Sayfalar

Uzak Doğu sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uzak Doğu sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2012

Pieta

     Pieta, ülkemizde ticari gösterime girmeden önce Venedik Film Festivali'nde aldığı ödülle değil ama içerdiği şiddet sahnelerinin rivayetiyle meşhur oldu. Kim Ki-duk sinemasını özellikle takip ettiğimden ve yönetmenin filmografisinde şiddetin çok fazla yer almadığını bildiğimden Filmekimi'nde izlemeden önce bir miktar gerildiğimi kabul etmeliyim. Ama Bin-Jip kalitesinde bir film izleyeceğime dair beklentilerim oldukça yüksekteydi. İki konu hakkında da yanılmışım. Birincisi şiddet sahneleri hiç de öyle abartıldığı kadar yoğun değil ve ikincisi Pieta Altın Aslan alacak kadar iyi bir film hiç değil. 
      Pieta acı anlamına geliyor ve filmle ilgili okuyacağınız bütün eleştirilerde göreceğiniz üzere Michelangelo'nun, kucağında ölü İsa'yı tutan Meryem'i tasvir ettiği heykelin ismi. Filmin afişi de bu heykele göndermede bulunuyor zaten. Film ismiyle müsemma şekilde acıyı anlatıyor. Hem fiziksel hem de duygusal anlamda. Filmin ana karakteri Kang Do acımasız, zalim, kötülerin kötüsü bir adam. Neredeyse hobi için kötülük yapıyor o derece. Borcunu ödemeyen adamlara işkence ediyor, uzuvlarını koparıyor. Günün birinde karşısına çıkan bir kadın Kang Do'ya annesi olduğunu söylüyor ve sonrasında şimdi spoiler olmasın diye anlatmayacağım bir sürü şey yaşanıyor. Acı, filmin her yerine sinmiş; daha bebekken terkedildiği için acı çeken, çevresindekilere hiç düşünmeden acı çektiren bir adam ve oğlunu kaybettiği için acılar içinde bir kadın. 
       Böyle anlatınca kulağa pek kötü gelmiyor değil mi? Üstelik acıyı anlatmaya soyunmuş böylesi bir filmde en ufak bir ajitasyon girişimi dahi yok. Ancak filmin alt metninin "bir insan bu kadar kötü kalpliyse çocukluğu anne sevgisinden mahrum geçtiği içindir" şeklinde sunulan indirgemeci tarzı çok rahatsız edici. Üstüne basa basa gösterildiği üzere kötülüğün zirvesinde bir adamın annesini bulunca birden aydınlık tarafa geçmesi son derece saçma ve iyimser bir bakış açısı olmuş. Yönetmen bu basit ve mantıksız önermeyi örtbas etmek için filmin ikinci yarısında son derece tahmin edilebilir bir sürpriz yapmayı da ihmal etmemiş. İzleyicinin zekasını küçümseyerek, adeta göze sokarcasına basit mesajlar sunan filmleri sevmiyorum. Kamera arkasında sevdiğim yönetmenlerden biri olsa da. 


       Tüm bu acılı hikayenin yanısıra, üstün körü de olsa, Kang Do'nun para topladığı insanların ve çalıştıkları endüstriyel bölgenin dramının gösterilmesi "yan hikayecik" olarak iyi düşünülmüş. Bu insanların emekleri yerine sonunda ellerini ya da bacaklarını, kullandıkları aletler aracılığıyla diyet vermeleri vahşi kapitalizmin hüküm sürdüğü her yerde sömürülenlerin vehametini göstermesi açısından yerinde bir alegori olmuş bence. 
         Sonuç olarak Pieta etkileyici bir film mi? Evet. Rahatsız edici bir film mi? Evet. Unutulmaz bir film mi? Hayır.

28 Mart 2012

The Man From Nowhere

    Bir film düşünün ki ait olduğu türün (bu filmi aksiyon türüne dahil edebiliriz) bütün klişelerine sahip olsun. Yalnız, suskun ve gizemli bir geçmişe sahip esas adam, en aşağılığından kötü adamlar, olayı bir adım geriden takip eden polisler, masum ancak tehlikede bir çocuk ve esas adama yemin bozdurup aksiyona dalmasına neden olan olaylar zinciri. Tanıdık geldi değil mi? Ancak tüm bunlara rağmen The Man From Nowhere son zamanlarda izlediğim en etkileyici film oldu. 
   Bu blogun takipçileri az çok anlamıştır ki Uzak Doğu sinemasının bendeki yeri ayrı. Hangi ülkeden çıkmış olursa olsun o coğrafyanın kültürüyle yetişmiş yönetmenlerin filmleri bence bir başka lezzete sahip oluyor. İşte bu yüzden kimi zaman tüm tahmin edilebilirliğine karşın The Man From Nowhere'i ya da orjinal ismiyle Ajeossi'yi izlerken farklı bir tat ve keyif almanız mümkün. Çünkü bilindik bir konunun, özgün bir tarzla anlatıldığı filmler ne yazık ki çok sık karşımıza çıkmıyor. Filmin aynı zamanda senaryosunu da yazmış olan yönetmeni Jeong-beom Lee'nin bu açıdan tebrik edilmesi gerek. 
     Bu kadar övgüden sonra filmi izlemeye karar verirseniz başlangıçta gayet "emo styla" takılan ana kahramana çok takılmayın derim. Hatta kendisinin komşunun küçük kızıyla olan ilişkisini Leon'a benzetmeye falan da kalkmayın. Karakterler biraz fazla ve benim gibi aynı kişiyi birkaç kere görene kadar tüm çekik gözlüleri birbirine benzeten salak bir hafızanız varsa başta azıcık zorlanabilirsiniz. Karakterler dörtgeninde bir köşede rehinci olarak çalışan esas oğlan Cha Tae-sik var. Öbür köşede striptizci junkie anne ile küçük kızı yer alıyor. Bir başka köşede uyuşturucu kaçakçısı ve organ mafyası kötü adamlar, diğerinde ise polisler var. Hepsinin yolu bir şekilde kesiştiğinde ise asıl aksiyon başlıyor. Dövüş koreografileri, kamera hareketleri, müzikler hepsi oldukça etkileyiciydi. 
      
     
    Uzak Doğu filmi deyince ya mistik ve spiritüel bir takım konularla haşır neşir olan ya da bol vurdulu kırdılı dövüş filmleri diye düşünüp burun kıvıranlar her şeye rağmen yine de filmi beğenmeyebilir. Kabul, 1'e karşı 15 kişilik dövüşleri tereyağından kıl çeker gibi kazanan, her tür zor durumda karizması bozulmayan ana karakterler pek de inandırıcı değil. Ama zaten bu bir aksiyon filmi ve tüm aksiyon filmlerinde olduğu gibi asıl derdi  de izleyiciyi gördüklerine inandırmak değil, gördüklerinden ötürü heyecanlandırmak. Şahsen benim filmle ilgili tek kaygım Hollywood tarafından keşfedilip, yeniden çevrim kazasına kurban gitmesi. Gerçi Hong Kong yapımı enfes bir film olan Mou gaan dou (Infernal Affairs, 2002) Martin Scorsese'nin elinde The Departed gibi bir şahasere dönüşmüştü o başka. 
    Bu yazının noktasını Cha Tae-sik'ten veciz bir sözle koyalım: "The ones that live for tomorrow, get fucked by the ones living for today. I only live for today".      

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...