Sayfalar

vasat filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vasat filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2013

Maniac / Manyak


    Hiç aklınıza gelir miydi bizim sevimli, cesur Hobbit'imiz Frodo büyüsün ve psikopat bir katile dönüşsün. Gerçi Elijah Wood, Sin City'de ne kadar gözü dönmüş bir manyak olabileceğini cümle aleme ispatlamıştı ama böylesi rollere bu denli yakışacağını hiç düşünmemiştik. 
   Maniac, 1980 tarihli aynı isimli bir başka filmin yeniden çevrimi. Ana karakterimiz Frank, görünürdeki işi olarak gündüzleri vitrin mankenlerini restore ederken, geceleri de genç ve güzel kadınları öldürmekle meşgul oluyor. Sadece öldürmekle de kalmayıp kafa derilerini yüzüyor ve hatıra niyetine saçlarını alıyor. Buraya kadar sıradan bir seri katil hikayesi gibi geldiyse durun hemen karar vermeyin. Bu hikayede katili kovalayan polisler, ipuçları peşindeki zeki adamlar yok. Bu film tamamen katilin gözünden, onun hikayesini anlatıyor. Bunu desteklemek için kullanılan "point of view" tekniği ise gerçekten dahice olmuş. Tüm filmi Frank'in bakış açısından, onun gördüğü şekilde izlemek değişik bir film izleme deneyimi sunuyor. Özellikle ana karakter cani bir psikopat olunca işlediği tüm cinayetleri onun gözünden birebir izliyor, adeta eyleme dahil olmaya zorlanıyorsunuz. Ancak uyarmam lazım, bu durum benim gibi midesi hassas izleyiciler için biraz zorlayıcı olabilir, çünkü ne Frank ne de yönetmen kan kullanımı konusunda elini hiç korkak alıştırmamış. 
    Maniac biçim konusunda bu kadar başarılıyken, iş içeriğe gelince ne yazık ki aynı performansı göremiyoruz. Frank'in, amiyane tabirle, kafayı sıyırmasının nedeni olarak sunulan "mother issues" durumu artık fena halde baydığından olsa gerek "amaan yine mi" dedirtiyor. Abartılı şiddet meselesine hiç girmek istemiyorum. Finaldeki absürtlüğü de spoiler vermemek için atlarsam, 89 dakikalık biçimsel şölenden başka bir şey kalmıyor. 
     Filmin yönetmeni Alexandre Aja'nın yine gerilim türündeki diğer filmlerini izlemişliğim yok ama Maniac'ı biçimsel açıdan iyi kotardığına göre, içeriği de hallederse kendisinden eli yüzü düzgün işler bekleyeceğimiz ortada. Tekrar Elijah Wood'a gelirsek, aynaya baktığı birkaç sahne dışında kamera önünde yer almadığını düşündüğümüzde, bu filmle bedava para kazandığını söyleyebiliriz. Tarifesinde bi indirim yapmıştır muhakkak. 
      Özet olarak; mideniz sağlamsa, başarılı bir point of view tekniği izlemek istiyorsanız ve gerilmekten hoşlanıyorsanız Maniac'ı tavsiye edebilirim. Aksi takdirde hiç bulaşmayın.

