Sayfalar

kitap uyarlamaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap uyarlamaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2013

The Great Gatsby / Muhteşem Gatsby


Muhteşem Gatsby’i ilk defa okuduğumda o kadar beğenmiş ve etkilenmiştim ki yayınlandığı dönemde okuyucu bulamamış olması beni çok şaşırtmıştı. 1925 yılında yayınlanan bu güzelim romanın ancak II. Dünya Savaşı sıralarında, F. Scott Fitzgerald öldükten sonra popülerleşmesi yazarı için çok büyük bir talihsizlik. Başarısız bir yazar olduğunu düşünerek ölen Fitzgerald umarım Baz Luhrman’ın The Great Gatsby yorumundan bir şekilde haberdardır ve kendisine haksızlık ettiğini anlamıştır.
Hikâye 1920’li yılların Amerika’sında geçiyor, yani yazarın deyimiyle Caz Çağı’nda. Bir yandan ekonomik bunalım kapıda, diğer yanda kentler hızla büyüyor, sosyal yaşam hareketleniyor. Anlatıcı Nick Carraway’ın ağzından, Jay Gatsby isimli gizemli karakterin hayatını öğrenirken fonda ise dönemin sosyal ve kültürel şartlarına tanık oluyoruz. Gatsby’nin geçmişi hakkında yapılan spekülasyonlar “katil” ve “savaş kahramanı” gibi iki ayrı uç arasında gezinecek kadar çeşitli. Oysa ki aslında onunla ilgili bilinmesi gereken tek gerçek Gatsby’nin sadece tutkulu, akıllı ve hiçbir zaman umudunu kaybetmeyen bir adam olduğu ve unutamadığı Daisy’e duyduğu aşk.
Tüm bunları, yani hem bir adamın hem de dönemin ruh halini kitaba aynen sadık kalarak, üstelik de hiç sırıtmayan süslemelerle aktarmak her babayiğidin harcı değil elbette. Romeo+Juliet (1996) ve Moulin Rouge (2001) gibi dramatik aşk filmlerini görkemli bir görsellikle aktaran Baz Luhrman bu açından The Great Gatsby için çok isabetli bir yönetmen olmuş. Caz dönemi ve Gatsby’nin meşhur partileri bütün ihtişamı ve şaşası ile kostümlerden dekor tasarımlarına kadar en ufak ayrıntısı bile düşünülerek canlandırılmış. Müzikler ise adeta kendi başına ayrı bir karakter gibi fonda olduğu her sahneye ayrı anlam katıyor. Baz Luhrman’ın diğer iki filminden de aşina olduğumuz gibi günümüzün popüler şarkılarını farklı yorumlarla duymak filmin güzel sürprizlerindendi. Lana Del Rey, Beyonce, Jay Z gibi isimlerin yer aldığı soundtrack’te birinciliği ise U2 şarkısı Love is Blindness cover’ıyla Jack White’a veriyorum. 


Belki izleyenler vardır; The Great Gatsby’nin 1974 tarihli uyarlamasında Jay Gatsby rolünü Robert Redford canlandırmıştı ve bana göre çok da başarılıydı. 2013 versiyonunda ise Leonardo Di Caprio’nun ismini görmek başta biraz canımı sıksa da filmi izleyince fikrim değişti. Gatsby’nin kimi zaman heyecanlı, güçlü ve iyimser kimi zaman da güvensiz, öfkeli ve tutkulu değişken ruh hallerine beklemediğim bir ustalıkla hayat vermiş. Daisy rolündeki Carey Mulligan ise zaten haz etmediğim bir oyuncuydu, film boyunca değişmeyen “kapıya sıkışmış civciv” yüz ifadesiyle iyice sevimsiz geldi.
Filmle ilgili söyleyebileceğim tek olumsuzluk 3D çekilmiş olması. Zaten 3D’yi hiç sevmeyen, o gözlüklerden sıkılan biri olarak The Great Gatsby’nin neden üç boyutlu gösterildiğini anlamadım açıkçası. Bence bu film 3D olmadan da güzelliğinden ve etkileyiciliğinden bir şey kaybetmezdi.
Lafı fazla uzatmayalım. Hem kitaba sadık kalarak hem de kendi auteur kimliğini yansıtarak böylesine güzel bir film ortaya koyduğu için Baz Luhrman ne kadar alkışlansa yeridir.  Film hakkındaki "aşk filmi" ya da "kız filmi" yakıştırmalarını kulak ardı edin ve bir adamın hüzünlü hikayesini kaçırmayın.  

4 Mart 2013

Les Miserables

    
      Ne zaman bir müzikal film izlesem gerçek hayatın da böyle olabilme düşüncesi beni eğlendirir. Vapurda giderken ya da bir devlet dairesinde sıra beklerken insanlar birden şarkı söylemeye ve dans etmeye başlasa ya da arkadaşlar arasında nağmeli nağmeli konuşsak ilginç olurdu hakikaten. Ama bunu beyazperdede izlemeye gelince işin rengi değişiyor benim için. Güzel şarkılar ve yaratıcı bir koreograf söz konusuysa tamam ama filmin en can alıcı yerinde karakter şakımaya başlayınca elimde değil canım sıkılıyor. Bu yüzden, sevdiğin müzikal filmleri say deseniz Grease, West Side Story, Moulin Rouge ve Sweeney Todd'dan başka isim aklıma gelmez. Ne yazık ki Les Miserables da ileride hatırlayacağım filmler arasında yer almayacak, en azından iyi bir şekilde. 
     Victor Hugo gibi dev bir ismin defalarca uyarlanmış bir eserini tekrar filme çekmek riskli bir karar. Tolstoy'un Anna Karenina'sını farklı bir yorumla sunan Joe Wright bu riski kazanca dönüştürebilmişti. Les Miserables'ın yönetmeni Tom Hooper ise bu şansı ıskalamış görünüyor. Elbette kabul etmek gerekir ki Sefiller gibi bir eseri filme uyarlamak kolay iş değil. Artık dürüst bir hayata başlamak isteyen eski bir mahkum, sisteme sadık bir kanun adamı, çocuğu için saçı ve dişinden başlayarak vücudunu satmak zorunda kalan bir kadın gibi romanının kahramanlarının yaşadıkları çelişkiler, çaresizlikler, mücadeleler yeterince işlenmeden Sefiller'i anlatmış sayılmazsınız. İşte bu noktada film, ne karakterlerinin duygu durumlarını hakkıyla aktarabiliyor ne de hikayenin fonunu oluşturan devrim sonrası Fransa'sına dair anlamlı bir şeyler söyleyebiliyor. Bana göre bunun en büyük nedeni filmde şarkıyla söylenmemiş diyalogların yok denecek kadar az olması. Müzikal bir filmin şarkı ve diyalog dengesini iyi sağlamasının izleyeni sıkmamak adına önemli olduğunu düşünüyorum. Ama Les Miserables'ın her karakterinin derdini şarkıyla türküyle anlatması beni fazlasıyla baydı. Üstelik de bunu 2,5 saat gibi uzun bir süre boyunca izlemek gerçekten dayanılır gibi değil.   


