Sayfalar

izlemeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
izlemeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2013

The Great Gatsby / Muhteşem Gatsby


Muhteşem Gatsby’i ilk defa okuduğumda o kadar beğenmiş ve etkilenmiştim ki yayınlandığı dönemde okuyucu bulamamış olması beni çok şaşırtmıştı. 1925 yılında yayınlanan bu güzelim romanın ancak II. Dünya Savaşı sıralarında, F. Scott Fitzgerald öldükten sonra popülerleşmesi yazarı için çok büyük bir talihsizlik. Başarısız bir yazar olduğunu düşünerek ölen Fitzgerald umarım Baz Luhrman’ın The Great Gatsby yorumundan bir şekilde haberdardır ve kendisine haksızlık ettiğini anlamıştır.
Hikâye 1920’li yılların Amerika’sında geçiyor, yani yazarın deyimiyle Caz Çağı’nda. Bir yandan ekonomik bunalım kapıda, diğer yanda kentler hızla büyüyor, sosyal yaşam hareketleniyor. Anlatıcı Nick Carraway’ın ağzından, Jay Gatsby isimli gizemli karakterin hayatını öğrenirken fonda ise dönemin sosyal ve kültürel şartlarına tanık oluyoruz. Gatsby’nin geçmişi hakkında yapılan spekülasyonlar “katil” ve “savaş kahramanı” gibi iki ayrı uç arasında gezinecek kadar çeşitli. Oysa ki aslında onunla ilgili bilinmesi gereken tek gerçek Gatsby’nin sadece tutkulu, akıllı ve hiçbir zaman umudunu kaybetmeyen bir adam olduğu ve unutamadığı Daisy’e duyduğu aşk.
Tüm bunları, yani hem bir adamın hem de dönemin ruh halini kitaba aynen sadık kalarak, üstelik de hiç sırıtmayan süslemelerle aktarmak her babayiğidin harcı değil elbette. Romeo+Juliet (1996) ve Moulin Rouge (2001) gibi dramatik aşk filmlerini görkemli bir görsellikle aktaran Baz Luhrman bu açından The Great Gatsby için çok isabetli bir yönetmen olmuş. Caz dönemi ve Gatsby’nin meşhur partileri bütün ihtişamı ve şaşası ile kostümlerden dekor tasarımlarına kadar en ufak ayrıntısı bile düşünülerek canlandırılmış. Müzikler ise adeta kendi başına ayrı bir karakter gibi fonda olduğu her sahneye ayrı anlam katıyor. Baz Luhrman’ın diğer iki filminden de aşina olduğumuz gibi günümüzün popüler şarkılarını farklı yorumlarla duymak filmin güzel sürprizlerindendi. Lana Del Rey, Beyonce, Jay Z gibi isimlerin yer aldığı soundtrack’te birinciliği ise U2 şarkısı Love is Blindness cover’ıyla Jack White’a veriyorum. 


Belki izleyenler vardır; The Great Gatsby’nin 1974 tarihli uyarlamasında Jay Gatsby rolünü Robert Redford canlandırmıştı ve bana göre çok da başarılıydı. 2013 versiyonunda ise Leonardo Di Caprio’nun ismini görmek başta biraz canımı sıksa da filmi izleyince fikrim değişti. Gatsby’nin kimi zaman heyecanlı, güçlü ve iyimser kimi zaman da güvensiz, öfkeli ve tutkulu değişken ruh hallerine beklemediğim bir ustalıkla hayat vermiş. Daisy rolündeki Carey Mulligan ise zaten haz etmediğim bir oyuncuydu, film boyunca değişmeyen “kapıya sıkışmış civciv” yüz ifadesiyle iyice sevimsiz geldi.
Filmle ilgili söyleyebileceğim tek olumsuzluk 3D çekilmiş olması. Zaten 3D’yi hiç sevmeyen, o gözlüklerden sıkılan biri olarak The Great Gatsby’nin neden üç boyutlu gösterildiğini anlamadım açıkçası. Bence bu film 3D olmadan da güzelliğinden ve etkileyiciliğinden bir şey kaybetmezdi.
Lafı fazla uzatmayalım. Hem kitaba sadık kalarak hem de kendi auteur kimliğini yansıtarak böylesine güzel bir film ortaya koyduğu için Baz Luhrman ne kadar alkışlansa yeridir.  Film hakkındaki "aşk filmi" ya da "kız filmi" yakıştırmalarını kulak ardı edin ve bir adamın hüzünlü hikayesini kaçırmayın.  