8 Mayıs 2013

Dipteyim, Sondayım, Depresyondayım: Side Effects / Acı Reçete


      Bir filmi izlerken onun yönetmeninin son filmi olduğunu bilmek tuhaf bir duygu. Hem de yönetmenin kendisi hala hayattayken. Side Effects'in son filmi olduğunu açıklayan Steven Soderbergh filmografisi farklı türler arasında gezinen, ancak hangi türe el atarsa atsın eli yüzü düzgün işler ortaya koyabilen bir yönetmen. Neden böyle bir karar verdi bilinmez ama kendisinin yerinde olsaydım kapanışı Side Effects gibi bir film ile yapmazdım. 
     Malumunuz günümüz insanının en büyük hastalığı depresyon. Psikiyatrlar, psikologlar, anti-depresanlar artık hayatımızın normal bir parçası haline geldi. Ve elbette ortada büyük bir pazar söz konusu. Soderbergh de çıkış noktası olarak tam bu konuyu alıyor. Eşi hapisten yeni çıkan depresyondaki Emily başarısız bir intihar girişiminden sonra Dr. Banks ile terapiye başlar ve tabi ki bir terapinin olmazsa olmazı olarak anti-depresanlara da. Sonrasını spoiler vermeden anlatmak zor ama filmin özetinde yazıldığı gibi Emily ve Dr. Banks arasında romantik bir ilişki olmayacağını belirtmekle yetinelim.    
     Film ilk yarısında, ilaç sektörüne ve ilaçların yan etkilerine sağlam göndermelerde bulunarak ilerliyor. İnsanların sıradan bir vitamin gibi anti-depresan kullanmaları, hatta birbirlerine tavsiye etmeleri, bu "mutluluk hormonu sağlayıcıları"na bir nevi bağımlı hale gelmiş olmaları tam da Soderbergh'ten beklendiği üzere eleştirel bir bakış açısıyla sunulmuş. İlaç firmaları ve doktorlar arasındaki duygusal (?) ilişkiye de değinmeden geçmemiş yönetmen. Ancak ikinci yarıyla birlikte film tam anlamıyla makas değiştirerek psikolojik gerilim yaratma, sürpriz sonla izleyiciyi şaşırtma derdine düşüyor. Hastaları doktorların ve ilaç firmalarının bir kurbanı olarak izleyeceğimizi zannederken, bir anda işin rengi değişiyor. Tamam bu renk değişikliği, ters köşeler falan izleyicinin hoşuna gidiyor olabilir ama hikayenin başka bir yöne evrilmesi ilk yarıdaki anti-depresanlar ve ilaç sektörü üzerinden yapılan toplumsal eleştiriyi tamamen sıfırlamaktan başka bir işe yaramamış ne yazık ki. 


     Son olarak oyunculara da değinmeden geçmeyelim. Dr. Banks rolünde Jude Law pek tabi ki şahane, muhteşem, kelimeler kifayetsiz. Kendisi doktorum olarak zehir versin, gözümü kırpmadan içeyim. Rooney Mara donuk yüz ifadesiyle depresyondaki birini canlandırmak için çok isabetli bir tercih olmuş. Catherine Zeta Jones yaşlanmasına yaşlanmış ama mihrap hala yerinde diyebiliriz. Bu arada kendisi de manik-depresif teşhisle tedavi görüyormuş, acil şifalar efendim. Channing Tatum mudur nedir adında memenet yok, iyi ki de rolü kısaydı. Testosteron yüklü aksiyon filmlerine daha çok yakışır kanısındayım. 
      Başta da söylediğim gibi Side Effects bir yönetmenin son filmi olmak için son derece yanlış bir tercih. Umarım Steven Soderbergh de bu kararından vazgeçer ve yakın zamanda yeni filmlerinin müjdesini verir. Belki kendisi de depresyonda olduğu için böyle bir açıklama yapmıştır kim bilir...

7 Nisan 2013

Passion / Öldüren Tutku

   
     Verdiği uzun aradan sonra Brian De Palma'nın Passion'ı sinefiller tarafından merak edilen filmler arasındaydı. Carrie, Scarface, Blow Out gibi filmleri çekmiş bir yönetmenden bahsediyoruz sonuçta. Son dönem filmleri eski günlerini fazlasıyla aratsa da De Palma bu, Akasya Durağı'nın film versiyonunu yapsa gidip izleyeceğiz mecbur. Bu yüzden ticari gösteriminden çok önce Filmekimi'nde izlemiştim Passion'ı. Ancak izledikten sonra filmi sevip sevmeme konusunda içine düştüğüm ikilem yüzünden hakkında bir post yazmayı sürekli ertelemiştim. Şimdi ticari gösterimi vesilesiyle karalayalım bişeyler..  
     Passion usta yönetmenin eski kült filmlerinden fazlasıyla izler taşıyor aslında. Bir cinayet etrafında şekillenen entrikalı ve gizemli olay örgüsü, yönetmenin kendine has estetik anlayışı ile birleşince tipik bir De Palma filmi ortaya çıkmış. Amma ve lakin Passion, bir Dressed to Kill ya da Blow Out değil ne yazık ki. Filmi birlikte izlediğim arkadaşımın yakıştırdığı gibi daha çok "plazada çalışan kadınların çekişmesini anlatan bir Türk dizisi" tadında olmuş. Ana karakterler saftirik görünümlü Isabelle ve hayran olduğu patronu Christine. Benzer bir ilişki Isabelle ve kendi sekreteri Dani arasında da var. Fettan Christine bizim saftiriğin projesinin üzerine yatınca Isabelle bir intikam planı hazırlıyor ancak film ilerledikçe bu üç kadın arasındaki entrikanın haddi hesabı kalmıyor. İşin içine bir de cinayet karışınca her şey bir kara filme uygun olmuş denebilir. Ancak ne yazık ki bu kadar entrikanın ortasında ya da cinayet geriliminin ardında hiçbir gizem yok, De Palma'nın sormaya çalıştığı bilmecenin cevabı kabak gibi ortada duruyor ve finalde hiç şaşırmıyorsunuz. Ancak belki de plaza vb. her türlü iş ortamındaki kadın kıskançlığı ve çatışmalarına aşina olmayanlar için sürpriz olmuş olabilir. Bu açıdan filmin ana karakterlerinin kadın olması ve erkeklerin ikinci plandaki piyon konumu son derece yerinde bir tercih olmuş. 


