9 Şubat 2012

Don't Be Afraid of the Dark


Korku filmi izlemeyi seven biri değilim. Hayatım boyunca izlemiş olduğum korku filmleri bir elin parmaklarını geçmez o derece. Ama Don’t Be Afraid of the Dark’ın künyesinde Guillermo del Toro’nun ismini görünce, hele bir de ürkütücü fragmanını izleyince bu filme gidilir diye düşündüm. Filmin, gizemli yaratıklara ev sahipliği yapan gizemli bir ev, bu eve yeni taşınan masum aile ve sorunlu küçük kız çocuğu formülüne dayanan son derece klişe bir öyküsü ve yönetmen Troy Nixey’in ilk uzun metrajlı çalışması olsa da, senaryo Guillermo del Toro’nun kaleminden çıktıysa insanın beklentileri ister istemez artıyor. Ama sonuç koca bir hayal kırıklığı.
Bir tür filmine gittiğinde seyircinin görmeyi ve hissetmeyi beklediği şeyler bellidir. Komediye gittiyse gülecek, dram izliyorsa ağlayacaktır. Bir korku filminden beklenen ise korkutması, gerim gerim germesi ve hatta koltuktan sıçratmasıdır. Don’t Be Afraid of the Dark ise layığıyla korkutmaması bir yana, özellikle ikinci yarısında gülmekten kırıp geçiriyor. Fazla korktuğu için korku filmi izleyemeyen biri olarak ben bile etkilenmemişken, türün fanatikleri için ne büyük bir fiyasko olmuştur siz düşünün. Bunun en büyük nedeni ise senaryodaki inanılmaz hatalar. Spoiler vermemek için detaya girmiyorum ama olur da izleme gafletinde bulunursanız zaten kolaylıkla fark edersiniz. Bir başka önemli sorun ise filmin korku ve gizem kaynağı yaratıkları. Tamamen görünmedikleri ilk yarıda film ürkütmeyi başarırken, yaratıkları net bir biçimde görebildiğimiz andan itibaren “takke düştü kel göründü” misali filmin tüm gerilimi silinip gidiyor. Çünkü söz konusu meşum yaratıkların fareden biraz büyük ama bir kedinin bile rahatlıkla indirebileceği boyutta olmaları gerçekten komik. Hani nerdeyse üzerlerine bassanız ölecekler. Üstüne üstlük bu minik şeytani yaratıkların alemde hatrı sayılır bir itibarları da var çünkü 999 yılında Papa kendileriyle centilmenlik anlaşması imzalamış! Buradaki 999 rakamının şeytanın rakamı olduğu düşünülen 666’ya yaptığı ucuz göndermeyi de esefle kınıyorum. Film boyu devam eden saçmalıklar silsilesi finalde golden shot yapıyor. Yaratıkların yer altındaki inlerini bulmak için evi yıkma, hiç olmadı ilgili bölgeyi kazma gibi vasat seviyede zekası olan birisinin bile akıl edebileceği yöntemlerin hiç birine başvurulmuyor. Yoksa bir devam filmi için zemin mi hazırlamak istemişler bilemiyorum ama bu olasılık şahsen beni filmin kendisinden daha çok korkuttu.


Elde böyle dandik bir senaryo olunca oyunculuk açısından da söylenecek fazla bir şey yok. Katie Holmes’u pek sevmem zaten ama Guy Pearce gibi yetenekli bir oyuncunun bu filmde rol almayı kabul ederken aklı neredeydi acaba? Filmin tek artısı ise set tasarımı. Kabartmalı, işlemeli kapı ve pencereleri, ahşap mobilyaları ve labirentimsi bahçesiyle oldukça görkemli ve tekinsiz görünen ev, ürkütücü bir atmosfer oluşturma konusunda filme yaratıklardan daha çok katkıda bulunmuş.
Sonuç olarak filmin isminin “Don’t Be Afraid of This Movie” olarak değiştirilmesini öneriyor, özellikle de korku filmi sevenlerin uzak durması gerektiği konusundaki uyarımı tekrarlıyorum. Fragmanı filmin kendisinden daha korkunç, onu izleyin daha iyi.

2 yorum:

  1. filmlere böyle çatır çatır geçiren postları ara ki bulasın blog camiasında! okudum, kafama yattı, hoşuma da gitti!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Del Toro'nun ruhu bile duymayacak ama içimi dökmezsem rahat edemeyecektim.

      Sil

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...