Sayfalar

dram filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dram filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2013

Dipteyim, Sondayım, Depresyondayım: Side Effects / Acı Reçete


      Bir filmi izlerken onun yönetmeninin son filmi olduğunu bilmek tuhaf bir duygu. Hem de yönetmenin kendisi hala hayattayken. Side Effects'in son filmi olduğunu açıklayan Steven Soderbergh filmografisi farklı türler arasında gezinen, ancak hangi türe el atarsa atsın eli yüzü düzgün işler ortaya koyabilen bir yönetmen. Neden böyle bir karar verdi bilinmez ama kendisinin yerinde olsaydım kapanışı Side Effects gibi bir film ile yapmazdım. 
     Malumunuz günümüz insanının en büyük hastalığı depresyon. Psikiyatrlar, psikologlar, anti-depresanlar artık hayatımızın normal bir parçası haline geldi. Ve elbette ortada büyük bir pazar söz konusu. Soderbergh de çıkış noktası olarak tam bu konuyu alıyor. Eşi hapisten yeni çıkan depresyondaki Emily başarısız bir intihar girişiminden sonra Dr. Banks ile terapiye başlar ve tabi ki bir terapinin olmazsa olmazı olarak anti-depresanlara da. Sonrasını spoiler vermeden anlatmak zor ama filmin özetinde yazıldığı gibi Emily ve Dr. Banks arasında romantik bir ilişki olmayacağını belirtmekle yetinelim.    
     Film ilk yarısında, ilaç sektörüne ve ilaçların yan etkilerine sağlam göndermelerde bulunarak ilerliyor. İnsanların sıradan bir vitamin gibi anti-depresan kullanmaları, hatta birbirlerine tavsiye etmeleri, bu "mutluluk hormonu sağlayıcıları"na bir nevi bağımlı hale gelmiş olmaları tam da Soderbergh'ten beklendiği üzere eleştirel bir bakış açısıyla sunulmuş. İlaç firmaları ve doktorlar arasındaki duygusal (?) ilişkiye de değinmeden geçmemiş yönetmen. Ancak ikinci yarıyla birlikte film tam anlamıyla makas değiştirerek psikolojik gerilim yaratma, sürpriz sonla izleyiciyi şaşırtma derdine düşüyor. Hastaları doktorların ve ilaç firmalarının bir kurbanı olarak izleyeceğimizi zannederken, bir anda işin rengi değişiyor. Tamam bu renk değişikliği, ters köşeler falan izleyicinin hoşuna gidiyor olabilir ama hikayenin başka bir yöne evrilmesi ilk yarıdaki anti-depresanlar ve ilaç sektörü üzerinden yapılan toplumsal eleştiriyi tamamen sıfırlamaktan başka bir işe yaramamış ne yazık ki. 


     Son olarak oyunculara da değinmeden geçmeyelim. Dr. Banks rolünde Jude Law pek tabi ki şahane, muhteşem, kelimeler kifayetsiz. Kendisi doktorum olarak zehir versin, gözümü kırpmadan içeyim. Rooney Mara donuk yüz ifadesiyle depresyondaki birini canlandırmak için çok isabetli bir tercih olmuş. Catherine Zeta Jones yaşlanmasına yaşlanmış ama mihrap hala yerinde diyebiliriz. Bu arada kendisi de manik-depresif teşhisle tedavi görüyormuş, acil şifalar efendim. Channing Tatum mudur nedir adında memenet yok, iyi ki de rolü kısaydı. Testosteron yüklü aksiyon filmlerine daha çok yakışır kanısındayım. 
      Başta da söylediğim gibi Side Effects bir yönetmenin son filmi olmak için son derece yanlış bir tercih. Umarım Steven Soderbergh de bu kararından vazgeçer ve yakın zamanda yeni filmlerinin müjdesini verir. Belki kendisi de depresyonda olduğu için böyle bir açıklama yapmıştır kim bilir...

27 Kasım 2012

Dinozorlar, Arılar ve Benim Büyük Hayal Kırıklığım


     Şu aralar elimi hangi filme atsam hüsrana uğruyorum. Yönetmenine, oyuncularına ve aldığı eleştirilere bakıp büyük umutlarla izlemeye başladığım son üç film de vasattan öteye geçemedi. O yüzden vakit ayırıp hepsi için ayrı birer yazı yazmaktansa kısa kısa değinmeye karar verdim. Bahsedeceğim filmler bazıları için kült, başyapıt ya da en azından etkileyici bir eser statüsünde olabilir ancak burada kendi naçizane öznel düşüncelerimi paylaştığımı tekrar hatırlatmak isterim. 

