23 Aralık 2011

İntikam; almak ya da almamak!

Hemen herkes hayatının bir döneminde birilerinden intikam almayı istemiştir. O yüzden herkes bilir intikam arzunun insanı nasıl hırslandırdığını ve nasıl yakıcı bir duygu olduğunu. Peki, intikam almayı herkes en az bir kere istemiştir de gerçekten öcünü almayı başaran kaç kişi vardır? Nefret edilen patrondan, aldatan sevgiliden, madik atan dosttan alınacak intikamın detaylı ve ağız sulandıran planları yapılır da, uygulamaya geçmek her zaman mümkün olmaz. Böyle durumlarda sağladığı müthiş katarsisle intikam filmleri imdadımıza yetişiyor neyse ki. Dayanılmaz acılardan geçen film kahramanı ile özdeşleşerek en az kendi öcümüz alınmış gibi tatmin oluyoruz. İntikam almak istediğiniz birileri var ama bir yandan da eyleme geçmeyi gözünüz (?) yemiyorsa buyrun aşağıdaki filmlerden birini izleyin. Kim bilir belki de ilham alırsınız.

Sympathy For Mr.Vengeance / Oldboy / Sympathy For Lady Vengeance


İntikam filmi deyince aklıma hemen Chan-wook Park’ın intikam üçlemesi Sympathy For Mr.Vengeance (2002), Oldboy (2003) ve Sympathy For Lady Vengeance (2005) geliyor. Bu üçlemedeki en bilinen film Oldboy olsa da diğerlerinin de en az onun kadar başarılı olduğunu belirtmek lazım. Ayrıca baştan uyaralım ilk iki filmde sert ve kimi zaman izlemesi zor sahneler mevcut. Ama bence bu üçlemenin en önemli özelliği intikamın kimin hakkı olduğu konusunda seyirciyi ikileme düşürmesi. Öyle ki sonunda hangi karakterin tarafını tutacağınızı, kime hak vereceğinizi şaşırabilirsiniz. Mutlaka izleyin.

 Kill Bill Vol 1&2 (2003, 2004) 


Bir başka klasik örnek de Tarantino’nun adeta intikam güzellemesi yaptığı Kill Bill elbette. Film, acıların kadını Beatrix Kiddo’nun (ya da nam-ı diğer Black Mamba ya da The Bride) düşmanlarını teker teker hakladığı klasik bir olay örgüsüne sahip olsa da, Tarantino’nun animeden westerne kadar metinlerarasılıkta sınır tanımayan yaratıcılığıyla sinema tarihindeki unutulmazlar arasında yer alıyor. Kill Bill Vol.3 içinse maalesef bir hayli beklememiz gerekiyor, zira filmin gösterim tarihi 2014 olarak açıklandı.

The Brave One (2007)


İntikam peşindeki öznelerin ezici üstünlükle erkek olduğu intikam filmleri kategorisinde The Bride’dan sonra ikinci kadın kahramanımız Jodie Foster’ın canlandırdığı Erica Bain. Filmin formülü her zamanki gibi; bir grup sokak serserisi, hacamat edilen bir nişanlı ve eli silahlı bir intikam meleği. Bireysel silahlanmayı destekler nitelikteki propagandası yüzünden eleştirilen bu vasat filmin listede yer almasının tek nedeni ise başta da söylediğim gibi kahramanının kadın olması.

Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007)


 Ölmüş bir eş ve hapiste geçen 15 yıl intikam için fazlasıyla yeterli. Hem de en kanlısından. Sweeney Todd hakkında yazılmış daha detaylı bir yazı için bkz. İntikam SıcakYenen Bir Börektir

Memento (2000)


Öldürülen eşinin katilinin peşinde gözü dönmüş bir başka koca daha. Ancak Leonard Shelby’nin durumu biraz vahim. Kısa süreli hafızası olmadığı için çevresindeki herkes hakkında notlar almak ve hatta önemli şeyleri vücuduna kazımak zorunda. Kendisini bir anda “nerdeyim, ne yapıyorum” modunda bulan birisi için intikam almak bir hayli zor haliyle. Yönetmen Christopher Nolan da sağolsun Leonard’ın halinden daha iyi anlayalım diye filmi sondan başa doğru kurgulamış. Pek de güzel yapmış.  