     Neyse ki yıldız oyuncu kadrosu filmi bir nebze de olsa izlenebilir kılıyor. Bir kaç sene önceki Oscar Töreni'nde sergilediği performansla müzikale olan yatkınlığını gösteren Hugh Jackman göründüğü ilk sahneden başlayarak hiç zorlanmadan oynamış. Anne Hathaway'i pek sevmem ama hatun ödülleri sildi süpürdü artık bana laf düşer mi bilmem. Russel Crowe her zaman iyi bir oyuncu olmuştur, her rolün altından kalkmıştır ama şarkı söyleyemiyormuş öğrenmiş olduk. Helena Bonham Carter ve Sacha Baron Cohen ikilisinin olduğu sahneler ise sanki Tim Burton filminden copy-paste yapılmış gibiydi. Amanda Seyfried için de bir "eh işte" diyelim eksik kalmasın.
     Filmi izlerken aklımdaki tek şey "keşke bu film müzikal olarak çekilmeseymiş" düşüncesiydi. Veyahut sözünü ettiğim şarkı-diyalog dengesi tadında tutulsaydı ortaya gerçekten görkemli bir film çıkabilirdi. Belki de yönetmen Sefiller'i anlatırken, 2,5 saatlik şarkı şovuyla izleyiciyi de "sefil" ederek karakterlerle daha iyi empati kurmasını hedeflemiştir, kim bilir...  

21 Ocak 2013

Lawless


    1920'li yıllarda Amerika'daki içki yasağı ve o dönemin gangsterlerinin suç öyküleri Hollywood için her zaman cazip bir kaynak oldu. İtiraf edeyim ben de jilet gibi takım elbiselerinin içindeki janti gangsterlerin başrolde olduğu filmleri fazlasıyla severim. Gerçek bir öyküden esinlenildiği ibaresiyle açılan Lawless'a ise gangster filmi demek pek doğru olmaz (iyi film diyeni ise vurmak lazım). Kaçak içki üreten üç kardeşin kendilerinden haraç toplamaya çalışan sözde kanun adamıyla mücadelesini anlatan film Matt Bondurant'ın The Wettest County in the World isimli kitabından uyarlanmış. 
    Filmin iyi adamları olan Bondurant kardeşler en tehlikeli ve ölümcül durumların bile üstesinden gelip hayatta kalmalarıyla meşhur. Kötü adamlara pabuç bırakmayacak kadar da yürekliler. Kardeşlerin en küçüğü ve aynı zamanda en eziği olan Jack ise, "ben saksı değilim" tarzı bir çaba içinde kendisini abilerine ispatlamaya çalışıyor. Psikopatlık derecesindeki kötü adamın katkılarıyla işler sarpa sarıyor ve olaylar gelişiyor. Ancak gelin görün ki, oldukça yüzeysel olarak bahsettiğim bu hikaye son derece orijinal ve sürükleyici bir şekilde anlatılabilecekken, üstelik de senaryo Nick Cave gibi hem müzisyenliği hem de daha önceki senaryosu (bkz. The Proposition) gayet başarılı birinden çıkmışken, film vasatın ötesine geçememiş. Boşluklarla dolu bir olay örgüsü, derinlikten yoksun karakterler ve elde var hayalkırıklığı. Türün klişeleri tamamen yerli yerinde ama yine de tahmin edilebilir bir hikaye olduğunu söyleyemem çünkü bu finalin bu kadar kötü olabileceğini sanıyorum kimse tahmin etmemiştir. 
      Filmi vasatlaştıran unsurlar arasında Jack rolündeki Shia LeBeouf'un katkısından da bahsetmemek olmaz. Karizma mı, yıldız ışığı mı adı her neyse, işte bu adamda ondan yok. Konu yakışıklılık ya da güzellikle de ilgili değil, başka bir şeyler eksik. Gerçi zayıf halka Jack için biçilmiş kaftan olduğu ortada. Rol yapmasına gerek bile kalmamış sanki. İri kıyım, ağır abi Forrest Bondurant'ı canlandıran Tom Hardy ise filmdeki az sayıda iyi şeylerden biriydi. Her suç filminin olmazsa olmazı "seksi şuh kadın" rolünde Jessica Chastain bekleneni vermiş. Abartılı hareketleri ve kaşsız suratıyla filmin kötü adamı Guy Pearce psikopatlıkta çığır açmış denebilir. Vee muhteşem insan, karizmanın öteki adı Gary Oldman. Rolü o kadar az ki bu bile filmi yerden yere vurmam için tek başına yeterli. Ama göründüğü kısa sahnelerde resmen büyülüyor. 


     Neyse lafı fazla uzatmayalım. Hani fragmanı kendisinden güzel filmler vardır, oyuncu kadrosu da süperdir. Hele hele Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye için yarışmış bir filmse beklentileriniz tavan yapar. Ama sonuç kocaman bir hüsrandır. İşte Lawless aynen böyle bir film olmuş. Asla izlemeyin diyemem, ama önerim beklentilerinizi yüksek tutmamanız. 