     Olay örgüsü ve karakterlerin klişeliğini bir tarafa bırakırsak Passion bir yandan izlemesi keyifli bir film. Çünkü De Palma'nın sinemasını sevenler ve bilenler için eski tatlar bekliyor. Işıklandırma, renkler, kadraj seçimi, gözetleme fetişi ve tabi ki bölünmüş ekran gibi De Palma'nın alamet-i farikası teknikler filmin en büyük artıları. 
     Yine de tüm bunlar Passion'ı iyi bir film yapmaya yetmiyor. Bir De Palma filminin vaadettiği hiçbir şeyi bulamıyoruz. Gizem yok; çünkü katilin kim olduğu, cinayeti neden işlediği kolayca tahmin edilebilir. Erotizm eh işte; çünkü modern "femme fatale"lar olarak sunulan Isabelle ve Christine arasında olduğuna inanmamız beklenen çekim oldukça zayıf. Gerilim vasat; çünkü merak unsurunun olmadığı yerde izleyiciyi germek pek mümkün değil. Sonuç olarak senaryo açısından vasat ancak teknik bakımdan nostaljik lezzetler taşıyan bir De Palma filmi var ortada. Bu yüzden ben ikilemde kaldım, ya siz ne dersiniz?

4 Mart 2013

Les Miserables

    
      Ne zaman bir müzikal film izlesem gerçek hayatın da böyle olabilme düşüncesi beni eğlendirir. Vapurda giderken ya da bir devlet dairesinde sıra beklerken insanlar birden şarkı söylemeye ve dans etmeye başlasa ya da arkadaşlar arasında nağmeli nağmeli konuşsak ilginç olurdu hakikaten. Ama bunu beyazperdede izlemeye gelince işin rengi değişiyor benim için. Güzel şarkılar ve yaratıcı bir koreograf söz konusuysa tamam ama filmin en can alıcı yerinde karakter şakımaya başlayınca elimde değil canım sıkılıyor. Bu yüzden, sevdiğin müzikal filmleri say deseniz Grease, West Side Story, Moulin Rouge ve Sweeney Todd'dan başka isim aklıma gelmez. Ne yazık ki Les Miserables da ileride hatırlayacağım filmler arasında yer almayacak, en azından iyi bir şekilde. 
     Victor Hugo gibi dev bir ismin defalarca uyarlanmış bir eserini tekrar filme çekmek riskli bir karar. Tolstoy'un Anna Karenina'sını farklı bir yorumla sunan Joe Wright bu riski kazanca dönüştürebilmişti. Les Miserables'ın yönetmeni Tom Hooper ise bu şansı ıskalamış görünüyor. Elbette kabul etmek gerekir ki Sefiller gibi bir eseri filme uyarlamak kolay iş değil. Artık dürüst bir hayata başlamak isteyen eski bir mahkum, sisteme sadık bir kanun adamı, çocuğu için saçı ve dişinden başlayarak vücudunu satmak zorunda kalan bir kadın gibi romanının kahramanlarının yaşadıkları çelişkiler, çaresizlikler, mücadeleler yeterince işlenmeden Sefiller'i anlatmış sayılmazsınız. İşte bu noktada film, ne karakterlerinin duygu durumlarını hakkıyla aktarabiliyor ne de hikayenin fonunu oluşturan devrim sonrası Fransa'sına dair anlamlı bir şeyler söyleyebiliyor. Bana göre bunun en büyük nedeni filmde şarkıyla söylenmemiş diyalogların yok denecek kadar az olması. Müzikal bir filmin şarkı ve diyalog dengesini iyi sağlamasının izleyeni sıkmamak adına önemli olduğunu düşünüyorum. Ama Les Miserables'ın her karakterinin derdini şarkıyla türküyle anlatması beni fazlasıyla baydı. Üstelik de bunu 2,5 saat gibi uzun bir süre boyunca izlemek gerçekten dayanılır gibi değil.   