The Tree of Life / Hayat Ağacı
Thin Red Line (İnce Kırmızı Çizgi, 1998) ve The New World (Yeni Dünya, 2005) gibi prestijli filmlerin yönetmeni Terrence Malick nasıl bir ego seviyesine ulaştıysa "ben artık aştım bitirdim, filmin orta yerinde hikayeyi kesip Big Bang'i anlatabilir ve hatta dinozorları falan gösterebilirim, millet de bunu alkışlar" diye düşünmüş olmalı. Filmde sadece, bir ailenin oğullarını kaybettikten sonraki yas halleri ve müthiş (!) bir freudyen yaklaşımla geçmişteki baba-oğul ilişkisi anlatılmış olsaydı, belki vasat ama derli toplu bir film ortaya çıkabilirdi. Varoluş, Tanrı, insan, doğa, yaşam, ölüm vs. gibi üzerinde düşünülmesi gereken bir sürü felsefi şeyi sorgulamak için taa evrenin yaradılışına gitmeye, hadi gittik diyelim filmin koca bir yarım saatini bu yaradılışa ayırmaya gerek var mıydı bilemiyorum. Filmin görselliği, estetiği, çekimleri çok güzeldi tamam, Malick bu işi iyi biliyor. Bu yüzden de yönetmenin sırf "bakın ne kadar estetik kareler yakalıyorum" demek için filmi bu kadar uzatıp, belgeselvari görüntüler eklediğini düşünüyorum. The Tree of Life'ı şaheser olarak nitelendirenler olabilir ama benim için gereksiz uzun ve sıkıcı bir film olmaktan öteye gidemedi. Filmde alkışlayacağım tek iyi şey Brad Pitt'in müthiş oyunculuğu. 

Stone / Şantaj
Yaratıcı bir girişim sonucu olarak Türkçe'ye Şantaj olarak çevrilen Stone, başrollerdeki Robert De Niro ve Edward Norton sayesinde ilgimi çekti. İkisi de sevdiğim oyuncular ve  daha önce birlikte rol aldıkları 2001 tarihli sıradan film The Score'da ikisini karşılıklı izlemek güzeldi. Stone konusuyla ve ilgi çekici açılış sahnesiyle başta sürükleyici bir psikolojik gerilim vaad etse de sonunu getirememiş. Şartlı tahliye memuru Jack ve onu ikna etmek için uğraşan mahkum "Stone" arasındaki diyaloglar iki usta oyuncunun varlığı olmasa çekilir gibi değil. Fettan kadın kontenjanında Milla Jovovich de gayet yerinde bir seçim olmuş. Ancak filmin tamamına hakim bir kararsızlık ve anlamsızlık var gibi. Dolayısıyla bir sürü şey havada kalıyor. Filmi boyunca sürekli olarak fonda dinletilen Hristiyanlıkla ilgili vaazlar da son derece can sıkıcı. Arı vızıltısına hiç değinmiyorum...

Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Rahmetli yönetmen Seyfi Teoman'ın bu filminden keyif almamamın en önemli sebebinin cinsiyetimden kaynaklandığını düşünüyorum. Çocukluğundan beri çok yakın arkadaş olan ve aynı evi paylaşan iki erkek kahraman var merkezde. Bir başka arkadaşlarının kız kardeşinin yanlarına taşınmasıyla kendi halinde giden hayatları değişiyor ve ikisi de aynı kıza aşık oluyorlar. Hikayenin bu noktadan sonra yakın dostların düşman olması ve birbirine karşı türlü oyunlar çevirmesi gibi klişe bir yöne kaymaması takdire şayan elbette. Aksine samimi ve bizden bir öykü söz konusu. Ama yine de aynı kıza aşık oldukları için sevinen ve aralarında kendilerine has bir yakınlık olan bu iki kafadara bir türlü ısınamadım ve empati kuramadım. Dediğim gibi belki de bunun nedeni erkeklerin "kanka"lık durumunu tam anlamıyla bilemediğimdendir. Kısacası ben bu filmi sevmedim kimse kusura bakmasın.