16 Ocak 2013

The Hobbit: An Unexpected Journey

  
  Orta Dünya'yı özlemişim. Gandalf'ı, Frodo'yu, Elfler'i, Ayrıkvadi'yi, Gollum'u ve hatta leş görünümlü Orkları. Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin bitmesinin üzerinden 10 yıl geçti ve bu kadar uzun bir süre sonra serinin benim gibi hayranları için tanıdık diyarlarda, eski ve yeni kahramanların maceralarını izlemek çok büyük bir keyif. Tolkien'in Hobbit'ini okumadım, dolayısıyla filmin bir uyarlama olarak başarılı olup olmadığını tartışacak değilim. Keza Hobbit'i Yüzüklerin Efendisi ile kıyaslamak gibi bir niyetim de yok. Neticede birisi tamamlanmış efsanevi bir üçleme, Hobbit ise yeni başlamış bir serinin ilk basamağı. O halde başlayalım Hobbit'ten bahsetmeye. 
     Film, Yüzük Kardeşliği'yle paralel şekilde aynı yerde ve zamanda, Bilbo Baggins'in doğum günü partisi hazırlıkları sırasında başlıyor. Ancak asıl hikaye LOTR'in 60 yıl öncesinde geçiyor. Frodo'nun Orta Dünya'yı kurtarma misyonunun çok ötesinde bir motivasyonla, macera ve keşfetme arzusuyla pek sevgili Shire'ından ayrılan Bilbo, büyücü Gandalf'la birlikte 13 cücelere eski vatanlarını ejderha Smaug'tan kurtarmak için yardım etmeye çalışıyor. Gerisi bol bol macera ve heyecan elbette. Tabi ki bu beklenmedik yolculuğu keyifli bir seyirliğe dönüştüren sadece aksiyon dozu değil. Çekimlerin gerçekleştirildiği Yeni Zelanda'nın müthiş doğası, bilgisayar efektlerinin geldiği son nokta itibariyle nefesleri kesen görkemli Erebor, yeraltındaki Goblin Krallığı ve taştan devlerin savaşı gerçekten de büyüleyiciydi. Sadece kuyruğunu ve gözlerini görebildiğimiz ejderha Smaug'un tamamı için ise sabırsızlanıyorum.
      Filmin ana kahramanlarının boylu poslu insanlar ya da (adeta) ari ırk Elfler olmaması kimileri için (bkz. Ömür Gedik vb.) bir kusur olarak görülse de Gandalf yanlarında kazulet gibi dikilmediği sürece cüceleri izliyormuşum gibi gelmedi bana. Zaten karizmatik erkek kontenjanını doldurması için bir adet cüce kralımız Thorin vardı. Kendisi yakın zamanda bir Legolas vakasına dönüşebilir zira Richard Armitage'in gerçek hayattaki sakallı hali bana ilk bakışta Sparta kralını anımsattı (bkz). Bilbo Baggins rolündeki Martin Freeman ise The Hitchhiker's Guide to the Galaxy (Otostopçunun Galaksi Rehberi, 2005)'de olduğu gibi sersem sepelek rollere çok yakışıyor.   


    Gelelim eski dostlara.. Gandalf canımız ciğerimiz, hani insan keşke tanısa da başı her sıkıştığında koşsa istiyor. Ian McKellen bu rol için yaratılmış sanki. Aynı şekilde Cate Blanchett de üzerine nur inmiş gibi duran halleriyle Lady Galadriel'de çok karizmatik.  Teknoloji sağ olsun yüzünün her mimiğini görebildiğimiz Gollum ise hala zavallı ama bir o kadar ürkütücü. Kısa bir süreliğine Frodo'yu görmek de çok hoş bir sürprizdi. 
    Efektler süper dememe tekrar gerek var mı bilmiyorum. Aynı şey kostümler ve makyaj için de geçerli. Özellikle cücelerin makyaj ve saç tasarımları okullarda ders olarak okutulabilir, son derece gerçekçi duruyorlardı. 
    Hobbit'in Yüzüklerin Efendisi gibi efsanevi bir konuma gelip gelmeyeceğini görmek için üçlemenin tamamlanmasını, yani 2014'ü beklememiz gerekecek. Şu noktada benim açımdan söylenecek şey Hobbit'in Orta Dünya hasretimizi giderecek, eli yüzü düzgün, keyifli bir fantastik macera filmi olduğudur. Ama kesinlikle iki boyutlu ve orjinal dilde izleyin. 

11 Ocak 2013

Anna Karenina


      Tolstoy'un trajik, yalnız, özgür ve cesur karakteri Anna Karenina sinemadaki macerasına Joe Wright ile devam ediyor. Son dönemin yetenekli yönetmenlerinden Wright'ın Pride and Prejudice (Aşk ve Gurur, 2005) ve Atonement (Kefaret, 2007) gibi roman uyarlamalarının altından başarıyla kalktığı düşünüldüğünde Anna Karenina gibi bir başyapıt için doğru isim olduğu kesin. Anna Karenina'yı bir yasak aşk hikayesi şeklinde basitleştirenlerin aksine biçim ve içerik bakımından oldukça farklı bir uyarlama ortaya koymuş ve bence çok da güzel olmuş. 
    Önce gelelim biçim kısmına. Bir tiyatro oyununu izler gibi, daha doğrusu tiyatroda sahnelenen Anna Karenina'yı izler gibiyiz. Arka planda değişen, birbiriyle iç içe geçen dekorlar ve teatral oyunculuklar başta izleyiciyi yabancılaştırsa da doğal mekanların işin içine girmesi hoş bir denge yaratıyor. Bu pek alışılmadık sinema-tiyatro birlikteliğinin sadece hoşluk olsun diye düşünülmediği kesin elbette. Anna'nın çevresindeki bütün o sosyetik, soylu, zengin sınıfın yapay ilişkileri ve sahte ahlak anlayışları tiyatro sahnesinden daha iyi bir simgeleştirmeyle anlatılamazdı herhalde. Anna ve Vronsky'nin doğal mekanlarda yaşanan aşkı finale doğru bu sahte sahne içine hapsedilmişken, romanın diğer çifti Levin ve Kitty'nin ilişkisinde tam tersi bir süreç işliyor. Levin ve Kitty'nin zaman geçtikçe derinleşen dingin aşkı arka planda kalmakla birlikte Anna ve Kont Vronksy'nin tutkulu aşkı karşısında tam bir zıtlık oluşturmuş. Bu tutkulu aşkın ilk kıvılcımlarının çaktığı dans sahnesindeki koreografi ise ayakta alkışlanacak kadar etkileyici. Filmin müthiş kurgusu ve sanat yönetimi için de ayrı birer alkış lütfen. 