 The Crow (1994)


Bir çizgi roman uyarlaması olan The Crow aynı zamanda oldukça hüzünlü bir intikam öyküsü. Evlilik arifesindeki mutlu çiftimiz Eric ve Shelly’nin dört serseri tarafından öldürülmesinden tam bir yıl sonra bir karga tarafından diriltilen Eric’in intikam serüveni her ne kadar yüreklere su serpse de yağmurun eksik olmadığı karanlık bir şehirdeki bu öfkeli ve üzgün adamın hali insana dokunuyor. Eric’i canlandıran Brandon Lee’nin çekimler sırasında bir kaza kurşunu ile ölmüş olması da bu etkiyi arttırıyor kuşkusuz.

Mad Max (1979)


Üç filmlik serisiyle 80’li yılların kült filmi Mad Max post-apokaliptik bir bilimkurgu. Tıfıl bir Mel Gibson’ın canlandırdığı polis memuru Max’in karısını öldüren motosiklet çetesiyle giriştiği göze göz, dişe diş mücadeleyi anlatan film yarattığı şahane atmosferi, iyi müzikleri ve 1981 ve 1985 yıllarında gelen devam filmleriyle hala zevkle izlenebilir.  

Death Wish (1974)


70’li yıllardaki aksiyon filmlerinin popüler oyuncularından Charles Branson’ın canlandırdığı Paul Kersey’in kendi halinde bir aile babasıyken, karısının öldürülmesi ve kızının tecavüze uğraması sonrasında bir intikam makinesine dönüşüp sokakları bilimum it uğursuzdan temizlemesi olarak özetlenebilecek konusuyla Death Wish kült filmler arasında yer alıyor. İzlerken kendisine “eline sağlık” demekten başka yapılacak bir şey yok.

Ben-Hur (1959)


İşte karşınızda dijital efektlerin henüz icat edilmediği yıllarda binlerce figüran kullanarak, dekor ve kostüm tasarımıyla büyüleyen muazzam bir film. Aslında bir prensken çocukluk arkadaşının ihanetiyle kürek mahkumu olan, ailesi zindanlara atılan Ben-Hur elbette ki intikamını almak için geri döner. Sonrası görkemli bir başyapıt. Hele bir atlı araba yarış sahnesi var ki anlatılmaz izlenir. Ben-Hur’un tek kusuru vermeye çalıştığı dini mesajlar. Yine de 212 dakikalık bu epik intikam öyküsü mutlaka izlenmeli diyorum.  

Ejder Kapanı (2010)


Son örnek de bizden olsun. Türkiye’de gerçekleştirilen ilk seri katil filmi olduğu iddiasıyla pazarlanan Ejder Kapanı alt metninde de bir intikam öyküsü barındırıyor. Filmin seri katili, tecavüze uğrayan kız kardeşinin intikamını almak için afla çıkan tüm pedofilleri teker teker öldürmeye başlar. Bütün seri katiller böyle olsa keşke değil mi? 

15 Aralık 2011

2012 Golden Globe Adayları


     Oscar'ın öncülleri kabul edilen Altın Küre adayları belli oldu. Bu tür ödülleri her ne kadar tartışmalı bulsam da takip etmemek elde değil. 15 Ocak'ta gerçekleşecek ödül töreninde yarışacak olan film, dizi, yönetmen ve oyuncular şu şekilde; 
EN İYİ YÖNETMEN

Woody Allen – Midnight in Paris
George Clooney – The Ides of March
Michael Hazavicius – The Artist
Alexander Payne – The Descendants
Martin Scorsese – Hugo
EN İYİ FİLM, DRAM

Descendants
Help
Hugo
The Ides of March
Moneyball
War Horse
EN İYİ FİLM, KOMEDİ YA DA MÜZİKAL

50/50
The Artist
Bridesmaids
Carnage
Midnight in Paris
My Week With Marilyn
EN İYİ ERKEK OYUNCU, DRAM

George Clooney – The Descendants
Brad Pitt – Moneyball
Ryan Gosling – The Ides of March
Michael Fassbender – Shame
Leonardo DiCaprio – J. Edgar
EN İYİ KADIN OYUNCU, DRAM