     Neyse ki yıldız oyuncu kadrosu filmi bir nebze de olsa izlenebilir kılıyor. Bir kaç sene önceki Oscar Töreni'nde sergilediği performansla müzikale olan yatkınlığını gösteren Hugh Jackman göründüğü ilk sahneden başlayarak hiç zorlanmadan oynamış. Anne Hathaway'i pek sevmem ama hatun ödülleri sildi süpürdü artık bana laf düşer mi bilmem. Russel Crowe her zaman iyi bir oyuncu olmuştur, her rolün altından kalkmıştır ama şarkı söyleyemiyormuş öğrenmiş olduk. Helena Bonham Carter ve Sacha Baron Cohen ikilisinin olduğu sahneler ise sanki Tim Burton filminden copy-paste yapılmış gibiydi. Amanda Seyfried için de bir "eh işte" diyelim eksik kalmasın.
     Filmi izlerken aklımdaki tek şey "keşke bu film müzikal olarak çekilmeseymiş" düşüncesiydi. Veyahut sözünü ettiğim şarkı-diyalog dengesi tadında tutulsaydı ortaya gerçekten görkemli bir film çıkabilirdi. Belki de yönetmen Sefiller'i anlatırken, 2,5 saatlik şarkı şovuyla izleyiciyi de "sefil" ederek karakterlerle daha iyi empati kurmasını hedeflemiştir, kim bilir...  

3 Şubat 2013

Killing Them Softly

      
     Andrew Dominik, The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford (Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikasti, 2007)'nin ardından oldukça sükse yapmış bir yönetmen. İzleyenler hatırlayacaktır; efsanevi bir kanun kaçağının son günlerini yavaş tempolu ve stilize biçimde anlatarak orijinal bir western ortaya koymuştu. Killing Them Softly'de yine suç dünyasını mercek altına alan yönetmen ekonomik kriz ve Amerika eleştirisini de işin içine katmış.
       Killing Them Softly bir suç filmi evet ama bu tür filmlerde alışık olduğumuz karizma suçlular, akıl dolu tuzaklar ve gerilim yok. Her şey iki ezik kafadarın, kafası daha çok çalışan birinin aklına uyup kumarhane soygunu yapması ile başlıyor. Ancak çaldıkları paralar büyükbaş birilerine ait ve bu büyükbaşlar da işleri yoluna koymak için bir "temizlikçi" gönderiyorlar. Filmin tek karizmatik ve aklı başında görünen kişisi (haliyle kendisi Brad Pitt tarafından canlandırılıyor) olan bu temizlikçi, ortalığı kan gölüne bulayarak herkesi "temizlemeden" önce izleyecekleriniz ise bol bol saçma muhabbet. Filmi beğenenler bu noktada bana kızacaktır belki ama bütün o ikili diyalogları izlerken fazlasıyla sıkıldım. Tarantino'nun veya Guy Ritchie'nin filmleri de bol miktarda ikili (hatta daha fazla) diyalog içerir ama hepsi de zekice yazılmış, esprili diyaloglardır ve bu tarz muhabbetleri izlemeye bayılırım. Killing Them Softly'dekiler ise -belki filmin sonundaki hariç- bana göre gereksiz, uzun ve zorlamaydı. Organize suç dünyasının Amerika'nın ekonomik ve politik sistemiyle olan göbek bağına işaret etmek ve sistem eleştirisi yapmak için fonda sürekli kafa ütüleyen Bush ve Obama'nın sözlerine bu kadar yer verilmeli miydi ondan da emin değilim. Filmin katili kibarca adam öldürmekten hoşlanıyor olabilir ama filmin yönetmeni mesajını hiç de kibar bir şekilde değil, gözümüze soka soka vermeye çalışıyor.