21 Ekim 2012

Pieta

     Pieta, ülkemizde ticari gösterime girmeden önce Venedik Film Festivali'nde aldığı ödülle değil ama içerdiği şiddet sahnelerinin rivayetiyle meşhur oldu. Kim Ki-duk sinemasını özellikle takip ettiğimden ve yönetmenin filmografisinde şiddetin çok fazla yer almadığını bildiğimden Filmekimi'nde izlemeden önce bir miktar gerildiğimi kabul etmeliyim. Ama Bin-Jip kalitesinde bir film izleyeceğime dair beklentilerim oldukça yüksekteydi. İki konu hakkında da yanılmışım. Birincisi şiddet sahneleri hiç de öyle abartıldığı kadar yoğun değil ve ikincisi Pieta Altın Aslan alacak kadar iyi bir film hiç değil. 
      Pieta acı anlamına geliyor ve filmle ilgili okuyacağınız bütün eleştirilerde göreceğiniz üzere Michelangelo'nun, kucağında ölü İsa'yı tutan Meryem'i tasvir ettiği heykelin ismi. Filmin afişi de bu heykele göndermede bulunuyor zaten. Film ismiyle müsemma şekilde acıyı anlatıyor. Hem fiziksel hem de duygusal anlamda. Filmin ana karakteri Kang Do acımasız, zalim, kötülerin kötüsü bir adam. Neredeyse hobi için kötülük yapıyor o derece. Borcunu ödemeyen adamlara işkence ediyor, uzuvlarını koparıyor. Günün birinde karşısına çıkan bir kadın Kang Do'ya annesi olduğunu söylüyor ve sonrasında şimdi spoiler olmasın diye anlatmayacağım bir sürü şey yaşanıyor. Acı, filmin her yerine sinmiş; daha bebekken terkedildiği için acı çeken, çevresindekilere hiç düşünmeden acı çektiren bir adam ve oğlunu kaybettiği için acılar içinde bir kadın. 
       Böyle anlatınca kulağa pek kötü gelmiyor değil mi? Üstelik acıyı anlatmaya soyunmuş böylesi bir filmde en ufak bir ajitasyon girişimi dahi yok. Ancak filmin alt metninin "bir insan bu kadar kötü kalpliyse çocukluğu anne sevgisinden mahrum geçtiği içindir" şeklinde sunulan indirgemeci tarzı çok rahatsız edici. Üstüne basa basa gösterildiği üzere kötülüğün zirvesinde bir adamın annesini bulunca birden aydınlık tarafa geçmesi son derece saçma ve iyimser bir bakış açısı olmuş. Yönetmen bu basit ve mantıksız önermeyi örtbas etmek için filmin ikinci yarısında son derece tahmin edilebilir bir sürpriz yapmayı da ihmal etmemiş. İzleyicinin zekasını küçümseyerek, adeta göze sokarcasına basit mesajlar sunan filmleri sevmiyorum. Kamera arkasında sevdiğim yönetmenlerden biri olsa da. 


       Tüm bu acılı hikayenin yanısıra, üstün körü de olsa, Kang Do'nun para topladığı insanların ve çalıştıkları endüstriyel bölgenin dramının gösterilmesi "yan hikayecik" olarak iyi düşünülmüş. Bu insanların emekleri yerine sonunda ellerini ya da bacaklarını, kullandıkları aletler aracılığıyla diyet vermeleri vahşi kapitalizmin hüküm sürdüğü her yerde sömürülenlerin vehametini göstermesi açısından yerinde bir alegori olmuş bence. 
         Sonuç olarak Pieta etkileyici bir film mi? Evet. Rahatsız edici bir film mi? Evet. Unutulmaz bir film mi? Hayır.