16 Nisan 2013

Seven Psychopaths / Yedi Psikopat

     
   Bir ipte iki cambaz oynamaz derler, peki bir filmde yedi psikopat yer alırsa neler olur? Merak edenler için sorunun cevabını yönetmen Martin McDonagh ikinci filmi Seven Psychopaths'te veriyor. İsmi  "Yedi Psikopat" olan bir senaryo yazmaya çalışan Marty'nin elinde başlıktan başka bir fikir yoktur. Yarı çatlak arkadaşı Billy ise suç ortağı Hans ile birlikte köpek kaçırıp, karşılığında konulan ödülü alarak geçinmektedir. Bir gün bu ikili psikopat bir gangsterin köpeğini kaçırınca işler sarpa sarar. Bundan sonrası birbirinden ilginç karakterler, bolca gariplik ve akıl almaz yan öykülerle ilerliyor. Aslında bahsettiğim bu hikaye yapısı bir miktar tanıdık gelebilir. Kendisi dışında gelişen tuhaf olayların ortasında kalan ana kahramanın başka karakterlerle kesişen, kara mizah ve suç karışımı öyküsü daha önce pek çok filmde karşımıza çıktı. Ancak Seven Psychopaths'in başarısı, tanıdık bir izleği klişelerin tuzağına düşmeden, zekice yazılmış diyaloglar ve iyi oyunculuklarla anlatabilmesinde yatıyor. Temponun zirve yapması gereken yerde filmin durağanlaşması, son anda gerçekleşmesi beklenen bir ters köşenin veya absürt tesadüflerin olmaması filmi Holywood'daki türdeşlerinden ayıran en önemli özelliği. Zaten Holywood karşıtlığını filmin süper diyaloglarında da yakalamak mümkün. Bütün bunlar Seven Psychopaths'i uzun zamandır izlediğim en iyi suç filmi yapmaya yetiyor da artıyor. 
      Filmin yedi psikopatına gelirseek... Baş psikopat Billy rolünde Sam Rockwell bence bir harika. Öyle ki Billy gibi kankam olsun istedim bi an. Her ne kadar (ve nedense) underratted bir aktör olsa da Sam Rockwell her zaman benim favorilerim arasında yer almıştır zaten. Colin Farrell ve Küçük Emrah kaşları hakkındaki düşüncelerimi daha önce paylaşmış olmalıyım, iyi bir oyuncu olabilir ama o kaşlar havaya kalktığı an, en dramatik sahnede bile gülme basıyor elimde değil. Christopher Walken yaşayan bir efsane, yorum yapmak bile gereksiz. Filmin hayvan sever psikopatları olarak Tom Waits ve Woody Harrelson'ın yer aldığı sahneler de oldukça keyifliydi. Açılışta Michael Pitt ve Michael Stuhlbarg'ın arasındaki diyalog sahnesi ise bendenizin de aralarında bulunduğu Boardwalk Empire izleyicileri için hoş bir sürpriz olmuş. Oyuncularla ilgili son bir not: filmin afişinde Abbie Cornish ve Olga Kurylenko'nun da psikopatlar arasında gösterilmesine aldanmayın, demezsem çatlarım hiç alakaları yok.  



    Martin McDonagh'ın, In Bruges gibi beğenilen bir filmden sonra yeni çalışmaları merakla beklenen bir yönetmen haline gelmesi kaçınılmazdı. 4 yıl aradan sonra çektiği Seven Psychopats bu açıdan belki de yönetmenin kariyerinde önemli bir kilometre taşı olarak yer alacak. Seven Psychopaths'teki incelikli Holywood eleştirileri düşünülürse kendisinin ana akım tabir edilen kesimden uzak duracağını ileri sürmek ve hatta daha da ileri gidersek böyle yapmasını temenni etmek mümkün. Üçüncü filmini merakla bekliyoruz. 

Spoiler: Filmin Vietnamlı psikopatı için gerçek bir karakterden esinlenildiğini biliyor muydunuz? İlham kaynakları için buraya ve buraya.

29 Mart 2013

The Imposter / Hayat Avcısı

     


     Neler oluyor şu hayatta dediğiniz durumlar vardır. Bir gazete haberi okursunuz, bir tanıdığınızdan duyarsınız ya da gerçek hayattan uyarlanmış bir film izlersiniz ve böyle düşünürsünüz. Yarı kurmaca yarı belgesel denebilecek The Imposter bu tarz bir film işte. Büyük bir sahtekarlık öyküsünü konu alan filmde hem gerçek kişilerle yapılan röportajlar hem de oyuncular tarafından canlandırılan kurmaca öykü birbirine öyle güzel eklenmiş ki baştan sona hiç sıkılmadan izleniyor. 
    Hikaye 1993 yılında Amerika Teksas'da kayıplara karışan 12 yaşındaki Nicholas isimli bir çocuğun üç yıl sonra İspanya'da bulunması ile başlıyor. Ancak daha filmin başında bulunan kişinin aslında kayıp Nicholas olmadığını öğreniyoruz. Öyle ki bu kişinin Nicholas'la uzaktan akraba olmasına bile imkan yok çünkü sarışın ve mavi gözlü Nicholas'ın aksine diğer çocuk esmer ve kahve rengi gözlere sahip, 23 yaşında ve hatta Amerikalı bile değil. Bütün bunları başta öğrenmek filmin aleyhine işlemediği gibi sonrasında neler olacağına dair büyük bir merak uyandırmaya yarıyor. Nicholas'ın ailesi bu işe uyanmayacak mı, yetkililer ne yapacak, Nicholas olduğunu iddia eden kişi aslında kim gibi sorular bir buçuk saat boyunca ilgi ve heyecanı canlı tutuyor. Filmin ikinci yarısında olayın bambaşka bir boyutu olabileceği ihtimalinin ortaya çıkması ise tam anlamıyla şok edici. 
     Filmin yönetmeni Bart Layton'ın bana göre en büyük artısı hem aile hem de sahte Nicholas (spoiler olmasın isim vermeyelim) tarafının ve olayın diğer müdahillerinin yorumlarını tarafsız biçimde sunması. Bir yerden sonra olaylar boyut değiştirdiğinde bile gerçekten kimin suçlu, kimin mağdur olduğuna dair kimseyi işaret etmeden, kafaları karıştırmak pahasına muğlak bir finalle bizi başbaşa bırakıyor. Neye inanacağınız tamamen size kalmış. Ne yazık ki çok az salonda gösterime girmiş bu etkileyici belgesel-kurmaca filmi kaçırmayın.