       Filmin en akılda kalıcı sahnesi şüphesiz ki katil Jackie'nin (sürprizi bozmayalım) X'i vurduğu an. Gerek çekim tekniği, gerek fondaki müzikle fazlasıyla estetize edilmiş bir şiddet gösterisiydi. Yaratıcılık ve yönetmenlik becerisi böyle bir şey evet ama yine de şiddetin bu denli yüceltilmesini rahatsız edici bulduğumu belirtmeden geçemeyeceğim. 
       Brad Pitt, James Gandolfini, Ray Liotta ve Richard Jenkins; hepsi de iyi oyuncular ve bahsettiğim o diyalogların izlenebilir olmasının tek nedeni bu dörtlü arasında geçiyor olması. Bir de soyguncu loser rollerindeki Ben Mendelsohn ve Scoot McNairy var ki canlandırdıkları karakterlere son derece yakışmışlar. 
      Özetle Killing Them Softly vasat bir film ancak yine de çok kötü diyemem. Hatta internette okuduğum yorumlarda çok beğenenler olduğunu da gördüm. Oyuncuların hatırına ve başka alternatifiniz de yoksa izleyip kendi kararınızı kendiniz verin ve yorumlarınız paylaşmayı da ihmal etmeyin. 

21 Ocak 2013

Lawless


    1920'li yıllarda Amerika'daki içki yasağı ve o dönemin gangsterlerinin suç öyküleri Hollywood için her zaman cazip bir kaynak oldu. İtiraf edeyim ben de jilet gibi takım elbiselerinin içindeki janti gangsterlerin başrolde olduğu filmleri fazlasıyla severim. Gerçek bir öyküden esinlenildiği ibaresiyle açılan Lawless'a ise gangster filmi demek pek doğru olmaz (iyi film diyeni ise vurmak lazım). Kaçak içki üreten üç kardeşin kendilerinden haraç toplamaya çalışan sözde kanun adamıyla mücadelesini anlatan film Matt Bondurant'ın The Wettest County in the World isimli kitabından uyarlanmış. 
    Filmin iyi adamları olan Bondurant kardeşler en tehlikeli ve ölümcül durumların bile üstesinden gelip hayatta kalmalarıyla meşhur. Kötü adamlara pabuç bırakmayacak kadar da yürekliler. Kardeşlerin en küçüğü ve aynı zamanda en eziği olan Jack ise, "ben saksı değilim" tarzı bir çaba içinde kendisini abilerine ispatlamaya çalışıyor. Psikopatlık derecesindeki kötü adamın katkılarıyla işler sarpa sarıyor ve olaylar gelişiyor. Ancak gelin görün ki, oldukça yüzeysel olarak bahsettiğim bu hikaye son derece orijinal ve sürükleyici bir şekilde anlatılabilecekken, üstelik de senaryo Nick Cave gibi hem müzisyenliği hem de daha önceki senaryosu (bkz. The Proposition) gayet başarılı birinden çıkmışken, film vasatın ötesine geçememiş. Boşluklarla dolu bir olay örgüsü, derinlikten yoksun karakterler ve elde var hayalkırıklığı. Türün klişeleri tamamen yerli yerinde ama yine de tahmin edilebilir bir hikaye olduğunu söyleyemem çünkü bu finalin bu kadar kötü olabileceğini sanıyorum kimse tahmin etmemiştir. 
      Filmi vasatlaştıran unsurlar arasında Jack rolündeki Shia LeBeouf'un katkısından da bahsetmemek olmaz. Karizma mı, yıldız ışığı mı adı her neyse, işte bu adamda ondan yok. Konu yakışıklılık ya da güzellikle de ilgili değil, başka bir şeyler eksik. Gerçi zayıf halka Jack için biçilmiş kaftan olduğu ortada. Rol yapmasına gerek bile kalmamış sanki. İri kıyım, ağır abi Forrest Bondurant'ı canlandıran Tom Hardy ise filmdeki az sayıda iyi şeylerden biriydi. Her suç filminin olmazsa olmazı "seksi şuh kadın" rolünde Jessica Chastain bekleneni vermiş. Abartılı hareketleri ve kaşsız suratıyla filmin kötü adamı Guy Pearce psikopatlıkta çığır açmış denebilir. Vee muhteşem insan, karizmanın öteki adı Gary Oldman. Rolü o kadar az ki bu bile filmi yerden yere vurmam için tek başına yeterli. Ama göründüğü kısa sahnelerde resmen büyülüyor. 