      Aynı isme sahip ancak birbirine hiçbir açıdan benzemeyen iki erkek arasında kalan Anna'nın ahlakçı bir tavırla eleştirilip, sonunda "layığını bulan kötü kadın" olarak sunulmaması da filmin artıları arasında yer alıyor bana göre. Anna'nın tek hatası (?) çevresindeki asilzadeler gibi saman altından su yürütmeyip, her şeyi göze alarak aşkının peşinden gitmesi. Oğlunu, saygın bir konumu ve refah dolu hayatını sevdiği adam uğruna bırakıyor ve artık sahip olduğu tek şeyin, yani Vronsky'nin kendisini terk edeceği korkusu ve dışlanmışlığın getirdiği yalnızlık ile baş edemiyor. Filmin en önemli kusuru Anna'nın adım adım dibe vuruşunun altında yatan iç hesaplaşmalar ve gel-gitlerin biraz üstünkörü geçilmesi ve Anna'nın gereksiz tripler yapan bir "Türk kızı" gibi gösterilmesi olmuş. Bu noktada aldatılan koca Karenin'e de değinmek lazım. Biraz duygusuz ve soğuk görünmekle birlikte her şeye rağmen eşini seven ve affetmeye hazır Karenin'in çaresiz halleri yürek burkucuydu. Tabi bunda Jude Law'ın müthiş oyunculuğunun da payı büyük. Jude Law gibi koca aldatılır mı be pehh! Hayır Kont Vronsky rolündeki kaytan bıyıklı Aaron Taylor-Johnson bişeye benzese içim yanmaz. Adam 90'lı, dünkü çocuk resmen! 
   Öhöm neyse, konumuza tekrar dönersek Keira Knightley'i Anna Karenina rolüne yakıştıranlar kadar, aksini savunanlar da var. Daha önce Greta Garbo, Vivien Leigh ve Sophie Marceau gibi dev isimler tarafından canlandırılan bir karaktere tekrar hayat vermek kolay bir iş olmasa gerek. Keira Knightley aşırı mimiklerini törpülemeyi başarmış ve unutulmaz bir performans sergilemese de rolün altından kalkabilmiş.
      Sonuç olarak Anna Karenina bence elbette öncelikle okunması gereken, sadece yasak bir aşk hikayesi değil dönemin Rusya'sı, toplumsal yapısı, sosyal ilişkileri hakkında kallavi bir eser. Bu yüzden yapılacak her uyarlama girişimi illa ki eksik kalacaktır ama pek azı Wright'ın uyarlaması gibi özgün ve güzel olacaktır.

2 Ocak 2013

Life of Pi


2012’nin izlediğim son filmi Life of Pi oldu. İyi ki de öyle olmuş, böylece yılı gerçekten güzel ve kaliteli bir filmle kapattım. Crouching Tiger Hidden Dragon’da (Kaplan ve Ejderha, 2000) bizleri farklı ve masalsı bir dünyaya götüren Ang Lee bu kez de hayallerin ötesinde bir yolculuğa davet ediyor. Kariyeri boyunca değişik türde filmlere imza atmış bir yönetmen olarak Lee’nin filmografisi Brokeback Mountain (Brokeback Dağı, 2005) gibi ödüllü ve sansasyonel filmlerden Hulk (Hulk, 2003) gibi çizgi roman uyarlamalarına kadar türler arası çeşitliliğe sahip. Life of Pi ise daha masalsı ve naif, hatta klişe tabirle içimizdeki çocuğa hitap eder nitelikte. Yann Martel’in 2001 tarihli, aynı adlı romanından uyarlanan film, Pi isimli kahramanımızın kendisini ziyarete gelen bir yazara çocukluğundan itibaren hayatını anlatması üzerine kurulu. Tuhaf isminin hikayesinden başlayarak, hayatının dönüm noktasını oluşturan deniz kazasını ve sonrasını öğreniyoruz yavaş yavaş. Bildiğiniz üzere bu deniz kazasından tek kurtulan Pi oluyor ve kendisini bir filikada bir zebra, bir sırtlan, bir orangutan ve Richard Parker isimli bir kaplanla baş başa buluyor. Filmin büyük kısmını da bu filikada geçirdiği 227 günlük yaşam mücadelesi oluşturuyor.
Pi enteresan bir karakter; zeki, güçlü sezgilere sahip ve meraklı. Çocuk yaşında dinler ve Tanrı’ya merak salması sonucu hem Hindu, hem Hıristiyan hem de Müslüman olduğunu, üniversitede de Kabala dersi verdiğini anlatıyor yazara. Ama film ilerledikçe Pi’ın herhangi bir dine bağlı olmaktan ziyade sadece Tanrı’yı sevdiğini ve de çoğu zaman sorguladığını anlıyoruz. Zaten her dinin (tek Tanrılı dinleri kastediyorum) kendine has farklı ritüelleri, şartları olsa da (namaz, oruç, vaftiz, günah çıkarma vs.) özünde hepsi aynı “yaratıcı”ya inanmıyor mu? Bu noktada filmin hiçbir dinin propagandasını yapmadan sadece Tanrı’ya inanmakla ilgili bir şeyler söylemeye çalışması, ama bunu yaparken de “Tanrı’ya inanın, bakın nasıl mucizeleri var” tarzı bir yola sapmadan izleyiciyi özgür bırakması çok yerinde bir hareket. Filmin sürprizini bozmamak için detaya girmiyorum ama bu hareketin özellikle Pi'ın finale doğru anlattığı alternatif hikaye ile belirginleştiğini söylemekle yetinelim. 


Uçsuz bucaksız okyanusta, artık yeryüzü ile gökyüzünün birleşmiş gibi durduğu bir sonsuzluğun ortasında sadece dalgalarla, açlıkla ya da yalnızlıkla değil bir de kocaman, vahşi bir kaplanla mücadele etmek zorunda Pi. Ancak kimi zaman zekası, kimi zaman da kalbinin iyiliği sayesinde hayatta kalmayı başarıyor. Ancak bir insanla kaplanın mucizevi dostluğu gibi Hollywoodvari bir hikaye bekleyenler koca bir hayalkırıklığına uğrayacaklar onu da belirtmeden geçmeyelim.
Filmle ilgili söylenecek bir başka önemli nokta da kusursuz görselliği elbette. Her bir sahnenin üzerinde özenle çalışıldığı o kadar belli ki. 3D teknolojisine bir türlü ısınamamış olsam da üç boyutun bu filmin bütün görsel güzelliğini kat kat arttıran bir işleve sahip olduğunu kabul etmek gerek. Daha açılış sahnesinden başlayarak renklerin, ışığın, efektlerin, çekim açılarının, kısacası ustaca düşünülmüş mizansenlerin tamamı izleyeni hipnotize edecek kadar etkileyici. Bu yüzden Life of Pi’ın kesinlikle sinemada ve üç boyutlu olarak izlenmesi şart. Kaçırmayın!

