14 Aralık 2010

Unutulmayan Aşk Filmleri

İnsanlık tarihinin başlangıcından beri üzerinde bu kadar kafa yorulmasına rağmen Aşk’ın ne olduğu ile ilgili kesin, ortak bir tanım henüz bulunamadı. Bununla birlikte hem bilimsel hem sanatsal perspektiften aşka ve aşkın karmaşık doğasına dair hemen her gün yeni bir şeyler söylenmekte. Bilim adamları aşkı hormonlarla ve genlerle açıklamaya çalışadursun; aşk, kendisine atfedilen bütün yüce ve ideal özellikleri sanat dallarına borçlu gözüküyor. Özellikle 7. sanat sinema, diğer sanat türlerine kıyasla daha popüler ve daha kitlesel yapısıyla aşkın temsilinde önemli rol oynamakta. Romantik, imkânsız, yasak, karşılıksız ve hatta ölümsüz aşklar beyaz perdeye her yansıdığında kendisine geniş bir izleyici kitlesi bulmayı ve klasik filmler listesine girmeyi başarmıştır. Tüm zamanların en başarılı filmlerine baktığımızda ister ön planda, ister fonda olsun aşk teması karşımıza çıkar.
Unutulmaz aşk filmleri deyince akla ilk gelen örneklerden biri Rüzgâr Gibi Geçti (Gone With the Wind)’dir. Dokuz dalda Oscar sahibi, 1939 yapımı filmin senaryosu Margeret Mitchel’ın Pulitzer ödüllü aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Yönetmenliğini Victor Fleming’in yaptığı, başrollerini Vivian Leigh ve Clark Gable’ın üstlendikleri Rüzgar Gibi Geçti, fona Amerikan Kuzey-Güney savaşını alarak, Scarlett O’hara ile Rhett Butler’ın tutkulu aşkını anlatır. Çiftlik sahibi zengin ailesinin yanında tek derdi erkekleri etkilemek olan, şımarık ve güzel Scarlett’in sorumsuz hayatı, hükümet ile köleliği kaldırmak isteyen devrimci güçler arasında çıkan iç savaşla birden değişir. Bu arada, sevdiği erkek başkasıyla evlenmiş, ona inat evlendiği kocası ise savaşta ölmüştür.  İç savaş sırasında yıkımı, sefaleti, açlığı, acıyı ve ölümü tadan Scarlett, tüm bu yıllar boyu karşılıksız bir aşkın peşinde koşarken; ilk tanıştıkları andan itibaren her bir araya geldiklerinde aralarında güçlü elektriklenmelerin yaşandığı, kendini beğenmiş, asi ve fırsat düşkünü Rhett’in aşkını ise görmezden gelecektir. Sonunda bir araya gelen bu iki ateşli ve bencil insanın birlikteliği ise iç savaşın etkilerinden bile daha derin yaralar açacaktır.   
Arka planında yine bir savaşın, ama bu kez II. Dünya Savaşının yer aldığı bir başka klasik aşk filmi de 1942 tarihli Casablanca’dır. Michael Curtiz’in yönettiği, Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman’ın başrol oynadığı "Casablanca", En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo dallarında Oscar’la taçlandırıldı. Çek direniş örgütünün lideri Victor Lazlow, Alman konsantrasyon kampından kaçarak Casablanca'ya gelir. Amacı Lizbon'a, oradan da Amerika'ya firar etmektir. Tek umudu kaçış için gerekli olan pasaportlara sahip tek kişi olan, Casablanca'nın en meşhur gece kulübünün sahibi Rick'tir. Öte yandan Rick'in, karşısına büyük bir ikilem dikilir. Çünkü Victor'un karısı Ilsa, Rick'in bir zamanlar birlikte olduğu ve hala unutamadığı büyük aşkının ta kendisidir. Casablanca, anlattığı umutsuz aşk hikâyesi kadar, Sam rolündeki Dooley Wilson'ın harika yorumuyla dinlediğimiz "As Time Goes By" şarkısı ve aslında filmde yer almayan “tekrar çal Sam” (play it again Sam) repliği ile de sinema klasikleri arasına girmiştir.