27 Şubat 2013

Django Unchained

  
    Tarantino kadar filmlerini özlediğim başka bir yönetmen daha yok herhalde (Haneke dahil). Inglourious Basterds'dan üç yıl sonra kavuştuğumuz Django Unchained tipik bir Tarantino filmi olarak benim gibi fanları memnun edecek her şeye sahip: değişik bir hikaye, kendine has anlatım biçimi, Tarantino çılgınlığı ve iyi bir senaryo. Samuray filmleri, animeler, istismar filmleri, B tipi filmler gibi farklı türlerin ögelerini kopyala-yapıştır usulü bir araya getirerek özgün işler ortaya koymak her yiğidin harcı değil ve QT bunu yıllardır başarıyla gerçekleştiriyor. Kill Bill'de Uzakdoğu'ya uzanmıştı, Inglourious Basterds'da 2. Dünya Savaşı tarihini tekrar yazdı, Django'da ise western'e el atıyor. Tema ise tanıdık: İntikam!
     Amerikan İç Savaşı'nın 2 yıl öncesinde geçen filmde köle Django önce kendisini serbest bırakan kelle avcısı Dr. Schultz'la işbirliği yaparak kelle avlıyor, sonrasında da köle olarak çalıştırılan karısını kurtarmaya çalışıyor. Gerisi iyi oyunculuklar, mükemmel diyaloglar, güzel görüntüler eşliğinde keyifli bir seyirlik. Spagetti western'e bayılan bir yönetmen olarak Tarantino'nun türün önemli filmlerine ve ustalarına yaptığı göndermeleri farketmemek olanaksız. Örneğin 1966 tarihli Django filminin başrol oyuncusu Franco Nero'yu Mandingo dövüşü sahnesinde görmek ustaca düşünülmüş bir incelikti. Bu göndermeler ya da kimilerine göre "çakma"lar çoğu kişi tarafından kabak tadında bulunsa da şahsen ben hala zevk alıyorum. 
     Filmin etrafında dönen bir başka tartışma ise ırkçılık üzerine. Tarantino'nun hangi tarafta olduğuna dair kafası karışmışlar da var, yönetmeni ırkçı ilan edenler de. Bence şunu göz önünde bulundurmak gerekir; Amerika'nın tarihinde ırkçılık var mı var ve bu dönemde geçen bir film çekiyorsanız siyahlara "nigger/zenci" dendiğini, siyahları aşağılayan, eziyet eden ve bu muameleyi hakettiklerini düşünen beyazları göstermenizden doğal bir şey olamaz. Üstelik de başrolde, başlangıçta beyaz adamın yardımına muhtaç olsa da, sonrasında mücadelesini kendi başına veren bir siyah var. Ayrıca Django'nun bir kahraman olarak son derece estetize biçimde sunulduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Kısacası Tarantino'nun ırkçılık propagandası yaptığını düşünmüyorum, nokta. İkna olmayanlar için Ku Klux Klan sahnesini bir kez daha izlemelerini öneririm.


     Oyunculuklar da filmin bir başka keyifli yanını oluşturuyor elbette. Jamie Foxx Django için yaratılmış gibi. Christoph Waltz için bir şey demeye gerek var mı bilmiyorum, yer aldığı sahnelerde kendisinden gözlerimi alamadım. Leonardo DiCaprio'dan pek hazzetmem ama kötü adam Calvin Candie'de çok iyiydi. Asıl bomba ise itici ötesi karakter, kraldan çok kralcı Stephen performansıyla Samuel L. Jackson'dı. Sevdiğim bir film olmamakla birlikte bana Manderlay'i ve onun kölelerini hatırlattı. Burn in hell Stephen! 
       Özetlemek gerekirse; zekice yazılmış diyaloglar, ince bir mizah, bolca kan banyosu, dozu azaltılmış olsa da hassas mideleri kaldırabilecek şiddet sahneleri ve soundtrack albümünü edinmeyi şart kılan harika müziklerle bir Tarantino filminde sevdiğiniz ve bulmayı umduğunuz her şey Django Unchained'de yeterince mevcut. İzleyin! God bless you QT!  