24 Mayıs 2012

Jacob's Ladder


Jacobs’s Ladder’ı izlemeye başladığımda Vietnam Savaşı ve bu savaşın Amerikalı askerler üzerindeki olumsuz ve yıkıcı etkileri üzerine bir şeyler anlatma derdinde olan bir film bekliyordum. Hatta filmin son 5 dakikasına kadar da bu umudumu korudum ama meğerse amaç; izleyiciyi böyle bir beklentiye sokup sonra da ters köşeye yatırmakmış. Karşımızda bol dini referanslı, gerilim soslu, sonu sürprizli ve yürek burkan bir film var.
Film Vietnam’da bir çatışma sahnesiyle başlıyor. Devamında bu çatışma sırasında yaralanan Jacob’ın savaştan döndükten sonra yaşadığı travmaları izliyoruz. Bazı yaratıklar tarafından takip edildiğini düşünen Jacob sürekli olarak halüsinasyonlar görüyor. Filmin konusu hakkında  daha fazla detaya girmemek yerinde olacak ama neyin gerçek neyin rüya olduğu konusunda kafanızın karışacağı kesin.
Dini referansı bol bir film dedik o halde bu konuyu biraz açalım. Bu referansların ilki filmin ismi. Tevrat’ın birinci kitabı olan Yaratılış’ta Jacob’s Ladder “cennete çıkan merdiven” olarak geçmekte. Rivayete göre Jacob yani Yakup Peygamber bir seyahati sırasında dinlenmek üzere uzanır ve uykuya dalar. Rüyasında yeryüzünden gökyüzüne uzanan bir merdiven ve bu merdivenin basamaklarında inip çıkan Tanrı’nın meleklerini görür. Bu inanca göre Jacob’s Ladder ya da Yakub’un Merdiveni olarak adlandırılan bu merdiven maddi dünya ile ilahi dünya arasındaki bağlantı noktası olarak düşünülmektedir. Bir başka açıdan merdiven metaforunun filmde bilinçaltına da işaret etmek için kullanıldığını söylemek mümkün. Bu konuya sonra döneceğim ama önce dini referanslardan devam edelim. Ana karakter Jacob’ın isminin Yakup Peygamber’e gönderme olduğunu söylemiştik. Jacob’ın kız arkadaşı Jezzie ya da tam haliyle Jezebel ise putperest İsrail kraliçesinin ismi olarak Tevrat ve İncil’de yer alıyor. Hem de en günahkar kadın sıfatıyla. Jacob’ın yıllar önce ölmüş olan oğlu Gabe, yani Gabriel, yani Cebrail ise Tanrı’nın meleklerinden birinin adı. Son olarak Jacob’ın sorularına bir yanıt veren ve ordunun sırlarını anlatan Michael isimli kişiyi de Mikail olarak düşünmek mümkün.
Jacob’s Ladder gibi dini çağrışımları bol bir film yönetmen Adrian Lyne’nin filmografisinde biraz ayrıksı duruyor aslında. Yönetmenin şimdiye kadar çekmiş olduğu Flashdance (1983), Nine ½ Weeks (9,5 Hafta, 1986), Fatal Attraction (Öldüren Cazibe, 1987), Indecent Proposal (Ahlaksız Teklif, 1993), Lolita (1997), Unfaithful (Sadakatsiz, 2002) gibi filmlerin dikkat çeken özellikleri çoğunlukla cinselliğin ön planda olması ve erkeğin mahvına sebep olan kötücül bir kadının varlığı. Gerçi Jacob’s Ladder’da da Jezzie mutlu aile birliğini tehdit eden femme fatale kontenjanını layığıyla dolduruyor.  



Uyarı: Yazının buradan sonrası spoiler içerir

Merdiven metaforuna geri dönersek dört önemli sahne üzerinde durmak lazım. Bunların ilki filmin başlarında Jacob’ın metro istasyonunda çıkışa giden merdivenlerin kapalı olduğunu gördüğünde aşağı inmek zorunda kaldığı sahne. Burada Jacob’ın aşağı inerek girdiği karanlık tünelin aslında kendi bilinçaltı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zaten gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu bilemediği olaylar zinciri de bu sahneden sonra başlıyor. Merdiven metaforunun yer aldığı ikinci sahnede Jacob’ın merdivenin basamaklarında oturan bir kadına fal baktırdığını görüyoruz. Ufak bir detay gibi görünse de filmin önemli sahnelerinden biri bu ve Jacob’ın yukarı çıkmasına onu aşağı çağıran Jezzie (günahkar kadın) engel oluyor.
Merdivene dair en önemli sahne ise kuşkusuz Michael ve Jacob arasındaki diyalog sahnesi. Ordunun askerlere verdiği “merdiven” isimli uyuşturucunun maruz kalan kişileri en ilkel, vahşi güdülerine, saldırganlığa “merdivenden aşağı indirmesi” başta işaret ettiğim ikiliği çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Filmin sonunda Jacob’ın oğlu Gabe’in yani Cebrail’in elinden tutarak merdivenden aydınlıklar içindeki yukarıya çıkması ise maddi dünyadan ilahi dünyaya geçişi sağlayan Yakub’un merdiveni olarak anlamını buluyor. Nasıl ki Kutsal Kitap’a göre Yakup rüyasında bu merdiveni görmüşse, Jacob da kendi rüyasında cennette çıkan merdiveni görmüştür.
Şimdiye kadar söylediğim herşeyi bir kenara koyarsak Jacob’s Ladder’ın öyküsü en temelde ölmekten ve ölünce cehenneme gitmekten çok korkan bir adamın hikayesi aslında. Kim bilir, ölüme en yakın olduğu anda insan gerçekten böyle hissediyor olabilir. Film bittikten sonra Jacob için üzülmemek elde değil. Tabi bunda, film boyunca yüzündeki acılı ve şaşkın ifadesiyle gibi müthiş bir oyunculuk sergileyerek kendisine hayran bırakan Tim Robbins’in de çok büyük etkisi var. Son bir alkış da filmin ismini Türkçe’ye “Dehşetin Nefesi” olarak çeviren yaratıcı zekalara gelsin. 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...