Ünlü müzikal Batı Yakasının Hikâyesi’nin (West Side Story) kahramanları da başka bir savaşın, birbirine düşman iki sokak çetesi arasındaki savaşın ortasında kalmışlardır. 1961 yapımı, bol Oscar’lı filmin yönetmeni Robert Wise, başrol oyuncuları Natalie Wood ve Richard Beymer’dir. New York’un Batı Yaka’sında geçen hikayede, Porto Rico’lu göçmenlerin çetesi ‘Shark’larla beyaz Amerikalıların çetesi ‘Jet’lerin arasındaki yoğun nefretten, Porto Rico’lu Maria ve beyaz Amerikalı Tony arasındaki derin aşka kadar her tür duygunun dans ve müzikle perdeye yansıtılışını izleriz. Aşkın nefrete ve engellere rağmen yaşayabileceği mesajı filmin acıklı finalinde Tony ve Maria’nın birbirine söylediği sözlere yansır: “Dünyada bizim sevgimizi kabul edecek, bizim için bir yer mutlaka olmalı. Yaşamak için yeni bir yol, affetmek için yeni bir yol bulmalıyız. Bir gün, bir şekilde, bir yerde... Te adoro Anton. (Seni seviyorum Anton)”
Klasik aşk filmlerinden bahsederken hiç şüphesiz Aşk Hikâyesi’ni (Love Story) es geçmek olmaz. Yönetmen koltuğunda Arthur Miller’ın oturduğu 1971 tarihli unutulmaz filmin umutsuz iki aşığını Ali MacGraw ve Ryan O'Neal canlandırmıştır. Hikâye Yeşilçam melodramlarını andıracak kadar basittir aslında, zengin çocuk fakir kıza âşık olur, her türlü itiraza rağmen evlenirler, ancak amansız bir hastalık ikisini ayıracaktır. Hafızalardan silinmeyen final sahnesi ve Oscar ödüllü müziğiyle izleyenleri gözyaşlarına boğan Aşk Hikâyesi kült film statüsüne erişmiştir.
Zengin erkek – fakir kız temalı en bilindik örneklerden bir diğeri de modern bir Külkedisi öyküsü olan 1990 yapımı Özel Bir Kadın (Pretty Woman)’dır. Julia Roberts’ın genş bir hayran kitlesine sahip olmasında önemli payı olan film, ünlü aktriste ayrıca “en iyi kadın oyuncu” dalında Oscar da kazandırdı. Garry Marshall’ın yönettiği filmin esas oğlanı ise Richard Gere. Film, zengin ve yalnız iş adamı Edward ile sokak fahişesi Vivian arasındaki, Edward’ın Los Angeles’da kalacağı bir hafta boyunca sürmesi konusunda anlaştıkları ilişkinin, zamanla aşka dönüşmesini konu alıyor. Vivian her zamanki hayatından bambaşka bir dünyaya geçerken, hem gerçek aşkla tanışır hem de masallardaki mucizelerin gerçekleşip gerçekleşemeyeceğini anlamaya çalışır.
Aynı yıl gösterime giren bir başka unutulmaz aşk filmi de Hayalet (Ghost)’tir. Jerry Zucker’ın yönettiği filmde Sam ve Molly’i canlandıran Patrick Swayze ve Demi Moore ölümsüz bir portre çizerler. Mutlu bir beraberlikleri olan Sam ve Molly çiftinin aşkları, Sam’in bir sokak serseri tarafından bıçaklanarak öldürülmesiyle başka bir biçim kazanır. Başka bir biçimden kastedilen, yaşayanların dünyasından ayrılmak istemeyen Sam’in her şeyi görüp duyabilen ve duvarlardan geçebilen bir hayalet olarak canlılarla ölülerin dünyası arasında bir boyuta geçmesidir. Canlı insanlarla, özellikle de Molly ile iletişime geçmesinin tek yolu ise Whoopi Goldberg’in Oscarlık bir performansla canlandırdığı sıra dışı medyum Oda Mae’dir.  Savaş, nefret, para ya da hastalık değil, bizzat ölümün ta kendisinin engel olarak aşkın karşına dikildiği Hayalet’in sinema tarihine geçen sahnesi ise The Righteous Brothers’ın romantik şarkısı Unchained Melody eşliğinde Sam ve Molly’nin birlikte vazo yaptığı sahnedir kuşkusuz.