16 Ocak 2013

The Hobbit: An Unexpected Journey

  
  Orta Dünya'yı özlemişim. Gandalf'ı, Frodo'yu, Elfler'i, Ayrıkvadi'yi, Gollum'u ve hatta leş görünümlü Orkları. Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin bitmesinin üzerinden 10 yıl geçti ve bu kadar uzun bir süre sonra serinin benim gibi hayranları için tanıdık diyarlarda, eski ve yeni kahramanların maceralarını izlemek çok büyük bir keyif. Tolkien'in Hobbit'ini okumadım, dolayısıyla filmin bir uyarlama olarak başarılı olup olmadığını tartışacak değilim. Keza Hobbit'i Yüzüklerin Efendisi ile kıyaslamak gibi bir niyetim de yok. Neticede birisi tamamlanmış efsanevi bir üçleme, Hobbit ise yeni başlamış bir serinin ilk basamağı. O halde başlayalım Hobbit'ten bahsetmeye. 
     Film, Yüzük Kardeşliği'yle paralel şekilde aynı yerde ve zamanda, Bilbo Baggins'in doğum günü partisi hazırlıkları sırasında başlıyor. Ancak asıl hikaye LOTR'in 60 yıl öncesinde geçiyor. Frodo'nun Orta Dünya'yı kurtarma misyonunun çok ötesinde bir motivasyonla, macera ve keşfetme arzusuyla pek sevgili Shire'ından ayrılan Bilbo, büyücü Gandalf'la birlikte 13 cücelere eski vatanlarını ejderha Smaug'tan kurtarmak için yardım etmeye çalışıyor. Gerisi bol bol macera ve heyecan elbette. Tabi ki bu beklenmedik yolculuğu keyifli bir seyirliğe dönüştüren sadece aksiyon dozu değil. Çekimlerin gerçekleştirildiği Yeni Zelanda'nın müthiş doğası, bilgisayar efektlerinin geldiği son nokta itibariyle nefesleri kesen görkemli Erebor, yeraltındaki Goblin Krallığı ve taştan devlerin savaşı gerçekten de büyüleyiciydi. Sadece kuyruğunu ve gözlerini görebildiğimiz ejderha Smaug'un tamamı için ise sabırsızlanıyorum.
      Filmin ana kahramanlarının boylu poslu insanlar ya da (adeta) ari ırk Elfler olmaması kimileri için (bkz. Ömür Gedik vb.) bir kusur olarak görülse de Gandalf yanlarında kazulet gibi dikilmediği sürece cüceleri izliyormuşum gibi gelmedi bana. Zaten karizmatik erkek kontenjanını doldurması için bir adet cüce kralımız Thorin vardı. Kendisi yakın zamanda bir Legolas vakasına dönüşebilir zira Richard Armitage'in gerçek hayattaki sakallı hali bana ilk bakışta Sparta kralını anımsattı (bkz). Bilbo Baggins rolündeki Martin Freeman ise The Hitchhiker's Guide to the Galaxy (Otostopçunun Galaksi Rehberi, 2005)'de olduğu gibi sersem sepelek rollere çok yakışıyor.   


    Gelelim eski dostlara.. Gandalf canımız ciğerimiz, hani insan keşke tanısa da başı her sıkıştığında koşsa istiyor. Ian McKellen bu rol için yaratılmış sanki. Aynı şekilde Cate Blanchett de üzerine nur inmiş gibi duran halleriyle Lady Galadriel'de çok karizmatik.  Teknoloji sağ olsun yüzünün her mimiğini görebildiğimiz Gollum ise hala zavallı ama bir o kadar ürkütücü. Kısa bir süreliğine Frodo'yu görmek de çok hoş bir sürprizdi. 
    Efektler süper dememe tekrar gerek var mı bilmiyorum. Aynı şey kostümler ve makyaj için de geçerli. Özellikle cücelerin makyaj ve saç tasarımları okullarda ders olarak okutulabilir, son derece gerçekçi duruyorlardı. 
    Hobbit'in Yüzüklerin Efendisi gibi efsanevi bir konuma gelip gelmeyeceğini görmek için üçlemenin tamamlanmasını, yani 2014'ü beklememiz gerekecek. Şu noktada benim açımdan söylenecek şey Hobbit'in Orta Dünya hasretimizi giderecek, eli yüzü düzgün, keyifli bir fantastik macera filmi olduğudur. Ama kesinlikle iki boyutlu ve orjinal dilde izleyin. 

11 Ocak 2013

Anna Karenina


      Tolstoy'un trajik, yalnız, özgür ve cesur karakteri Anna Karenina sinemadaki macerasına Joe Wright ile devam ediyor. Son dönemin yetenekli yönetmenlerinden Wright'ın Pride and Prejudice (Aşk ve Gurur, 2005) ve Atonement (Kefaret, 2007) gibi roman uyarlamalarının altından başarıyla kalktığı düşünüldüğünde Anna Karenina gibi bir başyapıt için doğru isim olduğu kesin. Anna Karenina'yı bir yasak aşk hikayesi şeklinde basitleştirenlerin aksine biçim ve içerik bakımından oldukça farklı bir uyarlama ortaya koymuş ve bence çok da güzel olmuş. 
    Önce gelelim biçim kısmına. Bir tiyatro oyununu izler gibi, daha doğrusu tiyatroda sahnelenen Anna Karenina'yı izler gibiyiz. Arka planda değişen, birbiriyle iç içe geçen dekorlar ve teatral oyunculuklar başta izleyiciyi yabancılaştırsa da doğal mekanların işin içine girmesi hoş bir denge yaratıyor. Bu pek alışılmadık sinema-tiyatro birlikteliğinin sadece hoşluk olsun diye düşünülmediği kesin elbette. Anna'nın çevresindeki bütün o sosyetik, soylu, zengin sınıfın yapay ilişkileri ve sahte ahlak anlayışları tiyatro sahnesinden daha iyi bir simgeleştirmeyle anlatılamazdı herhalde. Anna ve Vronsky'nin doğal mekanlarda yaşanan aşkı finale doğru bu sahte sahne içine hapsedilmişken, romanın diğer çifti Levin ve Kitty'nin ilişkisinde tam tersi bir süreç işliyor. Levin ve Kitty'nin zaman geçtikçe derinleşen dingin aşkı arka planda kalmakla birlikte Anna ve Kont Vronksy'nin tutkulu aşkı karşısında tam bir zıtlık oluşturmuş. Bu tutkulu aşkın ilk kıvılcımlarının çaktığı dans sahnesindeki koreografi ise ayakta alkışlanacak kadar etkileyici. Filmin müthiş kurgusu ve sanat yönetimi için de ayrı birer alkış lütfen. 


