuru karşılıklı diyaloglardaki yapaylık. Karakterlerin hepsi sanki birer kütüphane yutmuş gibi kitap cümleleri ile konuşuyor ve bu durum filmin bütün doğallığını bozuyor. Diyaloglar böylesine didaktik olunca karakterlerin de müsamere oynuyormuş gibi bir havaya bürünmesi kaçınılmaz olmuş. Üstelik de Erkan Can, Türkü Turan ve Ufuk Bayraktar gibi oyunculardan bahsediyoruz. Senaryodaki boşluklar, içi boş karakterler ve filmin tamamına sinmiş "kör gözüm parmağına" şeklindeki mesaj kaygısı filmin ciddi ve dramatik havasını bozan diğer unsurlar. 


        Saydığım tüm bu eksiklikler yüzünden Toprağın Çocukları günümüzün apolitik gençlerine Köy Enstitüleri hakkında daha derinlemesine bilgiler verme, ilerlemeye ve aydınlanmaya yönelik her projenin cahil kafalar tarafından nasıl muhalefetle karşılandığını anlatarak günümüz Türkiye'sine de göndermeler yapma, en azından izleyenleri düşündürme gibi fırsatları ne yazık ki ıskalamış. Ancak her şeye rağmen yine de bir ilki denediği için cesur tavrı ve iyi niyeti dolayısıyla desteklenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum. 

18 Eylül 2012

American Horror Story

Korku türündeki filmleri pek sevmem. Bunun nedeni piyasadaki bol kanlı ve vahşet görüntülü kalitesiz korku filmlerine duyduğum sanatsal tiksintiden kaynaklanmıyor. Sadece izlerken korkuyorum, bu kadar basit bir sebebim var. Bu yüzden ne o çok popüler korku serilerini ne de pek beğenilen Uzak Doğu menşeili korku filmlerini izleyebilmiş değilim. Bir arkadaşım American Horror Story’i izlememi önerdiğinde de başta tereddüt ettim. Ama ilk bölümü izledikten sonra kalan 11 bölümü izlemeden durmak mümkün olmadı.
Fenomen dizi Nip/Tuck’ın yaratıcıları Ryan Murphy ve Brad Falchuk’un son projesi American Horror Story aslında son derece klişe bir perili ev hikayesine dayanıyor. Çatırdayan evliliklerine bir şans daha vermek için yeni bir yere taşınma kararı alan kahramanlarımız Ben ve Vivien, problemli ergen kızları Violet ile birlikte malum eve taşınıyorlar. Ev elbette tekin değil, keza komşuları da. Dediğim gibi çıkış noktası oldukça klişe olmakla birlikte hikaye ilerledikçe ve evin geçmişiyle birlikte yeni kahramanları da tanıdıkça gerilim dozu ve sürükleyicilik artıyor. Ayrıca hemen hemen her bölümde dizinin ismine nazire yaparcasına Amerika tarihindeki meşhur cinayetlere (örneğin Black Dahlia gibi) göndermeler mevcut. Şu sitede ise diziye ilham kaynağı olmuş kitap, film ve müziklerle ilgili bilgiler yer alıyor.
Dizinin ikinci sezonu ise farklı karakterlerle farklı bir öykü anlatacak. İlk sezon hayranlıkla izlediğim Jessica Lange’in yine kadroda olduğunu öğrenmek çok sevindirici oldu. Zachary Quinto ve Evan Peters da tekrar görebileceğimiz oyuncular arasında. Yeni isimler arasında ise Franka Potente, Joseph Fiennes, Chloe Sevigny ve canımız ciğerimiz Adam Levine yer alıyor ki izlemek için sabırsızlanıyorum. American Horror Story’i henüz izlememiş olanlar dizinin ekim ayında başlayacak ikinci sezonundan önce ellerini çabuk tutsunlar.
Bakınız bu da yeni sezon öncesi yayınlamış birkaç fragmandan bir tanesi:

22 Ağustos 2012

360

     Düşünün ki, başarılı filmler çekmiş ve kendine has bir izleyici kitlesine sahip bir yönetmensiniz. Yeni filminiz için popüler ve usta oyunculardan oluşan bir kadronuz var. Ancak daha önce defalarca denenmiş ve artık hiç de cazip gelmeyen bir formüle dayanan senaryonuzla hayal kırıklığı yaratmaktan öte bir şey yapamıyorsunuz.  Eğer tüm bunları kafanızda canlandırabildiyseniz Fernando Meirelles ile empati kurabildiniz demektir. Cidade de Deus (Tanrıkent, 2002), The Constant Gardener (Arka Bahçe, 2005) ve Blindness (Körlük, 2008) gibi iyi filmlerin ardından (Tanrıkent hepsinden de iyidir aslında) 360 gibi bir filmin aynı yönetmene ait olduğuna inanmak zor. 
     Filmin fragmanını ilk izlediğimde karşımızda yeni bir "kesişen hayatlar" hikayesi olduğunu üzülerek farketmiştim. Sinema tarihinde daha önce örnekleri olmakla birlikte Iñárritu'nun Amores Perros'u (Paramparça Aşklar, Köpekler, 2000) ile bir anda popülerleşen "kesişen hayatlar" temasının artık bayatladığını birisi sinemacılara anlatsın lütfen. Farkında olmadan birbirinin hayatını etkileyen insanlar, yeni olaylar yaratan başka olaylar vs. hepsi, en berbat Holywood filminde son iki saniye kala geri sayımının duracağını bildiğimiz bir bomba kadar bile heyecanlandırmıyor artık. Afişte yazdığı gibi "We are all connected". So what?!
      Filmde 10 ayrı karakter var: tek gecelik kaçamak peşinde bir adam, eşini aldatan bir kadın, kızını arayan bir baba, hapisten yeni çıkmış bir sapık, sevgilisini terk eden bir genç kız, aşkına karşılık arayan bir adam, bir fahişe... üff her neyse yazarken sıkıldım. Birbiriyle alakasız gibi görünen bu karakterlerin tahmin edildiği üzere bir şekilde birbirine değecek olan hikayeleri Viyana'da başlayıp, Paris, Londra, Denver, Rio, Bratislava gibi şehirlerde devam ediyor. Ancak bu hikayelerin hiçbiri ne "vay be" dedirtecek kadar şaşırtıcı, ne küçük tesadüflerin önemine inandıracak kadar dokunaklı, ne de enteresanlığından dolayı akılda kalıcı. Sadece yüzeysel karakterler ve onların hiç ilgi çekmeyen hayatlarının bir bölümüne tanık oluyoruz o kadar. Belki karakter sayısı daha az olsaydı, hikayelerine daha fazla dahil olabileceğimiz bir "kesişen hayatlar" izleyebilirdik. 


      Filmin tüm bu durağanlığını ve sıradanlığını gidermeye kadrodaki yıldız isimlerin de gücü yetmemiş ne yazık ki. Anthony Hopkins gibi bir üstat için kederli baba rolünü oynamak çocuk oyuncağı olmuştur sanırım. Kendisini beyazperdede izlemek hangi rolde olursa olsun hala çok keyifli. Rachel Weisz de ekstra hiçbir yetenek gerektirmeyen bir rolde üstüne düşeni yerine getirmiş. Angel-A'nın naif Andre'si rolünde kendini sevdiren Jamel Debbouze da yer aldığı sahneleri daha izlenir kılmış. Vee son olarak tabi ki sevgili Jude Law, bu filmde oynamayı kabul ederken kafan güzel miydi bilmiyorum ama muhteşem İngiliz aksanın ve şahane gülümsemen olduğu sürece oynadığın en kötü filmi bile izlerim :) 
    Hatırı sayılır festivallerde gösterim şansına erişemeyen 360'ın, Meirelles'in filmografisinde kötü bir yere sahip olacağı kesin. Ancak bu cümle yönetmenin bundan sonraki filmleri için hala umutlu olduğumun bir delili olarak kayıtlara geçsin lütfen.  