31 Ekim 2012

Cloud Atlas

Bir kitabı filme uyarlamak riskli iştir. Çünkü her kitabın kendine has bir hayran kitlesi vardır ve bu kitleyi memnun etmek asla kolay değildir. Senaryo gereği yapılan değişiklikler hem okuyucuyu kızdırabilir hem de kitabı okurken kafalarında yarattıkları hayal dünyasını filmde –tabi ki- bulamadıkları için hoşnut olmazlar. Cloud Atlas gibi bir romanı filme uyarlamak ise iki katı riskli bir iş. Romanın 6 ayrı zaman diliminde geçen birbiriyle bağlantılı 6 öyküsünün her biri kendi başına ayrı bir film olacak kadar güzel çünkü. Bu 6 hikayeyi tek bir filmde anlatmaya çalışmak ise kesinlikle deli cesareti istiyor.
Bulut Atlası’nı yazarı David Mitchell hiçbir zaman filme çekilemeyecek bir roman yazdığı için hayıflanıyormuş ancak filmi izlediğinde gördüğü şeyden memnun olduğunu belirtmiş (Yazarın tam değerlendirmesi için buraya). E romanın sahibi filmi beğenmişken, sadece bir okuyucu ve izleyici olarak ahkam kesmek elbette bana düşmez. Ama yine de belirtmeden geçemeyeceğim bazı noktalar var. 
Öncelikle filmin kurgusunun kitaptakinin aksine karışık biçimde ilerlemesinin kitaptan bihaber olan izleyiciler için biraz yorucu olabileceğini düşünüyorum. Romanı okumuş biri olarak konuya ve karakterlere hakim olduğum için ben zorlanmadım ama bu karışık kurgu sırasında ana karakterlerden birinin akıbetini filmin en başında görmek pek hoşuma gitmedi doğrusu (bkz. Robert Frobisher). Hoşuma gitmeyen bir başka şey de senaryodaki değişiklikler. Dediğim gibi 6 hikayenin 6’sı da ayrı bir filme konu olacak kadar başarılı ve tek bir filmde bunları anlatabilmek için ya 6 saatlik bir süre ya da bazı olayların elenmesi gerekiyor. Bu yüzden bazı karakterler ve olaylar senaryo dışı kalmış. Buraya kadar kabul, ama bazı olayların kitaptakinden farklı anlatılması benim için kabul edilemez. Spoiler vermemek için detaya girmeyeceğim ama en azından Sonmi - HaeJoo ile Zachry - Meronym ilişkisinin kitapta daha farklı olduğunu söylemekle yetinebilirim. Sonmi demişken, gelecekte geçen öyküde sisteme başkaldıran android kız Sonmi benim en sevdiğim kahraman oldu. Ancak onun kitapta detaylı biçimde anlatılan bilinçlenme hikayesi ve sistem eleştirileri ana-akım sinemaya kurban edilerek filmde öylesine geçiştirilmiş ve gereksizce eklenen aksiyon sahneleri ile harcanmış. Wachowski Kardeşlerin Matrix üçlemesi düşünüldüğünde konu onlara pek yabancı değil ama ne de olsa susuzluk hiçbir şeydir, imaj her şey. 

Filmde tekrarlanıp duran “her şeyin ve herkesin bağlantılı olması, yaptığımız her eylemin sonuçlarının gelecekte de yankılanacağı” ana fikri aslında Budist felsefenin temelini oluşturuyor. Kitabı okurken de hep bunu düşünüyordum ki karşıma Buda ile ilgili ufak bir diyalog çıkınca iyice emin oldum. Ancak çoğunlukla Hıristiyan ülkelerde gösterime girecek bir filmde buna değinilmemesi de kaçınılmaz tabi ki.
Neticede Cloud Atlas beklentilerimi karşılayamamakla birlikte, çok büyük bir hayal kırıklığı da yaratmadı. Sahneler arasındaki geçişleri, şekilden şekle giren oyuncuları ve enfes müzikleri (özellikle kitaba ve filme adını veren Cloud Atlas Sextet harika) için bile bir kez daha izlemek isterim; hatta kitabı okumamış olsaydım filmi belki daha çok beğenebilirdim. Siz filmi beğenseniz de beğenmeseniz de kitabı mutlaka okumanızı öneririm. Son olarak film biter bitmez salondan çıkmazsanız aynı oyuncular tarafından canlandırılan farklı karakterleri tek seferde görme şansınız olabilir.


27 Eylül 2012

Pek Yakında: Cloud Atlas


     The Matrix efsanesinden sonra sessizliğe gömülen (Speed Racer isimli vasat çalışmalarını saymazsak) Wachowski Kardeşler sonunda tekrar yönetmen koltuğuna oturdu. Hem de yanlarına Lola rennt (Koş Lola Koş,1998), Perfume: The Story of a Murderer (Koku, 2006) gibi başarılı filmlerin yönetmeni Tom Tykwer'ı da alarak. İngiliz yazar David Mitchell'ın Cloud Atlas/Bulut Atlası isimli romanından uyarladıkları film 26 Ekim'de vizyona girecek ve ben de biraz heyecanlı ve biraz da tedirgin biçimde geri sayıma başladım. Heyecanlıyım çünkü kamera arkasındaki yönetmenlerin ortaklığı sonunda ortaya çıkacak olan işi merak ediyorum. Tedirginim çünkü Bulut Atlas'ı halihazırda beğenerek okumaktayım ve bu çok karakterli ve katmanlı romanın film halini görünce hayal kırıklığına uğramaktan korkuyorum. Altı farklı zaman diliminde, altı farklı karakterin birbiriyle bağlantılı hikayeleri okuyucu için akıcı ve zevkli bir deneyim sunuyor. Bu deneyimin çoğu kitap uyarlamasında olduğu gibi hezimetle sonuçlanmamasını umuyorum. Size de mutlaka Bulut Atlas'ını okumanızı öneririm.  
       Filmin oyuncu kadrosunda Tom Hanks, Halle Berry, Hugo Weaving, Jim Sturgess, Hugh Grant, Jim Broadbendt, Susan Sarandon gibi yıldızlar yer alıyor, hem de birden fazla karakteri canlandırarak. Merak edenler ve hala izlemeyenler için buyrun bu da fragmanı:

10 Ağustos 2012

The Great Gatsby

    Yeni ve farklı hikayeler bulmakta giderek daha fazla zorlanan Holywood, bir süredir kitap uyarlamaları ve yeniden çevrimlerle yolunu bulmaya çalışıyor. The Great Gatsby (Muhteşem Gatsby) ise hem kitap uyarlaması hem de bir yeniden çevrim olarak her iki kategoriye de uyuyor. Baz Luhrmann tarafından çekilen film bu yılın sonunda gösterime girecek. Başrollerinde Leonardo DiCaprio, Carey Mulligan, Tobey Maguire gibi isimlerin yer aldığı filmin fragmanını aşağıda paylaştım ama öncelikle kısa bir süre önce okuduğum kitaptan bahsetmek istiyorum. 

