8 Şubat 2011

Spellbound: Sinema ve Psikiyatri Buluşması


not: bu yazı filmin sonuyla ilgili gelişmeleri ele vermektedir.

Sinema da, psikiyatri de insan düşüncesini, duygularını, davranışlarını ve hepsinden önemlisi, insan dürtülerini odak noktası olarak almaktadır. Hayalleri, fantezileri, korkuları, sapkınlıkları, arzuları, üzüntüleriyle anlaşılması çok zor olan insan psikolojisi aslında sinemanın da temel konusudur. Bu açıdan psikiyatri ve sinema birbirini destekler. Usta yönetmen Alfred Hitchcock’un Spellbound (Öldüren Hatıralar, 1945) filmi de iki alan arasındaki bu etkileşimin güzel bir örneğidir. Zaten film başlamadan hemen önce hikayenin psikanalizle ilgili olduğuna dair bir yazıyla karşılaşırız. Hikayenin kahramanları da  psikiyatrist ve hastasıdır. Kendisini işine adamış bir psikiyatrist olan Constance Peterson (Ingrid Bergman) soğuk, silik, erkeklerle pek ilişkisi olmayan, cinsel çekiciliğini saklayan bir kadın olarak gösterilmektedir. Çalıştığı kliniğe şef olarak Dr. Anthony Edwardes (Gregory Peck) adında suçluluk psikolojisi üzerinde uzmanlaşmış ünlü bir doktor atanır. Kısa sürede ikisi arasında bir yakınlık başlar. Ancak Constance onun Dr. Edwardes'ın yerine geçmiş, hafızasını yitirmiş biri olduğunu fark eder. Bu gerçeği başkalarının da fark etmesi ve gerçek Dr. Edwardes’ın hiçbir yerde bulunamaması üzerine, bu genç adamın onu öldürüp yerine geçtiğini düşünen polis peşine düşer. Constance, isminin John olduğunu öğrendiği ve âşık olduğu adamla birlikte kaçıp onu üniversiteden hocası olan Dr. Alexander Brulov' un evine getirir. İki doktor John'un rüyalarını yorumlayarak ona geçmişini hatırlamasında ve Dr. Edwardes ile olan ilişkisini bulmasında yardımcı olmaya çalışır. Sonunda John, Dr. Edwardes’ın öldüğü yerde kayak yaparken hafızasını tekrar kazanır ve bu hafıza kaybına neden olan çocukluk travmasını da hatırlar. Çocukluğunda kayarken kazara kardeşinin ölümüne sebep olmuştur ve yine bir kayak sırasında yaşanan ölüm her şeyi unutmasına yol açmıştır.


Filmin öyküsü psikanalizin iki temel ilkesini destekler görünmektedir. Bunlardan ilki olan nedensellik ya da psişik determinizme göre insanın hiçbir davranışı nedensiz ya da rasgele değildir. Yapılan her davranışın, söylenen her sözün bir nedeni vardır ve bu neden, insanın çevresiyle ilgili olmaktan çok, iç dünyasıyla ilgilidir. Bu iç dünya, bilinç dışı sistemlerdir ve bilinçdışının varlığı da psikanalitik kuramın ikinci temel ilkesidir. Toplum tarafından kabul edilmeyen düşünceler, arzular ve istekler, travmatik deneyimler ve acı veren duyguların psikolojik bastırma yoluyla bilinçdışında depolandığını söyleyen Freud’a göre bilinçdışının varlığı rüyalar, hipnoz, serbest çağrışım, dil sürçmeleri, unutkanlıklar gibi zihin kontrolünün ortadan kalktığı anlarda kanıtlanabilir. Nevrozların kaynağında bilinç dışı çatışmalar bulunmaktadır.
Kişinin davranışlarının, yaşadığı travmaların daha eski deneyimleriyle ve hatta çocukluğuyla ilgili olması filmde John’un durumuyla birebir ilgilidir. İkinci temel ilke olan bilinçdışı sistemlerin varlığı ise John’un geçmişiyle ilgili her şeyi bilinçdışına atmasında kendini gösterir. Constance ve hocası bu bilinçdışı çatışmaları çözmek için John’un rüyalarına başvururlar. Constance’ın hocası rüyalar için tam olarak şu cümleyi kurmuştur: “rüyalar saklamaya çalıştığın şeyi söylerler ama bunu bulmacanın parçaları gibi karışmış bir halde sunarlar”. John’un rüya sahneleri hikayedeki gizemi ortaya çıkarmasında olduğu kadar, sürrealist ressam Salvador Dali tarafından tasarlanmış olması bakımından da oldukça ilgi çekicidir. Filmin sonunda Jonh’un rüyası Constance ve asıl katil olan Dr. Murchison tarafından analiz edilir. Rüyadaki pek çok sembol John’un travmasıyla ilgili göndermeler taşımaktadır. Örneğin, kumarhanedeki gözlerle süslü perde klinikteki doktorları ve peşlerindeki polisleri, çatıdaki maskeli adam katili, elindeki tekerlek silahı ve John yokuş aşağı koşarken peşinden gelen kanatlı kuş ise Cebrail’i temsil etmektedir.



Spellbound filminde psikanaliz, John’un dağ yamacından kayak yaparken hafızasını kazanması ve çocukluk travmasından kurtulmasıyla geleneksel katarsise dayalı tedavi olarak sunulmaktadır. Hitchcock’un kendisi de filmini sahte psikanalizle paketlenmiş, başka bir insan avı öyküsü olarak nitelendirmiştir. Spellbound kuşkusuz ki psikanalizi ele alan tek film değildir, hatta bugünkü noktadan bakıldığında bunu son derece naif ve yer yer klişelere kaçarak yaptığını söylemek de mümkün olabilir. Ancak yine de Hitchcock’un filmografisinde  yer alan en önemli, en güzel ve en dikkate değer örneklerden biri olarak alkışlanmayı fazlasıyla hak etmektedir.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...