13 Ağustos 2012

Monopoly The Godfather Edition

     Monopoly'nin The Godfather Edition olarak piyasaya sürülen bu versiyonuna bayıldım. Monopoly favori oyunlarımdan olmasa da The Godfather fanatiği olarak bunu kesinlikle denemek isterdim. Oyunun detaylarının filmin hikayesine uygun olarak nasıl yeniden düzenlendiğini anlatan bu videoyu kaçırmayın derim :)  

10 Ağustos 2012

The Great Gatsby

    Yeni ve farklı hikayeler bulmakta giderek daha fazla zorlanan Holywood, bir süredir kitap uyarlamaları ve yeniden çevrimlerle yolunu bulmaya çalışıyor. The Great Gatsby (Muhteşem Gatsby) ise hem kitap uyarlaması hem de bir yeniden çevrim olarak her iki kategoriye de uyuyor. Baz Luhrmann tarafından çekilen film bu yılın sonunda gösterime girecek. Başrollerinde Leonardo DiCaprio, Carey Mulligan, Tobey Maguire gibi isimlerin yer aldığı filmin fragmanını aşağıda paylaştım ama öncelikle kısa bir süre önce okuduğum kitaptan bahsetmek istiyorum. 

     F. Scott Fitzgerald'ın 1925 yılında yayınladığı The Great Gatsby'nin konusu Yeşilçam filmlerine aşina olan bizler için oldukça tanıdık aslında: kısa yoldan zenginleyen bir adam, yıllar sonra hala unutulmayan vefasız ve güzel eski sevgilinin karşısına çıkar. Evet, böyle anlatınca bayat bir aşk hikayesi gibi geldiğini biliyorum. Ama çok iyi bir dönem romanı (Amerika'da Jazz Ages denen yıllarda geçiyor) olmasının yanı sıra, ikiyüzlü burjuva ahlakının ince bir eleştirisini de yapıyor The Great Gatsby. Fitzgerald'ın etkileyici betimlemeleri ve sade anlatımı da romanın sürükleyiciliğini destekliyor. 20. yy'ın en iyi romanları arasında isminin yer alması boşuna değilmiş dedim okuduktan sonra. Size de tavsiyem kendinizi The Great Gatsby okumanın zevkinden mahrum etmemeniz. 


       Böylesine güzel bir romanın filme uyarlanması da gecikmemiş ve 1974 yılında yönetmen Jack Clayton bu işe soyunmuş. Senaryoya Francis Ford Coppola el atmış üstelik. Jay Gatsby'i Robert Redford'un, sevdiceği Daisy'i ise Mia Farrow'un canlandırdığı filmi maalesef izlemedim, izlemeye de korkuyorum güzelim romanı mahvettilerse diye. Ancak Baz Luhrmann'ın elinden çıkan The Great Gatsby'i kaçırmaya hiç niyetim yok. Fragman bile romanda okuduklarımı aynen görmeme yetti, umarım filmin tamamı hayalkırıklığı olmaz. 
       Son olarak fragmanda Jack White'ın sesinden dinlediğimiz Love is Blindness isimli şarkıya dikkat!  

      