Glenn Close – Albert Nobbs
Viola Davis – The Help
Rooney Mara – The Girl With the Dragon Tattoo
Meryl Streep – The Iron Lady
Tilda Swinton – We Need to Talk About Kevin
EN İYİ ERKEK OYUNCU, KOMEDİ YA DA MÜZİKAL

Jean Dujardin – The Artist
Brendan Gleeson – The Guard
Joseph Gordon-Levitt – 50/50
Ryan Gosling – Crazy Stupid Love
Owen Wilson – Midnight in Paris
EN İYİ KADIN OYUNCU, KOMEDİ YA DA MÜZİKAL
Jodie Foster - Carnage
Charlize Theron - Young Adult
Kristen Wiig - Bridesmaids
Michelle Williams - My Week With Marilyn
Kate Winslet - Carnege
EN İYİ ANİMASYON

Arthur Christmas
Cars 2
Rango
Puss ‘n Boots
The Adventures of Tintin
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU

Kenneth Branagh - My Week With Marilyn
Albert Brooks - Drive
Jonah Hill - Moneyball
Viggo Mortensen - A Dangerous Method
Christopher Plummer - Beginners
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU

Bérénice Bejo - The Artist
Jessica Chastain - The Help
Janet McTeer - Albert Nobbs
Octavia Spencer - The Help
Shailene Woodley - The Descendants
EN İYİ SENARYO

Michel Hazanavicius - The Artist
Alexander Payne, Nat Faxon and Jim Rash - The Descendants
George Clooney, Grant Heslov and Beau Willimon - The Ides of March
Woody Allen - Midnight in Paris
Aaron Sorkin and Steven Zaillian - Moneyball
EN İYİ YABANCI FİLM

The Flowers of War
In the Land of Blood and Honey
The Kid With a Bike
A Separation
The Skin I Live In
EN İYİ DİZİ, DRAM

American Horror Story
Boardwalk Empire
Boss
Game of Thrones
Homeland

12 Aralık 2011

Erkeklerin En Çok Özendiği Film Karakterleri


  
Hatırlarsanız daha önce buradaki yazımda kadınların en çok özendiği film karakterlerinden bahsetmiştim. Sonrasında ise erkeklerin özendiği film karakterleri neler olabilir diye düşündüm. Ne yalan söyleyim azıcık da zorlandım. Birazcık gözlem, birazcık empati ve işte huzurlarınızda listem;


Tyler Durden: Aklıma gelen ilk isim Fight Club’ın unutulmaz karakteri Tyler Durden oldu. Brad Pitt’in harika bir oyunculukla canlandırdığı Tyler’ı fenomene dönüştüren ise yakışıklılığı, serseriliği ya da çılgınlığından çok, tüketim toplumu ve kültürü hakkındaki sert ama bir o kadar doğru saptamalarıydı. (Chuck Palahniuk’a da ayrıca saygılar). Doğru söyleyin Tyler’ın mimarı olduğu Project Mayhem’ı gerçek dünyada uygulamak isteyeniniz hiç yok mu? 

Joker: Bir başka arıza karakter daha. Üstelik tıpkı Tyler gibi kargaşaya çok düşkün. Büyük usta Jack Nicholsun’un canlandırdığı ucube Joker’den daha tekinsiz, daha karanlık ve daha başarılı bir Joker ortaya koyan rahmetli Heath Ledger sinema tarihine unutulmaz bir karakter armağan etti. Tüm hedefi kaos yaratmak olan, hiçbir şeyi ciddiye almayan ve ne ismi ne de geçmişi bilinmeyen Joker en sevilen kötü adamlar listesine de hiç zorlanmadan girerdi sanırım. Sahip olduğu sıradışı mizah anlayışıyla dünyayı da kendi deliliğinin içine çekmek isteyen Joker’i en iyi anlatan sözler ise Batman’ın yardımcısı Alfred’den geliyor: “Bazı insanlar dünyanın yanıp kül olmasını izlemek isterler sadece.”  
Vito Corleone: Sinema tarihinin en “baba” karakteri huzurlarınızda. Reddedilemez tekliflerin sahibi, karizmatik, cool, güçlü, zeki ve soğukkanlı. Kötülere karşı acımasız ama zor durumdakilere karşı bir o kadar merhametli. Neredeyse eli öpülesi mübarek bir insan. Yaşlılığını Godfather I’de Marlon Brando’nun ve gençliğini ise Godfather II’de Robert De Niro’nun canlandırdığı Don Corleone sadece özenilen değil, kısık sesi ve çıkık çenesiyle en çok taklit edilen karakterler arasında da yer alıyor. 