      Aynı isme sahip ancak birbirine hiçbir açıdan benzemeyen iki erkek arasında kalan Anna'nın ahlakçı bir tavırla eleştirilip, sonunda "layığını bulan kötü kadın" olarak sunulmaması da filmin artıları arasında yer alıyor bana göre. Anna'nın tek hatası (?) çevresindeki asilzadeler gibi saman altından su yürütmeyip, her şeyi göze alarak aşkının peşinden gitmesi. Oğlunu, saygın bir konumu ve refah dolu hayatını sevdiği adam uğruna bırakıyor ve artık sahip olduğu tek şeyin, yani Vronsky'nin kendisini terk edeceği korkusu ve dışlanmışlığın getirdiği yalnızlık ile baş edemiyor. Filmin en önemli kusuru Anna'nın adım adım dibe vuruşunun altında yatan iç hesaplaşmalar ve gel-gitlerin biraz üstünkörü geçilmesi ve Anna'nın gereksiz tripler yapan bir "Türk kızı" gibi gösterilmesi olmuş. Bu noktada aldatılan koca Karenin'e de değinmek lazım. Biraz duygusuz ve soğuk görünmekle birlikte her şeye rağmen eşini seven ve affetmeye hazır Karenin'in çaresiz halleri yürek burkucuydu. Tabi bunda Jude Law'ın müthiş oyunculuğunun da payı büyük. Jude Law gibi koca aldatılır mı be pehh! Hayır Kont Vronsky rolündeki kaytan bıyıklı Aaron Taylor-Johnson bişeye benzese içim yanmaz. Adam 90'lı, dünkü çocuk resmen! 
   Öhöm neyse, konumuza tekrar dönersek Keira Knightley'i Anna Karenina rolüne yakıştıranlar kadar, aksini savunanlar da var. Daha önce Greta Garbo, Vivien Leigh ve Sophie Marceau gibi dev isimler tarafından canlandırılan bir karaktere tekrar hayat vermek kolay bir iş olmasa gerek. Keira Knightley aşırı mimiklerini törpülemeyi başarmış ve unutulmaz bir performans sergilemese de rolün altından kalkabilmiş.
      Sonuç olarak Anna Karenina bence elbette öncelikle okunması gereken, sadece yasak bir aşk hikayesi değil dönemin Rusya'sı, toplumsal yapısı, sosyal ilişkileri hakkında kallavi bir eser. Bu yüzden yapılacak her uyarlama girişimi illa ki eksik kalacaktır ama pek azı Wright'ın uyarlaması gibi özgün ve güzel olacaktır.

2 Ocak 2013

Life of Pi


2012’nin izlediğim son filmi Life of Pi oldu. İyi ki de öyle olmuş, böylece yılı gerçekten güzel ve kaliteli bir filmle kapattım. Crouching Tiger Hidden Dragon’da (Kaplan ve Ejderha, 2000) bizleri farklı ve masalsı bir dünyaya götüren Ang Lee bu kez de hayallerin ötesinde bir yolculuğa davet ediyor. Kariyeri boyunca değişik türde filmlere imza atmış bir yönetmen olarak Lee’nin filmografisi Brokeback Mountain (Brokeback Dağı, 2005) gibi ödüllü ve sansasyonel filmlerden Hulk (Hulk, 2003) gibi çizgi roman uyarlamalarına kadar türler arası çeşitliliğe sahip. Life of Pi ise daha masalsı ve naif, hatta klişe tabirle içimizdeki çocuğa hitap eder nitelikte. Yann Martel’in 2001 tarihli, aynı adlı romanından uyarlanan film, Pi isimli kahramanımızın kendisini ziyarete gelen bir yazara çocukluğundan itibaren hayatını anlatması üzerine kurulu. Tuhaf isminin hikayesinden başlayarak, hayatının dönüm noktasını oluşturan deniz kazasını ve sonrasını öğreniyoruz yavaş yavaş. Bildiğiniz üzere bu deniz kazasından tek kurtulan Pi oluyor ve kendisini bir filikada bir zebra, bir sırtlan, bir orangutan ve Richard Parker isimli bir kaplanla baş başa buluyor. Filmin büyük kısmını da bu filikada geçirdiği 227 günlük yaşam mücadelesi oluşturuyor.
Pi enteresan bir karakter; zeki, güçlü sezgilere sahip ve meraklı. Çocuk yaşında dinler ve Tanrı’ya merak salması sonucu hem Hindu, hem Hıristiyan hem de Müslüman olduğunu, üniversitede de Kabala dersi verdiğini anlatıyor yazara. Ama film ilerledikçe Pi’ın herhangi bir dine bağlı olmaktan ziyade sadece Tanrı’yı sevdiğini ve de çoğu zaman sorguladığını anlıyoruz. Zaten her dinin (tek Tanrılı dinleri kastediyorum) kendine has farklı ritüelleri, şartları olsa da (namaz, oruç, vaftiz, günah çıkarma vs.) özünde hepsi aynı “yaratıcı”ya inanmıyor mu? Bu noktada filmin hiçbir dinin propagandasını yapmadan sadece Tanrı’ya inanmakla ilgili bir şeyler söylemeye çalışması, ama bunu yaparken de “Tanrı’ya inanın, bakın nasıl mucizeleri var” tarzı bir yola sapmadan izleyiciyi özgür bırakması çok yerinde bir hareket. Filmin sürprizini bozmamak için detaya girmiyorum ama bu hareketin özellikle Pi'ın finale doğru anlattığı alternatif hikaye ile belirginleştiğini söylemekle yetinelim. 