7 Ağustos 2012

American Psycho


Bret Easton Ellis’in 1991 yılında yazdığı aynı adlı romanından uyarlanan Amerikan Sapığı 2000'de Mary Harron tarafından beyazperdeye aktarıldı. Romanın/filmin hikayesi ise 1987 yılında, New York’ta geçiyor. Tüm bu tarihleri verdim çünkü, nispeten eskiye ait de olsa oldukça güncel ve günümüz dünyasına ait bir hikaye söz konusu. Pek sevgili Batman'imiz Christian Bale tarafından muhteşem bir performansla canlandırılan filmin kahramanı Patrick Bateman Wall Street’te babasının şirketinde çalışan bir yuppie'dir. Yalnız yaşadığı son derece şık bir dairesi, zengin bir kız arkadaşı, iş çevresinden arkadaşları ve pahalı markalı kıyafet ve eşyalarla örülü bir hayatı vardır. Ancak, dışarıdan normal ve seçkin biri olarak görünen Patrick aslında bir seri katildir, genç kadınları parçalayarak öldürmekte, hatta onların bazı vücut parçalarını saklamaktadır. 
Hemen her şeye sahip görünen kahramanımız Patrick, filmde ilk olarak bedenine verdiği aşırı özen ve önemle karşımıza çıkar. İç sesinden dinlediğimiz Patrick genç, yakışıklı ve bakımlı olmak için kullandığı ürünleri saymaya başlar: gözenek temizleyici losyon, temizleme jeli, bal-bademli vücut losyonu, ölü derileri temizleyen jel, yüz için naneli maske, alkolsüz after-shave (çünkü alkol cildi yaşlandırır ve yaşlı görünmenize neden olur diye açıklar Patrick), nemlendirici, anti-aging göz altı kremi ve koruyucu yüz kremi. Ayrıca film boyunca Patrick’i birkaç kez spor yaparken veya solaryumda bronzlaşırken de görürüz. Tüm bunların vurgulanması erkeğin metroseksüelleşmesi ile açıklanabilecek kadar basit değil elbette. Anlatılmak istenen hayatta herhangi bir amacı ya da tatmini kalmayan bireyin, kendi bedeninden başka dikkatini yöneltecek bir şey bulamaması olarak okunabilir. Durmaksızın cilaladığı bedenini, son moda ve marka giysilerle ambalajlayan Patrick parlak olan her yüzeyde ve her fırsatta, örneğin duvarda asılı bir resmin camında, parlak metal bir menüye bakarken ya da sevişirken, kendi aksini hoşnutlukla incelemeyi de ihmal etmez. 
Patrick’i ofisinde gösteren pek çok sahne olmasına rağmen herhangi bir iş üzerinde çalıştığını görmeyiz. Ya walkmanle müzik dinlemekte ya da bulmaca çözmektedir. Zaten şirket babasına ait olduğu için çalışması da gerekmez. Kız arkadaşı Evelyn, bir konuşmaları sırasında Patrick’e istifa etmesini önerir. Patrick ise buna “topluma uyum sağlamalıyım - I want to fit in” diye cevap verir. Çünkü sistem tarafından dışlanmak istenmiyorsa kişi mutlaka bir meslek edinmeli ve çalışma hayatına katılmalıdır. Artık önemli olan sadece bir işe sahip olmak değil, toplumsal statüyü arttıracak ve saygınlık kazandıracak bir işe sahip olmaktır. 