James Bond: Ya da nam-ı diğer 007. Ne yalan söyleyim erkek olsaydım Bond gibi olmak isterdim. Bi kere adam gizli ajan, dünyanın dört bir yanında maceradan maceraya koşuyor. Üstelik yakışıklı, karizmatik, zeki, son teknoloji çeşit çeşit oyuncağı (?) var ve birbirinden güzel kızlar da etrafında pervane. E daha ne olsun? 




V: İsmini bilmiyoruz. Keza yüzünü de görmedik. Ancak sürekli taktiği Guy Hawkes maskesinin altından duyulan karizmatik sesi, keskin zekası ve anarşist ruhu V’nin sevilmesine yetti de arttı. Kendisi aynı zamanda listedeki sistem karşıtı üçüncü karakter. Motto ilan edilesi veciz sözü ise şu şekilde: “ideas are bulletproof”. 

Darth Vader: Star Wars efsanevi bir seri. Ancak sinema tarihine ve popüler kültüre en büyük katkısı Darth Vader karakteri oldu. Kariyerine bir Jedi şövalyesi olarak başlayan Anakin Skywalker gücün karanlık tarafına geçerek Darth Vader’e dönüşmeseydi bu kadar sevilir miydi bilmem. Siyah kostümü, tıslayarak aldığı nefesi ve üstün güçleriyle bütün galaksiye korku salan karizma sembolü Darth Vader’ın aynı zamanda bir aşk adamı ve müşfik bir baba olduğu da kayıtlara geçsin lütfen.

Polat Alemdar: Bir tane de bizden biri olsun. Kurtlar Vadisi’nin televizyondaki yüksek rating oranları beyazperdeye de uyarlanmasını geciktirmedi. Her daim çatık duran kaşlarıyla oldukça cool (?) duran Polat Alemdar ve arkadaşlarının maceralarını bilmiyor olsam da yurdum delikanlarının kendisini ne kadar sevdiği ve örnek aldığı ortada. Öyle ki eskiden (çok daha popülerken) Kurtlar Vadisi’nin yayınladığı günün ertesinde, yürüyüşü bile değişmiş ağır abi tribinde tipler gördüğümü iyi hatırlıyorum. 

8 Aralık 2011

Bir Hayalkırıklığı "A Dangerous Method"

David Cronenberg her filmiyle ilgi çeken ve kalburüstü işler çıkaran bir yönetmen. Fragmanını gördüğümden beri A Dangerous Method’u da merakla beklemekteydim. Filmin öyküsünün Freud ve Jung’u merkez alıyor olması da benim için yeterince heyecan vericiydi. Ancak sinema salonundan çıktığımda kalan izlenim ne yazık ki filmin vasatlığı oldu.
Önce öyküye kısaca değinelim. Geçirdiği ağır depresyon nedeniyle akıl hastanesine yatan Sabina Spielrein, Jung’un hastası olur. Bu arada Jung ve Freud yeni tanışmakta ve psikanalizin doğuşu arifesindeki bu dönemde fikir alışverişinde bulunmaktadırlar. Ancak dönemin bir başka psikiyatristi Otto Gross’un etkisinde kalan Jung’un, hastası Sabina ile cinsel ilişkiye girmesi ve Freud’la yaşadığı fikir ayrılıkları iki ünlü ismin arasının açılmasına neden olur. Bu arada bilmeyenler için Sabina Spielrein’ın ilk kadın psikanalist olduğunu, Jung’la aralarında gerçekten bir ilişki yaşandığını ve Otto Gross’un da döneminin önemli bir psikiyatristi olduğunu belirtelim. Tüm bu bilgilerin ışığında, izlediklerinizin -en azından önemli bir kısmının- yaşanmış olduğunu düşünürsek çok daha doyurucu ve etkileyici bir film talep etmek büyük bir beklenti olmasa gerek.
 Psikanalizle ilgilenenler bilir, Freud en basit tabiriyle, insanın yaşadığı tüm travmaları bir şekilde cinsellikle ilişkilendirdiği için indirgemecilikle eleştirilmiştir. Hatta Jung’la aralarındaki fikir anlaşmazlıklarından biri de bu konuyla ilgilidir. Ancak gelin görün ki film boyunca koskoca Carl Gustav Jung, Sabina Spielrein ve Otto Gross aklı fikri oynaşta (hem de sado-mazo cinsinden) son derece düz karakterler olarak yansıtılmışlar. Ne Jung’un yaşadığı dönüşümü ve Freud’dan uzaklaşarak ortaya koyduğu kendi teorilerini, ne de Sabina’nın nasıl iyileştiğini, hatta iyileşip iyileşmediğini bile tam olarak anlayamıyoruz. Öyle ki Jung’un Sabina’ya uyguladığı tedavinin, başka bir deyişle tehlikeli metodun, popoya şaplaktan ibaret olduğu yanılsaması bile doğabilir.


