Sayfalar

Woody Allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Woody Allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2012

To Rome with Love

Woody Allen kuşkusuz en üretken yönetmenlerden biri. Senaryosunu yazdığı yaklaşık 70 film, yönettiği ise 40 film var. Bunların birçoğu gerçekten unutulmaz filmler, ancak bir kısmı ise dürüstçe söylemek gerekirse vasatı aşamıyor. Son filmi To Rome with Love’ın kaderi de ne yazık ki bu ikinci gruptaki filmlere dahil olmak. Bilenler bilir Woody Allen’ı çok severim ve çektiği film ne kadar berbat olursa olsun oturup izlerim ama eğer kötüyse de açıkça söylemekten çekinmem. Buradan To Rome with Love’ın kötü bir film olduğunu düşündüğüm anlaşılmasın lütfen ama bir şaheser değil karşımızdaki.
Woody Allen’ın bir New York aşığı olduğu, ancak rota değiştirerek hikayelerini 2005’ten beri Avrupa’da anlattığı malumunuz. Londra, Barcelona ve Paris’ten sonra sıranın Roma’ya gelmesi kaçınılmazdı. Bu güzelim şehirleri yönetmenin sıradışı hikayelerine fon oluştururken izlemek çok zevkli elbette. Ancak işin acı tarafı bu Avrupa macerasının Allen’ın kendi ülkesinde filmleri için para bulamamasından kaynaklanması. Woody Allen gibi büyük bir yönetmenin para bulamıyor olması çok ilginç ve üzücü, yine de bu mecburiyet biz izleyiciler için keyifli bir seyre dönüşüyor ki o da işin güzel tarafı.  
To Rome with Love’da dört ayrı hikaye izliyoruz, birbiriyle hiç temas etmeyen farklı hikayeler bunlar. Kızlarının İtalyan nişanlısı ve ailesiyle tanışmak üzere Roma’ya gelen Amerikalı bir çift, kız arkadaşının en yakın arkadaşına aşık olan genç bir mimar, bir sabah uyandığında kendisinin sebepsiz bir şekilde ünlü olduğunu fark eden sıradan bir adam ve İtalyan yeni evliler filmin kahramanları. Tahmin edileceği üzere olaylar bir noktadan sonra sarpa sararak tantanalı bir hale geliyor ve elbette ki Allen’ın o hınzır mizahından bolca nasibini alıyor. Filmin odağındaki ana tema aşk, ancak medya, şöhret, müzik gibi alanlar da yönetmenin eleştirilerinden kurtulamamış. Zekice yazılmış diyaloglara değinmeme gerek bile yok, çünkü bir Woody Allen filminin olmazsa olmazı nefis diyaloglarıdır ve evet bence hafif çatlak da olsa O bir dahi.


Gelelim oyunculara. Beyazperdenin en güzel kadınlarından Penelope Cruz son derece doğal bir biçimde rolünün hakkını vermiş. Roberto Benigni göründüğü bütün sahnelere ayrı bir keyif katıyor. Alec Baldwin, Ellen Page ve Jesse Eisenberg’e de birer alkış. Artık nadiren kamera önüne geçen Woody Allen’ı izlemeyi özlemişim, her zamanki gibi adeta kendisini oynuyordu. Başrollerden biri de tabi ki Roma’ya aitti, meşhur Aşk Çeşmesi, Collesium, İspanyol Merdivenleri ve sokakları ile herkesten rol çaldı.  
Yönetmenin takipçileri To Rome with Love’ı zaten kaçırmayacaktır. Midnight in Paris’in gazıyla sinemaya gidecek olanlar ise bir parça hayal kırıklığına uğrayabilir. Evet, bir başyapıt değil ama yine de sıkılmadan, eğlenerek geçireceğiniz iki saatiniz garanti.  Son olarak, filme çekmek için yığınla fikrim var diyen Woody Allen’a da uzun ömürler dileyerek yazıyı noktalayalım. 


4 Nisan 2012

To Rome With Love Trailer

     Woody Allen New York'tan çıkıp Avrupa'da sürdürdüğü turuna İtalya'da devam ediyor. Kadroda  her zamanki gibi elini sallasan stara çarpma durumu var: Penelope Cruz, Ellen Page, Alec Baldwin, Roberto Benigni, Jesse Eisenberg ve Woody Allen. Ne zamandır Allen kendi filmlerinde görünmüyordu, onun nevrotik hallerini özlemiştim şahsen. 
       Aşağıdaki fragmanı da izledikten sonra To Rome With Love merakla beklenen filmler listemde en üst sıraya çoktan yerleşti.   