Melekler Şehri (City of Angels) de âşıklardan birinin yine başka bir dünyaya ait olduğu bir diğer filmdir. Tek farkla, bu kez karşımızda bir hayalet değil, bir melek vardır. Yönetmen koltuğunda Brad Silberling’in oturduğu filmin başrol oyuncuları romantik komedilerin sevimli yüzü Meg Ryan ve karizmatik aktör Nicolas Cage’dir. Film adına uygun şekilde Los Angeles’da geçer. Bir hastasını ameliyat masasında kaybeden doktor Maggie, o sırada ameliyathanede bulunan ve şehrin üzerinde gezen meleklerden biri olan Seth’in dikkatini çeker. Seth, gizemli bir yabancı olarak Maggie’nin karşısına çıkmaya karar verir ve imkansız aşk başlar. Maggie ile birlikte olmak için meleklikten vazgeçmeye karar veren Seth yine de kaderi yenemeyecektir. Melekler Şehri, aşk uğruna, sahip olunan her şeyden vazgeçmeye ve kadere inanmaya dair en güzel hikâyelerden biriyle gözyaşları eşliğinden sinema salonundan uğurlar izleyenleri.  

Klasik aşk filmlerinden farklı, ancak bir o kadar etkileyici, hikayesinde şimdiye kadar üzerinde durulan filmlerdeki gibi aşıklar arasında olağanüstü engellerin bulunmadığı 2004 yapımı Sil Baştan aşkı o kadar yalın ve dürüst bir şekilde anlatır ki önünde şapka çıkartmak gerekir. Michael Gondry’nin yönettiği filmin orijinal ismi olan Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Lekesiz Zihnin Sonsuz Işığı) Alexander Pope’un bir şiirinin bir bölümünden alınmıştır. Komedi filmlerinin başarılı oyuncusu Jim Carey bu filmde belki de hayatındaki en başarılı performansını sergiler. Kate Winslet ise ünlü melodram Titanik’teki rolünden daha kalıcı bir karakter yaratmıştır.  Birbirine tamamen zıt karakterlerdeki Joel ve Clementine yollarını ayırmışlardır. Joel barışmak için Clementine’nın karşısına çıktığında genç kadının kendisine tamamen yabancı biri gibi davranmasına anlam veremez. Aklına estiğini yapan Clementine’nın Lacuna adlı bir şirketle anlaşıp kendisini hafızasından sildirdiğini öğrendiğinde ise aynı işlem için Lacuna’ya başvurur. Ancak hafıza silme işlemi sırasında tekrar gözünün önünden geçen hatıralardan vazgeçemeyeceğini anlar, uykuda olduğu için işleme müdahale edemez ve zihninin içinde Clementine’i saklayacağı bir yer bulmaya çalışır.  Acı veren anıları sonsuza kadar unutmak hiç şüphesiz herkesin hayalidir, ancak Sil Baştan’ı izledikten sonra hayatımızda iyi olduğu kadar kötü anların da yaşanması gerektiğini, yaşanmamış olmasını istediğimiz anılardan kurtulduğumuzda rahatlayacağımızı sanmanın kendini kandırmaktan başka bir şey olmadığını anlıyoruz.
Sinema tarihinin unutulmaz aşk filmleri şimdiye kadar saydıklarımızla bitmiyor elbette. Akla gelen ilk ve en güzel örneklerden bir seçme yapmaya çalıştım sadece. Hemen hemen hepsinde ortak özellik, aşkın büyük engellere rağmen yaşayabilmesi, hatta belki de sırf bu engeller sayesinde daha da güçlenmesi ve romantik-komedi haricindeki klasik aşk filmlerinin finalinde aşıkların ya ölüm ya da başka bir engel nedeniyle ayrılması olarak düşünülebilir. Belki de bu yüzden unutulmaz olarak nitelendirilirler. Şair Aragon’un dediği gibi mutlu aşk yoktur. Mutlu aşk filmi de.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...