     F. Scott Fitzgerald'ın 1925 yılında yayınladığı The Great Gatsby'nin konusu Yeşilçam filmlerine aşina olan bizler için oldukça tanıdık aslında: kısa yoldan zenginleyen bir adam, yıllar sonra hala unutulmayan vefasız ve güzel eski sevgilinin karşısına çıkar. Evet, böyle anlatınca bayat bir aşk hikayesi gibi geldiğini biliyorum. Ama çok iyi bir dönem romanı (Amerika'da Jazz Ages denen yıllarda geçiyor) olmasının yanı sıra, ikiyüzlü burjuva ahlakının ince bir eleştirisini de yapıyor The Great Gatsby. Fitzgerald'ın etkileyici betimlemeleri ve sade anlatımı da romanın sürükleyiciliğini destekliyor. 20. yy'ın en iyi romanları arasında isminin yer alması boşuna değilmiş dedim okuduktan sonra. Size de tavsiyem kendinizi The Great Gatsby okumanın zevkinden mahrum etmemeniz. 


       Böylesine güzel bir romanın filme uyarlanması da gecikmemiş ve 1974 yılında yönetmen Jack Clayton bu işe soyunmuş. Senaryoya Francis Ford Coppola el atmış üstelik. Jay Gatsby'i Robert Redford'un, sevdiceği Daisy'i ise Mia Farrow'un canlandırdığı filmi maalesef izlemedim, izlemeye de korkuyorum güzelim romanı mahvettilerse diye. Ancak Baz Luhrmann'ın elinden çıkan The Great Gatsby'i kaçırmaya hiç niyetim yok. Fragman bile romanda okuduklarımı aynen görmeme yetti, umarım filmin tamamı hayalkırıklığı olmaz. 
       Son olarak fragmanda Jack White'ın sesinden dinlediğimiz Love is Blindness isimli şarkıya dikkat!  

      

27 Ocak 2012

The Girl with the Dragon Tattoo

Kişisel kanaatim David Fincher’ın gerçekten yaratıcı ve zeki bir yönetmen olduğu yönünde. Hatta Se7en ve Fight Club gibi iki şaheserden sonra pek çok sinemaseverin gözünde kredisi kolay kolay bitmeyecek bir yönetmen haline geldi. Bu yüzden de Panic Room, Zodiac, The Social Network gibi düzgün ama vasatın sınırlarında gezen filmlerini görmezden gelmek mümkün oldu. Ama The Girl with the Dragon Tattoo filmini çektiğini ilk duyduğumda neden böyle bir işe kalkıştığını pek anlayamamıştım doğrusu. Zaten bestseller olmuş bir serinin kitabını filme uyarlamak yeterince riskliyken ve bunu gayet başarıyla kotarmış bir başka film halihazırda mevcutken insan neden böyle bir işe kalkışır ki.
Hem kitabı okumuş hem de Niels Arden Oplev tarafından uyarlanan filmi seyretmiş biri olarak diyebilirim ki Fincher’ın “The Girl with the Dragon Tattoo”su aslında kendi içinde gayet tutarlı ve düzgün ancak bir o kadar da gereksiz bir film. Oplev’in versiyonu 600 küsur sayfalık detaylı bir öyküsü olan romana son derece sadık ve başarılı bir uyarlamaydı. Bu yüzden izlerken elimde olmadan iki filmi sürekli kıyasladım ve aynı filmin farklı oyuncularla ve biraz daha farklı mizansenlerle çekilmiş bir kopyası olduğundan başka bir şey düşünemedim. Burada diyebilirsiniz ki aynı kitaptan uyarlanarak çekilen iki filmin birbirine benzemesi kaçınılmaz. Evet doğru, ama o halde bari bu kadar yakın arayla çekmeseydiniz kardeşim derim ben de. Üstelik her yönetmenin kendi farklı bakış açısı, özgün bir tarzı olması gerekmez mı?
The Girl with the Dragon Tattoo’yu Avrupa versiyonundan ayrı olarak ele aldığımızda ise hakkını teslim etmek gerekiyor. Başta da söylediğim gibi Fincher gerçekten parlak bir yönetmen ve uzun süresine rağmen sıkmayan, isabetli oyuncu seçimleriyle öne çıkan derli toplu bir film ortaya koymuş. Özellikle Rooney Mara, Lisbeth Salander performansıyla Noomi Rapace’ın gölgesinde kalmamayı başarmış. Daniel Craig ise James Bond karakterinin üzerine yapışmaması için farklı rollerde elinden geleni yapıyor. Filmin bir de muhteşem açılış jeneriği var ki gerçekten bayıldım ancak fütüristik bir rock klibi havasındaki bu jeneriğin filmle alakasını pek bulamadım. Filmin bana göre bir başka sorunu ise finale doğru Harriet Vanger’in gizeminin çözüldüğü sahne. David Fincher romandakinden başka bir son çekerek, o çok sevdiği “seyirciyi şaşırtma trüğü” ile (bkz. The Game, Se7en, Fight Club) farklı olacağını düşünmüş olmalı. Romanı okumayan ya da diğer filmi izlemeyenler için gerçekten hoş bir sürpriz olmuş olabilir tabi ama bence finali oldubittiye getirmekten başka bir işe yaramamış.  


Filmle ilgili son sözüm Lisbeth Salander karakteriyle ilgili olacak. Bir oyuncu için canlandırmanın pek de kolay olmadığını düşündüğüm bu yalnız, asosyal, arızalı, güçlü ve bağımsız kadın karakter muhtemelen gelecek devam filmleriyle de yakın zamanda beyazperdenin unutulmaz kadın karakterleri arasına girebilir. Demedi demeyin.