11 Kasım 2011

Midnight in Paris

Bu yazıya başlamadan önce hemen söyleyim; Woody Allen filmlerinin koyu bir hayranıyım. Dolayısıyla birazdan okuyacaklarınız –zaten bu blogtaki hiçbir postta tarafsızlık iddiam olmamakla birlikte- fazlasıyla sübjektif olabilir. Peki Woody Allen filmlerinin nesini bu kadar çok seviyorum? Öncelikle kendisiyle dalga geçmesini. Başrolde kendisi oynasın ya da oynamasın nevrotik, biraz şapşal, obsesif ve içe dönük ana karakterleriyle aslında her zaman gerçek Woody Allen’ı izliyormuşuz gibi hissederim ve kendisiyle böyle rahat dalga geçtiği için de hayran olurum. Kesinlikle çok keskin bir zekanın ürünü oldukları belli olan filmlerindeki mizah, ince alay, kimi zaman absürt bir biçimde gelişen olaylar ve eleştiri oklarını sakınmadan sapladığı diğer karakterler de bir Woody Allen filminin güzellikleri arasındadır. Midnight in Paris’te ise bu saydıklarımın hepsi ve hatta daha fazlası var.
Paris’e bir güzelleme olarak nitelendirilebilecek film bunu doğrularcasına eşsiz Paris görüntüleri ve ana karakter Gil’in ağzından Paris övgüleri ile dolu. Sağır sultanın bile bildiği üzere bir New York aşığı olan Woody Allen’ın yaşamak istediği ikinci şehrin Paris olduğunu bilenler için bu durum pek şaşırtıcı gelmiyor tabi (Bilmeyenler de şimdi öğrenmiş oldu). Gil, bir yazar. Nişanlısı Inez ve onun ailesiyle birlikte Paris’te tatildeler. Daha filmin başlarında Gil ve Inez’in zıt zevklerini öğreniyor, aslında farklı dünyalara ait olduklarını fark ediyor ve nasıl olup da evlenmeye karar verdiklerine anlam veremiyoruz. Bu belki de filmin tek zorlama duran kısmı. Ama o kadar kusur kadı kızında da olur deyip görmezden gelebiliriz.


 Filmin asıl keyifli kısmı ise Gil’in zaman yolculuğu yaptığı bölümler. Saat tam gece yarısını vurduğunda garip bir şekilde kendisini 1920’lerin Paris’inde bulan Gil dönemin en bilinen sanatçılarıyla tanışma fırsatı yakalar. Kimler yok ki Gil’i ve tabi ki bizleri şaşırtan o isimler arasında; Zelda ve F. Scott Fitzgerald çifti, Ernest Hemingway, Cole Porter, Salvador Dali (Adrien Brody sen bir harikasın), Luis Bunuel, Pablo Picasso, Gertrude Stein, Josephine Baker ve T.S. Elliot perdede birbiri ardına endam-ı arz ediyorlar. Tabi burada önemli olan bu kişileri tanımak ve sohbet sırasında geçen esprileri anlamak için birazcık genel kültür bilgisi gerektiği. Ukalalık yapmak istemem ama bu, filmden daha fazla keyif alınmasını sağlayan bir nokta. Gil’in gerçeküstücülerle ve özellikle de Bunuel’le yaptığı kısa sohbet söylemek istediğime güzel bir örnek olabilir.
Bu kadar övdükten sonra yine de dürüst olmak gerekirse Midnight in Paris’te, Woody Allen’ın daha eski (başrolünde kendisinin olduğu diyelim) filmlerinde rastladığımız keskin eleştirilere pek rastlamıyoruz. İçi boş entelektüellere, Cumhuriyetçilere ve gösteriş meraklılarına karşı hoş iğnelemeler mevcut gerçi ama o meşhur Woody Allen hınzırlığında değil. Yine de ne olursa olsun çok keyif alacağınız ve muhtemelen Gil’in yerinde olmak isteyeceğiniz bir film var karşınızda. Şahsen 1920’lerde ya da başka bir dönemde yaşamaktansa tıpkı Gil gibi zamanda yolculuk edip şimdiki bilgi ve birikimimle geçmişi deneyimlemek ve o döneme damgasını vuran dehalarla iki muhabbet çevirmek isterdim. 

 
Son olarak da oyunculara değinmek istiyorum. Her Woody Allen filminde olduğu gibi Midnight in Paris’te de pek çok ünlü oyuncu bir arada. Özellikle Gil rolündeki Owen Wilson rahatlıkla Woody Allen’ın bundan sonraki filmlerinde başrol oynayabilir bence. Aynı şaşkın yüz ifadesi, bazen kekeleyerek konuşması ve beden diliyle Allen’ın adeta kopyası olmuş. Marion Cottilard da 20’li yılların kostümleri içinde gerçekten harika görünüyor. Ama kimse kusura bakmazsa en yüksek puanımı Salvador Dali’yi canlandıran Adrien Brody’e vermek istiyorum. Hatta mümkünse lütfen Dali’nin hayatını anlatan bir film çeksinler ve bu harika performansı daha uzun süre izleyebilelim. 
Lafı daha fazla uzatmaya gerek yok, Woody Allen’ı sevin ya da sevmeyin Midnight in Paris’i bence kaçırmayın. Woody Allen’ın en iyi filmi olmayabilir ama bu yılın en iyilerinden biri.   


  

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...