Patrick’in dünyasında statüyü belirleyen sadece meslek değildir tabi ki; hangi yemeklerin yenildiği, hangi içkilerin içildiği ve en önemlisi bunların nerede yenip içildiği de dikkat çekici bir göstergedir. Filmdeki karakterler tarafından hakkında sıklıkla bahsedilen, çok popüler olduğu anlaşılan ancak film boyunca hiç görmediğimiz bir restoran vardır. Dorsia adlı bu restoran rezervasyonsuz gidilemeyen, ancak yer bulmanın da çok zor olduğu bir arzu nesnesi haline gelmiştir. Dorsia’da yemek yiyebilmiş bir kişiye kıskançlıkla bakılmaktadır. Patrick de burada asla yer ayırtmayı başaramaz, ancak bir gün kız arkadaşını aldattığı bir kadını Dorsia olduğunu söyleyerek başka bir restorana götürür. Kadın uyuşturucu almış olduğu için çok da kendinde değildir ve bulundukları mekanın Dorsia olmadığını anlamaz. Gerçi anlasa da değişen bir şey olmayacaktır. Mekanların ve orada sunulan yiyecek ya da içeceklerin birbirine benzediği şehirlerde Dorsia’nın arzulanırlığı sadece vaat ettiği toplumsal statü ile ilgilidir. Restoran, kafe ya da bar gibi mekanlar birey için başkaları tarafından görünmenin, bir başka deyişle “sahnede” olmanın yolundan başka bir şey değildir çünkü. Romanın kaleme alındığı dönemde, bulunulan mekanı etiketlemeye yarayan internet uygulamaları olsaydı Patrick çok sıkı bir kullanıcı olurdu orası kesin. 
Reklamlarda, dergilerde ya da filmlerde pazarlanan bir imaja sahip olan Patrick Amerikan Rüyası’nın vücut bulmuş halidir aslında. Sıradan bir insanın sahip olmak isteyeceği her şeyi ve daha da fazlasını elde edebilecek gücü vardır. Ancak benliğinin gerçek arzularından bihaber olduğu için marjinal tatmin arayışlarının bir sonucu olarak insanları öldürmeye başlar. Cinayetlerinin herhangi bir sebebi bulunmaz. Patrick’in dünyası sadece kendisinin merkezde olduğu "şey"lerle örülü, tek bir insanın yer almadığı bir dünyadır. Dolayısıyla öldürdüğü ve parçaladığı insanlar da onun için birer metadan farksızdır. 
Şimdiye kadar filmin konusu anlattığımı düşünebilirsiniz, ama hayır filmin asıl konusu şimdi geliyor: Maddiyatçılık, yüzeysellik, tüketim, sahip olma, iktidar ve başarma hırsı, açgözlülük, doyumsuzluk, hedonizm, rekabet, kaybetme korkusu, geçicilik gibi günümüz dünyasını tanımlayan özelliklerin pek çoğu, bu sistemin bir parçası olması sonucu günümüz insanında da bir karakter özelliği olarak karşımıza çıkıyor. Hayatında eksik ve yanlış giden bir şeylerin belki de farkında olan ancak değiştirmek için hiçbir şey yap(a)mayan birey, bir yandan sistemi yeniden üretirken, bir yandan da sistem tarafından yeniden tüketildiği bir kısırdöngüde sıkışıp kalıyor. 
Uzun lafın kısası; Amerikan Sapığı'nı izleyin ya da okuyun. Ama sakın kaçırmayın! 

29 Temmuz 2012

The Dark Knight Rises


not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Fragmanında “The Legend Ends” yazması boşa değilmiş, Christopher Nolan gerçekten de efsanevi bir Batman üçlemesi ortaya çıkarmış. Çoğu iddialı üçlemenin kaderinin aksine (bkz: Godfather, Pirates of the Caribbean) zayıf halkası olmayan üç film izledik: Batman Begins, The Dark Knight ve The Dark Knight Rises. Üçü de ortak bir tema çerçevesinde birbirini tamamlayarak, tutarlı bir biçimde, ustalıkla işlenerek ilerledi ve tatmin edici bir finale erişti. Kimilerinin çizgi roman diye burun kıvırdığı ve önceki filmlerin de etkisiyle pelerinli ve maskeli bir “superhero”dan başka bir şey ifade etmeyen bir karakteri üç film boyunca kusurlarıyla, zaaflarıyla gerçek bir insan olarak yansıtmak Nolan’ın başarısının altında yatan önemli unsurlardan biri. İçi boş aksiyona dayanmayan, suç, ceza, adalet, intikam gibi kavramlar üzerinde yükselen ve benzerlerinin aksine derinliği olan bu üç filmin arasında “hangisi daha iyiydi” kavgasını yapmak ise anlamsız ve gereksiz. Çünkü dediğim gibi üçü de birbirini tamamlıyor, birbirine yaptığı göndermelerle zenginleşiyor ve hatta hepsi adeta tek filmmiş, ama üçe bölünmüş izlenimi yaratıyor. “The Dark Knight Vs. The Dark Knight Rises” tartışmasına kendi çapımda noktayı koyduktan sonra gelelim son filme.
Harvey Dent’in ve sevdiceği Rachel’ın ölümünün ardından 8 yıldır inzivaya çekilmiş, hem fiziksel hem de duygusal açıdan gücünü kaybetmiş bir Bruce Wayne çıkıyor karşımıza. Tekrar eski günlerine döneceğini elbette biliyoruz ama asıl önemli olan geçireceği dönüşüm süreci. Nasıl ki Batman Begins’te yarasalardan korkan bir adamın, kendi içsel mücadelesi sonucu simgesi yarasa olan bir kahramana dönüşmesini izlediysek, The Dark Knight Rises’ta da her bakımdan düşmüş bir kahramanın yükselişine tanık oluyoruz. Bunu en güzel anlatan sahne ise Bruce’un yeraltındaki hapisten kaçmak için yaptığı tırmanışta yarasaların duvardan fırladığı andı sanırım. Hapishanenin özellikle kuyu benzeri bir şekilde düşünülmüş olması da filme adını veren yükselişi anlamlandırıyor. 