6 Aralık 2011

Hugo: Scorsese'den Sinemaya Saygı Duruşu


not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.
Hugo’yu koskoca bir sinema salonunda, tek başıma izledim. Tam AFM’yi kapatmışım gibi hissederek havaya giriyordum ki Martin Scorsese gibi bir ustanın filminin rağbet görmediği düşüncesi biraz tadımı kaçırdı. Sonra, zaten izlenecek filmi yönetmenine göre seçmek çok yaygın bir davranış değilken, Hugo’nun bir de çocuk filmi gibi algılanması buna neden olabilir diye düşündüm. Evet, Hugo çocuklarla birlikte keyifle izlenecek bir aile filmi kategorisine rahatça dahil edilebilir ama sinema tarihini bilenler ve bu tarihe ilgi duyanlar Hugo’dan bambaşka bir tat alacaklar.
Brian Selznick’in "The Invention of Hugo Cabret" isimli çocuk romanından uyarlanan filmin başkahramanı Hugo saat tamircisi babasının ölümünden sonra kendisini yanına almış, ancak sonra ortadan kaybolmuş olan amcasının tren istasyonundaki saatleri kurma işini sürdürmektedir. Tek başına istasyonda yaşayan Hugo bir yandan gizli tüneller ve geçitleri kullanarak saatleri kurmakta, bir yandan insanları izlemekte ve bir yandan da babasından kalan bir otomaton’u (automaton) tamir etmek için gerekli ufak parçaları çalmaktadır. Derken bir gün istasyondaki oyuncakçı dükkanının sahibi tarafından yakalanır. Oyuncakçının bir şekilde otomaton’la ilgisi olduğunu keşfeden Hugo için gizemli bir araştırma süreci başlar. Filmin konusu aşağı yukarı böyle. Ama bir noktadan sonra hikayenin odağı Hugo’dan uzaklaşarak Ben Kingsley tarafından canlandırılan oyuncakçı Georges Melies’e kayıyor. Sinema aşıklarını ve tarihine ilgi duyanları heyecanlandıracak olan da bu isim zaten. Bilmeyenler için kısaca değinelim; asıl mesleği illüzyonistlik olan Georges Melies ilk sinema hilelerini bulan, 1902 yılında bilim-kurgu türünün ilk örneği olan Aya Seyahat (La Voyage dans la Lune) filmini çeken ve fantastik sinemaya büyük katkıları olan bir yönetmen. Aynı zamanda da bir otomaton koleksiyoncusu. Filmin ikinci yarısında yönetmenin hayatına ve kariyerine dair belgesel tadında görüntüler izlerken, sinemanın icadına ve gelişimine de tanık oluyoruz. Sinematograf aygıtının mucitleri Lumiere Kardeşler’in ilk gösterisinde “Tren’in Lyon Garı’na Girişi”ni izleyen seyircileri 3D teknolojisiyle Hugo’yu izleyen günümüz seyircisiyle kıyaslayıp gülümsememek elde değil. 


Filmografisinde Taxi Driver (Taksi Şoförü, 1976), Raging Bull (Azgın Boğa, 1980) Goodfellas (Sıkı Dostlar, 1990), Casino (1995), The Departed (Köstebek, 2006) gibi sert filmlerin yer aldığı Scorsese’nin Hugo gibi naif bir film çekmiş olması hayranlarını biraz şaşırtmış olmakla birlikte yönetmenin sinema tarihini çok iyi bildiği ve eski filmlerin korunması için çalışmalar yürüttüğü göz önüne alındığında Hugo doğru bir tercih olarak görünüyor. Bu filmin Scorsese’nin filmografisindeki bir başka ayrıcalıklı özelliği ise yönetmenin çektiği ilk üç boyutlu film olması. Avatar’dan sonra insanın başını ağrıtmaktan ve izleyeni filme yabancılaştırmaktan başka bir işlevi olmayan bir sürü üç boyutlu film seyrettim. Ama Hugo gerçekten de üç boyutun hakkını sonuna kadar veren, 1930’ların Paris’ini büyülü bir görsellikle canlandıran ve hatta üç boyutlu değilse izlenmemesi gereken bir film olarak alkışlanmayı hak ediyor. Bu arada Scorsese’nin filme serpiştirdiği güzel sürprizleri de var, sinemanın başlangıç dönemleri anlatılırken birkaç saniyeliğine de olsa yönetmenin kendisini ve Lumiere Kardeşler’den biri olarak Michael Pitt’i görmek mümkün. Hatta imdb’ye göre Salvador Dali de varmış ama ben kaçırdım maalesef.


Gelelim filmle ilgili eleştirmek istediğim iki noktaya. Paris’te geçen bir filmde karakterlerin İngilizce konuşuyor olması gerçekten sıkıcı. Jude Law’ın rolünün on dakika bile sürmemesi ise daha da sıkıcı.
Son sözüm Hugo’yu tercih etmeyerek, popcorn paketlerinin hışırtısı ve gereksiz fısıldaşmalarıyla film keyfimi bozmayanlara; gelmediğiniz için teşekkürler. Sinema salonunda tek başına film izlemenin katarsisi bir başka oluyormuş. Öyle ki bir ara kendimi Paris sokaklarında üzerime kar yağıyormuş gibi hissettim (Ama aklım en çok Monsieur Labisse’in kitapçı dükkanında kaldı). Tekrar hatırlatayım, Hugo sinema büyüsüne adeta bir saygı duruşu niteliğinde ve gerçekten bu büyünün etkisi altındaysanız bu filme gidin ya da filmperestler için salonu boş bırakın.  

12 Eylül 2011

Anna Karenina Bir Kez Daha Sinemada

        Hollywood'dan gelen son haberlere göre Leo Tolstoy'un klasik eseri Anna Karenina bir kez daha beyazperdeye aktarılıyormuş. Bu sefer kamera arkasındaki isim Pride and Prejudice (2005) ve Atonement (2007) gibi dönem filmleriyle tanıdığımız Joe Wright. Anna Karenina'yı yönetmenin bahsedilen filmlerinde de yer alan Keira Knightley canlandıracak. Anna'nın kocası Alexei Karenin rolünde ise Jude Law'ı izleyeceğiz. Filmin diğer oyuncuları Kelly Macdonald ve Aaron Johnson.  
      19. yüzyıl Rusya'sında geçen bu trajik aşk hikayesini bu kez de Joe Wright yorumuyla ve üstelik Keira ve Jude'un oyunculuklarıyla izlemek keyifli olacağa benzer, ne dersiniz? 

