8 Aralık 2011

Bir Hayalkırıklığı "A Dangerous Method"

David Cronenberg her filmiyle ilgi çeken ve kalburüstü işler çıkaran bir yönetmen. Fragmanını gördüğümden beri A Dangerous Method’u da merakla beklemekteydim. Filmin öyküsünün Freud ve Jung’u merkez alıyor olması da benim için yeterince heyecan vericiydi. Ancak sinema salonundan çıktığımda kalan izlenim ne yazık ki filmin vasatlığı oldu.
Önce öyküye kısaca değinelim. Geçirdiği ağır depresyon nedeniyle akıl hastanesine yatan Sabina Spielrein, Jung’un hastası olur. Bu arada Jung ve Freud yeni tanışmakta ve psikanalizin doğuşu arifesindeki bu dönemde fikir alışverişinde bulunmaktadırlar. Ancak dönemin bir başka psikiyatristi Otto Gross’un etkisinde kalan Jung’un, hastası Sabina ile cinsel ilişkiye girmesi ve Freud’la yaşadığı fikir ayrılıkları iki ünlü ismin arasının açılmasına neden olur. Bu arada bilmeyenler için Sabina Spielrein’ın ilk kadın psikanalist olduğunu, Jung’la aralarında gerçekten bir ilişki yaşandığını ve Otto Gross’un da döneminin önemli bir psikiyatristi olduğunu belirtelim. Tüm bu bilgilerin ışığında, izlediklerinizin -en azından önemli bir kısmının- yaşanmış olduğunu düşünürsek çok daha doyurucu ve etkileyici bir film talep etmek büyük bir beklenti olmasa gerek.
 Psikanalizle ilgilenenler bilir, Freud en basit tabiriyle, insanın yaşadığı tüm travmaları bir şekilde cinsellikle ilişkilendirdiği için indirgemecilikle eleştirilmiştir. Hatta Jung’la aralarındaki fikir anlaşmazlıklarından biri de bu konuyla ilgilidir. Ancak gelin görün ki film boyunca koskoca Carl Gustav Jung, Sabina Spielrein ve Otto Gross aklı fikri oynaşta (hem de sado-mazo cinsinden) son derece düz karakterler olarak yansıtılmışlar. Ne Jung’un yaşadığı dönüşümü ve Freud’dan uzaklaşarak ortaya koyduğu kendi teorilerini, ne de Sabina’nın nasıl iyileştiğini, hatta iyileşip iyileşmediğini bile tam olarak anlayamıyoruz. Öyle ki Jung’un Sabina’ya uyguladığı tedavinin, başka bir deyişle tehlikeli metodun, popoya şaplaktan ibaret olduğu yanılsaması bile doğabilir.


Freud ve Jung arasındaki büyük beklenti yaratan ve filmin belkemiği olması gereken psikanaliz sohbetleri ve yaşadıkları çekişme ise oldukça sığ, neredeyse müsamere tadında. Her iki karakterle de yolu kesişen Sabina Spielrein filmde daha merkezi bir rol oynuyor. Ama Keira Knightley’in gereğinden fazla abartılı bulduğum oyunculuğu ise maalesef izleyeni yabancılaştırmaktan başka bir etki yaratamıyor. Filmdeki en olumlu ve keyifli dakikalar ise, izleyenlerin çoğunun hemfikir olduğu üzere, Otto Gross’u canlandıran Vincent Casell’in göründüğü sahneler. Casell rolünde öyle inandırıcı ki, keşke sadece Otto Gross’un hayatını anlatan bir film çekilse ve Casell’i uzun uzun izlesek diye düşünmeden edemedim. Cronenberg’le çalıştığı üçüncü film olan Viggo Mortensen de Freud rolüne yeterince yakışmış.

Uzun lafın kısası böylesine zengin bir materyali harcamak David Cronenberg gibi bir yönetmene yakışmamış. Yine de kendisinin benim gibi takipçileri önceki filmlerinin hatırına bunu görmezden gelecek ve yeni filmi gösterime girdiğinde koşa koşa sinemaya gideceklerdir. Sonuçta herkes hata yapabilir değil mi? 


2 yorum:

  1. cronenberg'in son dönem filmlerini bir iki istisna dışında sevemiyorum... bu da hayalkırıklığı olacak sanırım. büyük beklentiyle bekliyordum ama imdb puanı 8 küsurlardan 7'ye düşünce, bir de bir arkadaşım yerin dibine vurunca bütün hevesim kaçmıştı, bu yazı da tuzu biberi oldu.

    YanıtlaSil
  2. Filmle ilgili beklentileri yüksek tutmadan, sadece Viggo Mortensen'i Freud rolünde izlemek ve tabi Vincent Casell'e hayran olmak için izlenebilir yine de.

    YanıtlaSil

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...