Freud ve Jung arasındaki büyük beklenti yaratan ve filmin belkemiği olması gereken psikanaliz sohbetleri ve yaşadıkları çekişme ise oldukça sığ, neredeyse müsamere tadında. Her iki karakterle de yolu kesişen Sabina Spielrein filmde daha merkezi bir rol oynuyor. Ama Keira Knightley’in gereğinden fazla abartılı bulduğum oyunculuğu ise maalesef izleyeni yabancılaştırmaktan başka bir etki yaratamıyor. Filmdeki en olumlu ve keyifli dakikalar ise, izleyenlerin çoğunun hemfikir olduğu üzere, Otto Gross’u canlandıran Vincent Casell’in göründüğü sahneler. Casell rolünde öyle inandırıcı ki, keşke sadece Otto Gross’un hayatını anlatan bir film çekilse ve Casell’i uzun uzun izlesek diye düşünmeden edemedim. Cronenberg’le çalıştığı üçüncü film olan Viggo Mortensen de Freud rolüne yeterince yakışmış.

Uzun lafın kısası böylesine zengin bir materyali harcamak David Cronenberg gibi bir yönetmene yakışmamış. Yine de kendisinin benim gibi takipçileri önceki filmlerinin hatırına bunu görmezden gelecek ve yeni filmi gösterime girdiğinde koşa koşa sinemaya gideceklerdir. Sonuçta herkes hata yapabilir değil mi? 


