11 Ocak 2013

Anna Karenina


      Tolstoy'un trajik, yalnız, özgür ve cesur karakteri Anna Karenina sinemadaki macerasına Joe Wright ile devam ediyor. Son dönemin yetenekli yönetmenlerinden Wright'ın Pride and Prejudice (Aşk ve Gurur, 2005) ve Atonement (Kefaret, 2007) gibi roman uyarlamalarının altından başarıyla kalktığı düşünüldüğünde Anna Karenina gibi bir başyapıt için doğru isim olduğu kesin. Anna Karenina'yı bir yasak aşk hikayesi şeklinde basitleştirenlerin aksine biçim ve içerik bakımından oldukça farklı bir uyarlama ortaya koymuş ve bence çok da güzel olmuş. 
    Önce gelelim biçim kısmına. Bir tiyatro oyununu izler gibi, daha doğrusu tiyatroda sahnelenen Anna Karenina'yı izler gibiyiz. Arka planda değişen, birbiriyle iç içe geçen dekorlar ve teatral oyunculuklar başta izleyiciyi yabancılaştırsa da doğal mekanların işin içine girmesi hoş bir denge yaratıyor. Bu pek alışılmadık sinema-tiyatro birlikteliğinin sadece hoşluk olsun diye düşünülmediği kesin elbette. Anna'nın çevresindeki bütün o sosyetik, soylu, zengin sınıfın yapay ilişkileri ve sahte ahlak anlayışları tiyatro sahnesinden daha iyi bir simgeleştirmeyle anlatılamazdı herhalde. Anna ve Vronsky'nin doğal mekanlarda yaşanan aşkı finale doğru bu sahte sahne içine hapsedilmişken, romanın diğer çifti Levin ve Kitty'nin ilişkisinde tam tersi bir süreç işliyor. Levin ve Kitty'nin zaman geçtikçe derinleşen dingin aşkı arka planda kalmakla birlikte Anna ve Kont Vronksy'nin tutkulu aşkı karşısında tam bir zıtlık oluşturmuş. Bu tutkulu aşkın ilk kıvılcımlarının çaktığı dans sahnesindeki koreografi ise ayakta alkışlanacak kadar etkileyici. Filmin müthiş kurgusu ve sanat yönetimi için de ayrı birer alkış lütfen. 


      Aynı isme sahip ancak birbirine hiçbir açıdan benzemeyen iki erkek arasında kalan Anna'nın ahlakçı bir tavırla eleştirilip, sonunda "layığını bulan kötü kadın" olarak sunulmaması da filmin artıları arasında yer alıyor bana göre. Anna'nın tek hatası (?) çevresindeki asilzadeler gibi saman altından su yürütmeyip, her şeyi göze alarak aşkının peşinden gitmesi. Oğlunu, saygın bir konumu ve refah dolu hayatını sevdiği adam uğruna bırakıyor ve artık sahip olduğu tek şeyin, yani Vronsky'nin kendisini terk edeceği korkusu ve dışlanmışlığın getirdiği yalnızlık ile baş edemiyor. Filmin en önemli kusuru Anna'nın adım adım dibe vuruşunun altında yatan iç hesaplaşmalar ve gel-gitlerin biraz üstünkörü geçilmesi ve Anna'nın gereksiz tripler yapan bir "Türk kızı" gibi gösterilmesi olmuş. Bu noktada aldatılan koca Karenin'e de değinmek lazım. Biraz duygusuz ve soğuk görünmekle birlikte her şeye rağmen eşini seven ve affetmeye hazır Karenin'in çaresiz halleri yürek burkucuydu. Tabi bunda Jude Law'ın müthiş oyunculuğunun da payı büyük. Jude Law gibi koca aldatılır mı be pehh! Hayır Kont Vronsky rolündeki kaytan bıyıklı Aaron Taylor-Johnson bişeye benzese içim yanmaz. Adam 90'lı, dünkü çocuk resmen! 
   Öhöm neyse, konumuza tekrar dönersek Keira Knightley'i Anna Karenina rolüne yakıştıranlar kadar, aksini savunanlar da var. Daha önce Greta Garbo, Vivien Leigh ve Sophie Marceau gibi dev isimler tarafından canlandırılan bir karaktere tekrar hayat vermek kolay bir iş olmasa gerek. Keira Knightley aşırı mimiklerini törpülemeyi başarmış ve unutulmaz bir performans sergilemese de rolün altından kalkabilmiş.
      Sonuç olarak Anna Karenina bence elbette öncelikle okunması gereken, sadece yasak bir aşk hikayesi değil dönemin Rusya'sı, toplumsal yapısı, sosyal ilişkileri hakkında kallavi bir eser. Bu yüzden yapılacak her uyarlama girişimi illa ki eksik kalacaktır ama pek azı Wright'ın uyarlaması gibi özgün ve güzel olacaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...