4 Mart 2013

Les Miserables

    
      Ne zaman bir müzikal film izlesem gerçek hayatın da böyle olabilme düşüncesi beni eğlendirir. Vapurda giderken ya da bir devlet dairesinde sıra beklerken insanlar birden şarkı söylemeye ve dans etmeye başlasa ya da arkadaşlar arasında nağmeli nağmeli konuşsak ilginç olurdu hakikaten. Ama bunu beyazperdede izlemeye gelince işin rengi değişiyor benim için. Güzel şarkılar ve yaratıcı bir koreograf söz konusuysa tamam ama filmin en can alıcı yerinde karakter şakımaya başlayınca elimde değil canım sıkılıyor. Bu yüzden, sevdiğin müzikal filmleri say deseniz Grease, West Side Story, Moulin Rouge ve Sweeney Todd'dan başka isim aklıma gelmez. Ne yazık ki Les Miserables da ileride hatırlayacağım filmler arasında yer almayacak, en azından iyi bir şekilde. 
     Victor Hugo gibi dev bir ismin defalarca uyarlanmış bir eserini tekrar filme çekmek riskli bir karar. Tolstoy'un Anna Karenina'sını farklı bir yorumla sunan Joe Wright bu riski kazanca dönüştürebilmişti. Les Miserables'ın yönetmeni Tom Hooper ise bu şansı ıskalamış görünüyor. Elbette kabul etmek gerekir ki Sefiller gibi bir eseri filme uyarlamak kolay iş değil. Artık dürüst bir hayata başlamak isteyen eski bir mahkum, sisteme sadık bir kanun adamı, çocuğu için saçı ve dişinden başlayarak vücudunu satmak zorunda kalan bir kadın gibi romanının kahramanlarının yaşadıkları çelişkiler, çaresizlikler, mücadeleler yeterince işlenmeden Sefiller'i anlatmış sayılmazsınız. İşte bu noktada film, ne karakterlerinin duygu durumlarını hakkıyla aktarabiliyor ne de hikayenin fonunu oluşturan devrim sonrası Fransa'sına dair anlamlı bir şeyler söyleyebiliyor. Bana göre bunun en büyük nedeni filmde şarkıyla söylenmemiş diyalogların yok denecek kadar az olması. Müzikal bir filmin şarkı ve diyalog dengesini iyi sağlamasının izleyeni sıkmamak adına önemli olduğunu düşünüyorum. Ama Les Miserables'ın her karakterinin derdini şarkıyla türküyle anlatması beni fazlasıyla baydı. Üstelik de bunu 2,5 saat gibi uzun bir süre boyunca izlemek gerçekten dayanılır gibi değil.   


     Neyse ki yıldız oyuncu kadrosu filmi bir nebze de olsa izlenebilir kılıyor. Bir kaç sene önceki Oscar Töreni'nde sergilediği performansla müzikale olan yatkınlığını gösteren Hugh Jackman göründüğü ilk sahneden başlayarak hiç zorlanmadan oynamış. Anne Hathaway'i pek sevmem ama hatun ödülleri sildi süpürdü artık bana laf düşer mi bilmem. Russel Crowe her zaman iyi bir oyuncu olmuştur, her rolün altından kalkmıştır ama şarkı söyleyemiyormuş öğrenmiş olduk. Helena Bonham Carter ve Sacha Baron Cohen ikilisinin olduğu sahneler ise sanki Tim Burton filminden copy-paste yapılmış gibiydi. Amanda Seyfried için de bir "eh işte" diyelim eksik kalmasın.
     Filmi izlerken aklımdaki tek şey "keşke bu film müzikal olarak çekilmeseymiş" düşüncesiydi. Veyahut sözünü ettiğim şarkı-diyalog dengesi tadında tutulsaydı ortaya gerçekten görkemli bir film çıkabilirdi. Belki de yönetmen Sefiller'i anlatırken, 2,5 saatlik şarkı şovuyla izleyiciyi de "sefil" ederek karakterlerle daha iyi empati kurmasını hedeflemiştir, kim bilir...  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...