4 Ağustos 2011

Harry Potter ands Deathly Hallows Part II


        not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

İtiraf ediyorum, hiçbir zaman Harry Potter serisinin fanatiği olmadım. Hiçbir kitabını okumadığım gibi serinin 7 filmini de sinemada değil, gösterim tarihinden çok zaman sonra dvd’de seyrettim. Demek istediğim benim için Harry Potter serisi bir sonraki filmi heyecanla beklenen bir seri mertebesinde hiç olmadı. Nedenler muhtelif. Öncelikle sadece bir çocuk filmi olduğu için dudak büktüm. Ayrıca bol efektli, klişelere dayalı, sonu baştan belli gişe canavarlarına -burun kıvırmasam da- her zaman biraz mesafeli durmuşumdur. Ne zaman ki seriye muhteşem insan Gary Oldman katıldı işte o zaman bendeniz Harry Potter filmlerine ilgi duymaya başladım.
Her neyse bu uzun itiraf paragrafından sonra gelelim Harry Potter and the Deathly Hallows Part 2’ya. Bu sefer üşenmedim ve parayı bastırıp sinemada izledim serinin veda filmini. Harry ve kankalarının büyümesine paralel olarak her yeni filmin biraz daha karanlık ve yetişkinlere yönelik olmaya başlamasının da bu kararımda etkisi oldu tabi. Kitaplarını okumadığımı söylemiştim, bu yüzden filmin (ve diğer 7’sinin) kitapla ne kadar benzerlik ya da benzemezlik taşıdığı üzerine fikir yürütmem mümkün değil. Filmi kendi içinde değerlendirdiğimde ise efektlerin göz alıcı, aksiyonun bol ve klişelerin eksiksiz olduğunu söylemek mümkün. Dediğim gibi kitaptan bihaber olduğum için filmin sonunda kim ölecek kim kalacak bilmesem de tahmin etmek zor olmadı. Ama ne yalan söyleyim Harry ve Voldermort arasındaki düellonun daha heyecanlı, daha zorlu, daha çekişmeli daha daha olmasını beklerdim. Hogwarts’ın nerdeyse yerle bir olduğu savaş sahneleri ise (Lord of the Rings kadar olamasa da) bence başarılıydı.  
Filmin ana karakterleri –adeta elimizde büyüdüler- Harry Potter ve kankaları Hermione ile Ron’un ilişkileri bu son filmde nedense bende Kavak Yelleri tadı bıraktı. Biliyorum hiç benzerlik yok ama izlerken aklıma geliverdi işte. Üstelik filmin sonlarına doğru Harry’nin “Voldemort’un ölmesi için önce benim ölmem gerekiyormuş, böyle talihin taa..” minvalindeki açıklamalarına bile adamakıllı tepki vermeyen kankalığı da buradan kınıyorum.  
Söz karakterlerden açılmışken serideki en sevdiğim karakterin (hayır Sirius Black değil) ölmesi ve üstelik pek acıklı bir hikayesinin olması da beni pek duygulandırdı. Son 7 film boyunca kendisinin göründüğü sahneleri daha bir ilgiyle izlemiş ve Voldemort taraftarı olmadığını, aslında gizliden gizliye Harry’i koruduğunu hissetmiştim. Evet, Severus Snape’den bahsediyorum. Böylesine gizemli, karizmatik ve önemli bir büyücünün Voldemort tarafından kolayca harcanması ise çok ağrıma gitti, söylemeden geçemeyeceğim.

Vee son olarak filme dair bahsedilmesi gereken en önemli sahne tabi ki finali. Ama Harry ve Voldermort mücadelesini kastetmiyorum. Her şey bittikten 19 yıl sonrasını gösteren ve hiç göstermemiş olmalarını dilediğim o tren garı sahnesi sizi temin ederim beni sinemadan soğutmaya yetebilirdi. Sen kalk elindeki son moda efektlerle yok ejderhadır, yok ölüm yiyendir, basilisktir yap, ama 4-5 tane ergeni 19 yıl yaşlandırmayı becereme. Olacak iş değil. Bizim Yeşilçam’da bile daha iyisini yapıyorlarmış.
Hollywood çok para getiren bir film serisini daha sonlandırdı, dört gözle sıradakileri bekliyoruz. İster misiniz bundan birkaç sene sonra “Harry Potter’ın Oğlu” diye film yapsınlar J

2 Şubat 2011

Tıkanma

Sadık okurlarının çok iyi bildiği gibi Chuck Palahniuk’un kitaplarını okumak ve sindirmek biraz zor ve rahatsız edicidir. Yerinde olmayı dilemeyeceğiniz anti-kahramanların hikayeleri bazen eğlendirici, çoğunlukla şaşırtıcı ve genellikle mide bulandırıcı öğelerle dolu olur. Palahniuk’un sert eleştirilerinden nasibini almayan -okuyucu dahil- kimse kalmaz. Böyle bir yazarın herhangi bir kitabını filme uyarlamak ise kesinlikle cesaret işidir. David Fincher Fight Club’ı 1999 yılında çektiğinde bu zor işin altından layıkıyla kalkıp, çok iyi bir romanı başyapıt olarak nitelendirilebilecek bir film haline getirmeyi başarmıştı. Yazarın bir başka romanından aynı isimle uyarlanan Choke (Tıkanma) için ise aynı şeyleri söylemek maalesef mümkün değil.
2008 tarihli Choke’un yönetmeni Clark Greg aslında yan rollerde yer alan bir aktör ve Choke kendisinin yönettiği ilk film. Greg’i pek çok filmden ve diziden hatırlayabiliriz, hatta Choke’da Lord High Charlie rolünde de izliyoruz. Ancak bir edebiyat eserini filme uyarlamak kendi içinde zaten belli zorluklara sahipken, ilk yönetmenlik denemesinde filme çekmek için Chuck Palahniuk’un bir romanını seçmek bana göre biraz cahil cesaretiyle ilgili olsa gerek ve Greg’in bu girişimi de pek parlak sonuçlanmıyor.
Filmi bir nebze olsun kurtaran ve sonuna kadar izlenmesini sağlayanlar ise başrollerdeki iki yetenekli oyuncu Sam Rockwell ile Angelica Huston ve filmin kitaptaki hikayeye tam olarak demeyelim ama çoğunlukla sadık kalarak ilerlemesi. Seks bağımlısı Victor Mancini bir yandan bu bağımlılığından kurtulmak için grup terapilerine katılırken, bir yandan da Alzheimer hastası olan annesi ile uğraşmaktadır. Restoranlarda boğazına bir şey kaçmış numarası yapan Victor kendisini boğulmaktan kurtaran kişilerin gönderdiği para ve hediyelerle geçimini sağlamaktadır. Hem kitaba hem de filme adını veren bu “tıkanma” eylemi, “kötü biri” olmaya çalışan Victor’un, insanların “iyi biri” ya da kahraman olma isteklerini sömürmesi ile ilgilidir. Birisini ölümden kurtararak kahraman olduğunu sanan kişi kendisine bu duyguyu yaşatan Victor’a bir minnet borcu olarak para göndermektedir. Victor bu numarayı annesinden ilham alarak uygular ve aslında yaptığı her şey annesi ile kendisi arasında yaşanan çatışmadan kaynaklanır. Ancak film ne bu çatışmayı tam olarak anlatabiliyor, ne kitaptaki keskin eleştiri ve saptamaları aktarabiliyor ne de hikaye için önemli detayları göstermekte yeterli olabiliyor. Örneğin; diğer kilit karakterlerden biri olan Paige Marshall’ın hikayesi çok üstünkörü geçilirken, Victor’un en yakın arkadaşı Denny ise iki boyutlu bir karaktere indirgenmiş olarak karşımıza çıkmakta. Neyse ki Denny’i canlandıran Brad William Henke bu kusuru biraz olsun kapatabiliyor.
Choke’u okuyanlar bilir, kitap “eğer bunu okumaya niyetliyseniz vazgeçin” cümlesiyle başlar. Benim tavsiyem ise bu kitabı yani Choke’u kesinlikle okumanız gerektiği. Ama ne yazık ki film için aynı şeyi söyleyemeyeceğim: vasat doğru tanım değil ama ilk akla geleni.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...