6 Aralık 2011

Hugo: Scorsese'den Sinemaya Saygı Duruşu


not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.
Hugo’yu koskoca bir sinema salonunda, tek başıma izledim. Tam AFM’yi kapatmışım gibi hissederek havaya giriyordum ki Martin Scorsese gibi bir ustanın filminin rağbet görmediği düşüncesi biraz tadımı kaçırdı. Sonra, zaten izlenecek filmi yönetmenine göre seçmek çok yaygın bir davranış değilken, Hugo’nun bir de çocuk filmi gibi algılanması buna neden olabilir diye düşündüm. Evet, Hugo çocuklarla birlikte keyifle izlenecek bir aile filmi kategorisine rahatça dahil edilebilir ama sinema tarihini bilenler ve bu tarihe ilgi duyanlar Hugo’dan bambaşka bir tat alacaklar.
Brian Selznick’in "The Invention of Hugo Cabret" isimli çocuk romanından uyarlanan filmin başkahramanı Hugo saat tamircisi babasının ölümünden sonra kendisini yanına almış, ancak sonra ortadan kaybolmuş olan amcasının tren istasyonundaki saatleri kurma işini sürdürmektedir. Tek başına istasyonda yaşayan Hugo bir yandan gizli tüneller ve geçitleri kullanarak saatleri kurmakta, bir yandan insanları izlemekte ve bir yandan da babasından kalan bir otomaton’u (automaton) tamir etmek için gerekli ufak parçaları çalmaktadır. Derken bir gün istasyondaki oyuncakçı dükkanının sahibi tarafından yakalanır. Oyuncakçının bir şekilde otomaton’la ilgisi olduğunu keşfeden Hugo için gizemli bir araştırma süreci başlar. Filmin konusu aşağı yukarı böyle. Ama bir noktadan sonra hikayenin odağı Hugo’dan uzaklaşarak Ben Kingsley tarafından canlandırılan oyuncakçı Georges Melies’e kayıyor. Sinema aşıklarını ve tarihine ilgi duyanları heyecanlandıracak olan da bu isim zaten. Bilmeyenler için kısaca değinelim; asıl mesleği illüzyonistlik olan Georges Melies ilk sinema hilelerini bulan, 1902 yılında bilim-kurgu türünün ilk örneği olan Aya Seyahat (La Voyage dans la Lune) filmini çeken ve fantastik sinemaya büyük katkıları olan bir yönetmen. Aynı zamanda da bir otomaton koleksiyoncusu. Filmin ikinci yarısında yönetmenin hayatına ve kariyerine dair belgesel tadında görüntüler izlerken, sinemanın icadına ve gelişimine de tanık oluyoruz. Sinematograf aygıtının mucitleri Lumiere Kardeşler’in ilk gösterisinde “Tren’in Lyon Garı’na Girişi”ni izleyen seyircileri 3D teknolojisiyle Hugo’yu izleyen günümüz seyircisiyle kıyaslayıp gülümsememek elde değil. 


Filmografisinde Taxi Driver (Taksi Şoförü, 1976), Raging Bull (Azgın Boğa, 1980) Goodfellas (Sıkı Dostlar, 1990), Casino (1995), The Departed (Köstebek, 2006) gibi sert filmlerin yer aldığı Scorsese’nin Hugo gibi naif bir film çekmiş olması hayranlarını biraz şaşırtmış olmakla birlikte yönetmenin sinema tarihini çok iyi bildiği ve eski filmlerin korunması için çalışmalar yürüttüğü göz önüne alındığında Hugo doğru bir tercih olarak görünüyor. Bu filmin Scorsese’nin filmografisindeki bir başka ayrıcalıklı özelliği ise yönetmenin çektiği ilk üç boyutlu film olması. Avatar’dan sonra insanın başını ağrıtmaktan ve izleyeni filme yabancılaştırmaktan başka bir işlevi olmayan bir sürü üç boyutlu film seyrettim. Ama Hugo gerçekten de üç boyutun hakkını sonuna kadar veren, 1930’ların Paris’ini büyülü bir görsellikle canlandıran ve hatta üç boyutlu değilse izlenmemesi gereken bir film olarak alkışlanmayı hak ediyor. Bu arada Scorsese’nin filme serpiştirdiği güzel sürprizleri de var, sinemanın başlangıç dönemleri anlatılırken birkaç saniyeliğine de olsa yönetmenin kendisini ve Lumiere Kardeşler’den biri olarak Michael Pitt’i görmek mümkün. Hatta imdb’ye göre Salvador Dali de varmış ama ben kaçırdım maalesef.


Gelelim filmle ilgili eleştirmek istediğim iki noktaya. Paris’te geçen bir filmde karakterlerin İngilizce konuşuyor olması gerçekten sıkıcı. Jude Law’ın rolünün on dakika bile sürmemesi ise daha da sıkıcı.
Son sözüm Hugo’yu tercih etmeyerek, popcorn paketlerinin hışırtısı ve gereksiz fısıldaşmalarıyla film keyfimi bozmayanlara; gelmediğiniz için teşekkürler. Sinema salonunda tek başına film izlemenin katarsisi bir başka oluyormuş. Öyle ki bir ara kendimi Paris sokaklarında üzerime kar yağıyormuş gibi hissettim (Ama aklım en çok Monsieur Labisse’in kitapçı dükkanında kaldı). Tekrar hatırlatayım, Hugo sinema büyüsüne adeta bir saygı duruşu niteliğinde ve gerçekten bu büyünün etkisi altındaysanız bu filme gidin ya da filmperestler için salonu boş bırakın.  

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...