8 Kasım 2011

Tarsem Singh'den Masallar


Ünlü müzik grubu R.E.M.’i bilirsiniz, tabi onun en meşhur şarkısı Losing My Religion’ı da. Peki o muhteşem şarkının aynı güzellikteki klibinin kimin elinden çıktığını biliyor musunuz? Hemen söyleyim: Tarsem Singh. Kendisi ayrıca çok güzel filmlere de imza atmış bir yönetmen. Ancak maalesef ismi bilinen, fazla popüler yönetmenlerden değil. Popülerden kastım; en sevilen üç yönetmen sıralamasında adına sıkça rastlamazsınız. Bunun nedeni şimdiye kadar topu topu üç film çekmiş olması da olabilir. Filmografisinde The Cell (Hücre, 2000), The Fall (Düşüş, 2006) ve pek yakında vizyona girecek olan filmi Immortals yer alıyor. Şu anda üzerinde çalıştığı son filmi ise Pamuk Prenses. Imdb’de Mirror Mirror orijinal ismiyle yer alan filmde Lily Collins (prenses), Julia Roberts (kötü kraliçe) ve Sean Bean (kral) başroldeler.   
Tarsem Singh’in iki filmini de izleyenler bilirler; izlemeye doyamadığınız sıradışı bir görsellikle büyülenir, hemen her sahnedeki sembollerle afallarsınız. Üstelik de konu ister The Cell’de olduğu gibi bir seri katil avı, isterse de ufak bir kıza anlatılan bir kahramanlık öyküsü olsun masalsı bir atmosfer, özenle oluşturulmuş sahneler ve en önemlisi sembolik bir anlatım (bunu şimdiden söylemek erken bile olsa) Tarsem Singh filmlerinin alamet-i farikası olacak gibi görünüyor. Hem metinlerarasılığın zenginliği hem de iki filmin kendi aralarındaki göndermelerini çözmek gerçekten ayrı bir seyir keyfi. The Cell ve The Fall’u arka arkaya izleyin, ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız. 

 Odd Nerdrum'un Dawn isimli tablosu
The Cell'den bir sahne

S. Dali'nin Face of Mae West isimli tablosu ve The Fall'ın afişi   


      The Cell ilk bakışta seri cinayetler işleyen bir katil-polis kovalaması anlatan bir polisiye gibi görünse de aslında psikolojik yönü daha ağır basan bir filmdir. Klasik polisiyelerin aksine katil filmin başında yakalanır, ancak komaya girdiği için son kurbanının yerini öğrenmek amacıyla sıra dışı bir yöntem denenmesi gerekmektedir. Böylece polisler, hastalarının travmalarını iyileştirmek için onların bilinçaltına giren bir doktordan yardım ister. Buraya kadar biraz sıradan bir konuya sahip görünen bu filmi başarılı olarak nitelendirmemi sağlayan ise elbette ki görselliği. Psikopatlığın doruklarında gezen bir katilin tekinsiz bilinçaltı ancak bu kadar güzel yansıtılabilirdi herhalde. Film boyunca bir yandan gerim gerim gerilirken bir yandan da atmosfere hayran olmamak elde değil. Filmin çok da yaratıcı olmayan senaryosu dışındaki tek eksisi ise başroldeki Jennifer Lopez. Hatta başrolde sırf o olduğu için the Cell’i izlemeyen ve beğenmeyenler olabileceği kanaatindeyim.
The Fall ise konu ve tür açısından çok farklı bir yerde durmakla birlikte, sembolik anlatı yapısı, renk kullanımı ve hatta dekor ve aksesuarlar bakımından The Cell’e fazlasıyla benziyor. Kimi zaman güldürüp kimi zaman hüzünlendiren, masalla gerçeğin birbirine karıştığı filmin konusu hakkında pek bir şey söylemek istemiyorum ama karşınızda sadece güzel görüntüler değil aynı zamanda sağlam bir hikaye de var.  

   Papağan gibi sürekli filmlerdeki görselliğin ne kadar harika olduğundan bahsediyorum farkındayım ama bu görselliğin “aman şöyle canlı renkleri seçelim, wallpaper olacak manzaralar bulalım, efektleri de dayayalım” mantığıyla hiç alakası olmadığını da belirtmeden geçemem. The Fall’da hiçbir özel efektin kullanılmadığını ve filmin 18 farklı ülkede, 26 ayrı gerçek mekanda çekildiğini eklersem ne demek istediğim daha anlaşılır olacaktır. Hatta bu mekanların büyük bir kısmının üşenmeyip tek tek tespit edildiği hoş bir blog için buradan buyrun.
Tarsem Singh’in son filmi Immortals için ise geri sayım başladı. Başarılı yönetmenin ellerinden mitolojik bir öykü izleyecek olmak bünyede fazlasıyla heyecan ve tabi ki beklenti yarattı. Hayal kırıklığına uğrayacağımı düşünmemekle birlikte haklı çıkıp çıkmayacağım bir başka yazının konusu olacak elbette. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...