Uçsuz bucaksız okyanusta, artık yeryüzü ile gökyüzünün birleşmiş gibi durduğu bir sonsuzluğun ortasında sadece dalgalarla, açlıkla ya da yalnızlıkla değil bir de kocaman, vahşi bir kaplanla mücadele etmek zorunda Pi. Ancak kimi zaman zekası, kimi zaman da kalbinin iyiliği sayesinde hayatta kalmayı başarıyor. Ancak bir insanla kaplanın mucizevi dostluğu gibi Hollywoodvari bir hikaye bekleyenler koca bir hayalkırıklığına uğrayacaklar onu da belirtmeden geçmeyelim.
Filmle ilgili söylenecek bir başka önemli nokta da kusursuz görselliği elbette. Her bir sahnenin üzerinde özenle çalışıldığı o kadar belli ki. 3D teknolojisine bir türlü ısınamamış olsam da üç boyutun bu filmin bütün görsel güzelliğini kat kat arttıran bir işleve sahip olduğunu kabul etmek gerek. Daha açılış sahnesinden başlayarak renklerin, ışığın, efektlerin, çekim açılarının, kısacası ustaca düşünülmüş mizansenlerin tamamı izleyeni hipnotize edecek kadar etkileyici. Bu yüzden Life of Pi’ın kesinlikle sinemada ve üç boyutlu olarak izlenmesi şart. Kaçırmayın!

18 Eylül 2012

American Horror Story

Korku türündeki filmleri pek sevmem. Bunun nedeni piyasadaki bol kanlı ve vahşet görüntülü kalitesiz korku filmlerine duyduğum sanatsal tiksintiden kaynaklanmıyor. Sadece izlerken korkuyorum, bu kadar basit bir sebebim var. Bu yüzden ne o çok popüler korku serilerini ne de pek beğenilen Uzak Doğu menşeili korku filmlerini izleyebilmiş değilim. Bir arkadaşım American Horror Story’i izlememi önerdiğinde de başta tereddüt ettim. Ama ilk bölümü izledikten sonra kalan 11 bölümü izlemeden durmak mümkün olmadı.
Fenomen dizi Nip/Tuck’ın yaratıcıları Ryan Murphy ve Brad Falchuk’un son projesi American Horror Story aslında son derece klişe bir perili ev hikayesine dayanıyor. Çatırdayan evliliklerine bir şans daha vermek için yeni bir yere taşınma kararı alan kahramanlarımız Ben ve Vivien, problemli ergen kızları Violet ile birlikte malum eve taşınıyorlar. Ev elbette tekin değil, keza komşuları da. Dediğim gibi çıkış noktası oldukça klişe olmakla birlikte hikaye ilerledikçe ve evin geçmişiyle birlikte yeni kahramanları da tanıdıkça gerilim dozu ve sürükleyicilik artıyor. Ayrıca hemen hemen her bölümde dizinin ismine nazire yaparcasına Amerika tarihindeki meşhur cinayetlere (örneğin Black Dahlia gibi) göndermeler mevcut. Şu sitede ise diziye ilham kaynağı olmuş kitap, film ve müziklerle ilgili bilgiler yer alıyor.
Dizinin ikinci sezonu ise farklı karakterlerle farklı bir öykü anlatacak. İlk sezon hayranlıkla izlediğim Jessica Lange’in yine kadroda olduğunu öğrenmek çok sevindirici oldu. Zachary Quinto ve Evan Peters da tekrar görebileceğimiz oyuncular arasında. Yeni isimler arasında ise Franka Potente, Joseph Fiennes, Chloe Sevigny ve canımız ciğerimiz Adam Levine yer alıyor ki izlemek için sabırsızlanıyorum. American Horror Story’i henüz izlememiş olanlar dizinin ekim ayında başlayacak ikinci sezonundan önce ellerini çabuk tutsunlar.
Bakınız bu da yeni sezon öncesi yayınlamış birkaç fragmandan bir tanesi:

29 Temmuz 2012

The Dark Knight Rises


not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Fragmanında “The Legend Ends” yazması boşa değilmiş, Christopher Nolan gerçekten de efsanevi bir Batman üçlemesi ortaya çıkarmış. Çoğu iddialı üçlemenin kaderinin aksine (bkz: Godfather, Pirates of the Caribbean) zayıf halkası olmayan üç film izledik: Batman Begins, The Dark Knight ve The Dark Knight Rises. Üçü de ortak bir tema çerçevesinde birbirini tamamlayarak, tutarlı bir biçimde, ustalıkla işlenerek ilerledi ve tatmin edici bir finale erişti. Kimilerinin çizgi roman diye burun kıvırdığı ve önceki filmlerin de etkisiyle pelerinli ve maskeli bir “superhero”dan başka bir şey ifade etmeyen bir karakteri üç film boyunca kusurlarıyla, zaaflarıyla gerçek bir insan olarak yansıtmak Nolan’ın başarısının altında yatan önemli unsurlardan biri. İçi boş aksiyona dayanmayan, suç, ceza, adalet, intikam gibi kavramlar üzerinde yükselen ve benzerlerinin aksine derinliği olan bu üç filmin arasında “hangisi daha iyiydi” kavgasını yapmak ise anlamsız ve gereksiz. Çünkü dediğim gibi üçü de birbirini tamamlıyor, birbirine yaptığı göndermelerle zenginleşiyor ve hatta hepsi adeta tek filmmiş, ama üçe bölünmüş izlenimi yaratıyor. “The Dark Knight Vs. The Dark Knight Rises” tartışmasına kendi çapımda noktayı koyduktan sonra gelelim son filme.
Harvey Dent’in ve sevdiceği Rachel’ın ölümünün ardından 8 yıldır inzivaya çekilmiş, hem fiziksel hem de duygusal açıdan gücünü kaybetmiş bir Bruce Wayne çıkıyor karşımıza. Tekrar eski günlerine döneceğini elbette biliyoruz ama asıl önemli olan geçireceği dönüşüm süreci. Nasıl ki Batman Begins’te yarasalardan korkan bir adamın, kendi içsel mücadelesi sonucu simgesi yarasa olan bir kahramana dönüşmesini izlediysek, The Dark Knight Rises’ta da her bakımdan düşmüş bir kahramanın yükselişine tanık oluyoruz. Bunu en güzel anlatan sahne ise Bruce’un yeraltındaki hapisten kaçmak için yaptığı tırmanışta yarasaların duvardan fırladığı andı sanırım. Hapishanenin özellikle kuyu benzeri bir şekilde düşünülmüş olması da filme adını veren yükselişi anlamlandırıyor. 


Nolan’ın Batman’inde sadece Bruce Wayne değil, diğer karakterler de (kötüler dahil) kendi hikayeleri olan, tek boyuttan uzak bir şekilde olayların içinde yer alıyor ve hatta hayal ürünü Gotham bile başlı başına karakterlerden biri haline geliyor. Daha önce Joker’in ve şimdi de Bane’in sevilmesinin bir nedeni de fantastik öğelerden arındırılmış, gerçek karakterler olmaları. Ancak The Dark Knight Rises diğer iki öncülünden daha fazla Batman odaklı bir film ve bunu da kötü karakterlerine fazla prim vermeyerek yapıyor. Unutulmayacak bir kötü karakter olan Joker’le –anlamsız bir şekilde- kıyaslanan esas kötü Bane’in soğukkanlı ve zeki bir anarşist devrimci pozisyonundan, son anda aşkı için dağları delen Ferhat durumuna düşmesini senaryo zayıflığı değil, Batman’in hiçbir karakterin gölgesinde kalmaması için yapılan bilinçli bir tercih olarak görüyorum. Tabi Amerikan muhafazakarlığının payını da yadsımamak lazım. Özel mülkiyeti kaldırarak zenginlerin refahını bitireceği ve gücü halka vereceği gibi komünist mesajlar taşıyan bir kötü karakterin ideolojisinin aşk temelli olması kapitalizmin göbeğindeki anaakım seyirciyi rahatlatacak bir durum en nihayetinde. Yine de Tom Hardy geçirdiği dönüşümle sinema dünyasına en az Joker kadar etkileyici ve karizmatik bir kötü karakter armağan etmiş, alkışlar kendisi için. 

Filmin bir başka önemli karakteri de Catwoman. Geçmişine dair en az bilgimiz olan karakter de o aynı zamanda. “Erkeğin mahvına sebep olacak kadın” kontenjanının kendisine ayrıldığını düşünürken yerini senaryodaki usta bir manevrayla Talia Al Ghul’a bırakmış. Anne Hathaway güzel ve yetenekli bir oyuncu ancak hangi rolde olursa olsun gözümde hala kendisine The Princess Diaries’den miras kalan cici kız imajından sıyrılamıyor. Şahsen bence Catwoman rolüne en çok yakışacak kişi Eva Green’dir. Metal topuklu çizmelere bittim o ayrı.
Alfred, Fox ve Gordon gibi tüm yan karakterleri bıraktığımız gibi bulmak keyifliydi. Kısa da olsa Crane’i tekrar görmek ise gülümseten bir sürpriz oldu. Çizgi romanın orijinalinde sonsuz yaşama sahip olan Ra’s Al Ghul’un filmde rüyalar ya da halüsinasyonlar aracılığıyla ölümsüzleştirilmesi ise akıllıca düşünülmüş bir şıklık olmuş.
Film hakkında daha sayfalarca şey söylenebilir, beğenenler ve beğenmeyenler arasında söylenenler de devam edecektir. Tavsiyem bu tartışmaları boşverin, ilk iki filmi ardarda izleyin ve sonra doğruca sinemaya koşun. Kusurları elbette olan ama her şeye rağmen oyunculuğu, çekimleri, müzikleri ve atmosferi ile çok çok iyi bir film söz konusu. The Dark Knight Rises ile ilgili en kötü şey, sinema salonundan çıktıktan sonra gerçek dünyaya döndüğünüz gerçeğiyle yüzleşmek olacak. 