Nolan’ın Batman’inde sadece Bruce Wayne değil, diğer karakterler de (kötüler dahil) kendi hikayeleri olan, tek boyuttan uzak bir şekilde olayların içinde yer alıyor ve hatta hayal ürünü Gotham bile başlı başına karakterlerden biri haline geliyor. Daha önce Joker’in ve şimdi de Bane’in sevilmesinin bir nedeni de fantastik öğelerden arındırılmış, gerçek karakterler olmaları. Ancak The Dark Knight Rises diğer iki öncülünden daha fazla Batman odaklı bir film ve bunu da kötü karakterlerine fazla prim vermeyerek yapıyor. Unutulmayacak bir kötü karakter olan Joker’le –anlamsız bir şekilde- kıyaslanan esas kötü Bane’in soğukkanlı ve zeki bir anarşist devrimci pozisyonundan, son anda aşkı için dağları delen Ferhat durumuna düşmesini senaryo zayıflığı değil, Batman’in hiçbir karakterin gölgesinde kalmaması için yapılan bilinçli bir tercih olarak görüyorum. Tabi Amerikan muhafazakarlığının payını da yadsımamak lazım. Özel mülkiyeti kaldırarak zenginlerin refahını bitireceği ve gücü halka vereceği gibi komünist mesajlar taşıyan bir kötü karakterin ideolojisinin aşk temelli olması kapitalizmin göbeğindeki anaakım seyirciyi rahatlatacak bir durum en nihayetinde. Yine de Tom Hardy geçirdiği dönüşümle sinema dünyasına en az Joker kadar etkileyici ve karizmatik bir kötü karakter armağan etmiş, alkışlar kendisi için. 

Filmin bir başka önemli karakteri de Catwoman. Geçmişine dair en az bilgimiz olan karakter de o aynı zamanda. “Erkeğin mahvına sebep olacak kadın” kontenjanının kendisine ayrıldığını düşünürken yerini senaryodaki usta bir manevrayla Talia Al Ghul’a bırakmış. Anne Hathaway güzel ve yetenekli bir oyuncu ancak hangi rolde olursa olsun gözümde hala kendisine The Princess Diaries’den miras kalan cici kız imajından sıyrılamıyor. Şahsen bence Catwoman rolüne en çok yakışacak kişi Eva Green’dir. Metal topuklu çizmelere bittim o ayrı.
Alfred, Fox ve Gordon gibi tüm yan karakterleri bıraktığımız gibi bulmak keyifliydi. Kısa da olsa Crane’i tekrar görmek ise gülümseten bir sürpriz oldu. Çizgi romanın orijinalinde sonsuz yaşama sahip olan Ra’s Al Ghul’un filmde rüyalar ya da halüsinasyonlar aracılığıyla ölümsüzleştirilmesi ise akıllıca düşünülmüş bir şıklık olmuş.
Film hakkında daha sayfalarca şey söylenebilir, beğenenler ve beğenmeyenler arasında söylenenler de devam edecektir. Tavsiyem bu tartışmaları boşverin, ilk iki filmi ardarda izleyin ve sonra doğruca sinemaya koşun. Kusurları elbette olan ama her şeye rağmen oyunculuğu, çekimleri, müzikleri ve atmosferi ile çok çok iyi bir film söz konusu. The Dark Knight Rises ile ilgili en kötü şey, sinema salonundan çıktıktan sonra gerçek dünyaya döndüğünüz gerçeğiyle yüzleşmek olacak. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...