19 Temmuz 2012

2 Dizi, 2 Film, 2 Kitap


    
   Yazın ortasına geldik. Kimileri tatilde gezip tozuyor, kimileri işyerinde çalışıyor. Kimileri de sıcaklar yüzünden evden dışarı çıkamayıp yapacak bir şey bulamadığı için sıkıntıdan patlıyor. Son gruptakiler! İşte bu yazı sizin için. Önce aşağıdaki serinletici öneriler arasından paşa gönlünüze uyan bir tanesini seçin, sonra klimanın ya da vantilatörün karşısına yayılın, bi de yanınıza buz gibi bir limonata aldınız mı tamam, gel keyfim gel.



Sons of Anarchy

    Bu blogda şimdiye kadar hiç dizi tavsiyesi ya da yorumu yer almamıştı. Ama Sons of Anarchy ile bir değişiklik yapayım dedim. Türkiye'de Game of Thrones ya da Lost gibi çok sayıda takipçisi yok SOA'nın, hatta ben de dört sezon geçtikten sonra haberdar olup izlemeye başladım. Meğerse neler kaçırmışım. Başrollerde Ron Perlman, Charlie Hunnam ve Katey Sagal gibi isimler var. Katey Sagal'a özellikle dikkat, kendisini yıllar önce Married with Children'da Peggy Bundy olarak izlemiştik. Konusu hakkında bilgi vermeye gerek duymuyorum, izleyip kendiniz keşfedin. Dört tane babalar gibi sezon işte, daha ne olsun. Günün nasıl bittiğini anlamayacaksınız. Dizinin müzikleri de ayrıca süper. 5. sezonu da sonbaharda başlayacak. Ufak bir uyarı; ilk bölümler biraz yavaş tempolu, o yüzden hemen sarmayabilir ama sabrınızın karşılığını göreceksiniz. 

Death Note

    Diziden sonra bir de anime önerisi gelsin. Toplam 37 bölüm olan Death Note'un ana kahramanı olan Yagami Light isimli lise öğrencisi, bir gün boş bir defter bulur. İlk sayfada yazan kurallara göre bu deftere adı yazılan kişi ölecektir. Dünyanın yozlaşmışlığından sıkılmış olan Yagami defteri denemeye karar verir veee.... Her bölümünün sürükleyici ve şaşırtıcı olduğu Death Note bir yandan adalet ve intikam duygularını sorgulatırken bir yandan da içerdiği zeka oyunlarıyla sizi tepe sersemi edebilir. İzlemeden ölmeyin. 

La Piel Que Habito

     Pedro Almodovar'ın bu son filmi aslında ayrı bir yazının konusu olmayı hakediyordu. Ama üzerimdeki bu yaz rehaveti yüzünden o yazı bir türlü yazılmayınca bari burada birkaç satır bahsedeyim dedim. Renkli, nevrotik, çok konuşan karakterlere sahip filmlerinden sonra La Piel Que Habito, Almodovar'ın en gri ve tekinsiz filmi olarak öne çıkıyor. Düşündürücü, etkileyici ve hatta rahatsız edici bile denebilir. Yönetmenin en iyisi değil belki ama yine de kaçırılmaması gerekiyor. İzleyecek olanlar için bir ekleme; filmin konusu ile ilgili bile tek bir yorum okumayın, seyir zevkinizi bozmayın. 

Hitchhiker's Guide to the Galaxy 

       Douglas Adams'ın bilimkurgu serisinin ilk kitabından uyarlanmış olan 2005 tarihli bu filmin kitabın hakkını verip vermediğini bilmiyorum. Kitabı okumadım ama vermiyorsa bile kendi içinde süper bir film olduğunu söyleyebilirim. Galaksiye yapılacak bir otoban dünya üzerinden geçince sevgili mavi gezegenimiz yok edilir. Neyse ki bahtsız kahramanımız bir uzay gemisine otostop çekerek kurtulmayı başarır. Sonrası ise tam bir absürt ve eğlenceli olaylar zinciri. Filmin ince felsefi mesajlarının ardından yunuslara, havlulara ve farelere bakış açınız tamamen değişecek.  

Pigme 

     Bir ilk olarak bu kez de kitap önerisi yapalım. Hiçbir kitabını kaçırmadığım Chuck Palahniuk'un son romanı Pigme kısa süre önce -klasik tabirle- raflardaki yerini aldı. Yazarın tıpkı diğer romanlarında olduğu gibi tüketim toplumuna özellikle de Amerikan sömürü zihniyetine sağlam giydirmeler yaptığı romanı okurken hem gülümsüyor hem de "ya di mi" şeklinde başınızı sallıyorsunuz. İlk defa Palahniuk kitabı okuyacaklar için yazarın tarzı biraz yadırgatıcı gelebilir ama sonrasında benim gibi bağımlısı haline gelebilirsiniz, demedi demeyin. 

 Şibumi

     Trevanian takma ismiyle yazan Rodney Whitaker'ın bu nefis romanını neden hala filme çekmediler bilmiyorum. Gerçi güzelim romanın Holywood yapımcılarının elinde mahvolmasındansa hayal gücümüzde yaşaması daha iyi. Sayfalar ilerledikçe her bakımdan oldukça üstün bir kişilik olarak tasvir edilen Nicholai Hel'e gıpta etmeden duramıyorsunuz.  Hikaye de oldukça sağlam ve sürükleyici. Yazarın başka bir romanındaki banka soygunu tasvirinin gerçek hayatta birebir uygulanması sonucu, Şibumi'de bahsi geçen farklı cinayet şekillerinin sonradan yayınlanmaması yazarın muhteşem hayal gücü ve dehasına işaret olabilir. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...