     Neyse lafı fazla uzatmayalım. Hani fragmanı kendisinden güzel filmler vardır, oyuncu kadrosu da süperdir. Hele hele Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye için yarışmış bir filmse beklentileriniz tavan yapar. Ama sonuç kocaman bir hüsrandır. İşte Lawless aynen böyle bir film olmuş. Asla izlemeyin diyemem, ama önerim beklentilerinizi yüksek tutmamanız. 

27 Kasım 2012

Dinozorlar, Arılar ve Benim Büyük Hayal Kırıklığım


     Şu aralar elimi hangi filme atsam hüsrana uğruyorum. Yönetmenine, oyuncularına ve aldığı eleştirilere bakıp büyük umutlarla izlemeye başladığım son üç film de vasattan öteye geçemedi. O yüzden vakit ayırıp hepsi için ayrı birer yazı yazmaktansa kısa kısa değinmeye karar verdim. Bahsedeceğim filmler bazıları için kült, başyapıt ya da en azından etkileyici bir eser statüsünde olabilir ancak burada kendi naçizane öznel düşüncelerimi paylaştığımı tekrar hatırlatmak isterim. 

The Tree of Life / Hayat Ağacı
Thin Red Line (İnce Kırmızı Çizgi, 1998) ve The New World (Yeni Dünya, 2005) gibi prestijli filmlerin yönetmeni Terrence Malick nasıl bir ego seviyesine ulaştıysa "ben artık aştım bitirdim, filmin orta yerinde hikayeyi kesip Big Bang'i anlatabilir ve hatta dinozorları falan gösterebilirim, millet de bunu alkışlar" diye düşünmüş olmalı. Filmde sadece, bir ailenin oğullarını kaybettikten sonraki yas halleri ve müthiş (!) bir freudyen yaklaşımla geçmişteki baba-oğul ilişkisi anlatılmış olsaydı, belki vasat ama derli toplu bir film ortaya çıkabilirdi. Varoluş, Tanrı, insan, doğa, yaşam, ölüm vs. gibi üzerinde düşünülmesi gereken bir sürü felsefi şeyi sorgulamak için taa evrenin yaradılışına gitmeye, hadi gittik diyelim filmin koca bir yarım saatini bu yaradılışa ayırmaya gerek var mıydı bilemiyorum. Filmin görselliği, estetiği, çekimleri çok güzeldi tamam, Malick bu işi iyi biliyor. Bu yüzden de yönetmenin sırf "bakın ne kadar estetik kareler yakalıyorum" demek için filmi bu kadar uzatıp, belgeselvari görüntüler eklediğini düşünüyorum. The Tree of Life'ı şaheser olarak nitelendirenler olabilir ama benim için gereksiz uzun ve sıkıcı bir film olmaktan öteye gidemedi. Filmde alkışlayacağım tek iyi şey Brad Pitt'in müthiş oyunculuğu. 

Stone / Şantaj
Yaratıcı bir girişim sonucu olarak Türkçe'ye Şantaj olarak çevrilen Stone, başrollerdeki Robert De Niro ve Edward Norton sayesinde ilgimi çekti. İkisi de sevdiğim oyuncular ve  daha önce birlikte rol aldıkları 2001 tarihli sıradan film The Score'da ikisini karşılıklı izlemek güzeldi. Stone konusuyla ve ilgi çekici açılış sahnesiyle başta sürükleyici bir psikolojik gerilim vaad etse de sonunu getirememiş. Şartlı tahliye memuru Jack ve onu ikna etmek için uğraşan mahkum "Stone" arasındaki diyaloglar iki usta oyuncunun varlığı olmasa çekilir gibi değil. Fettan kadın kontenjanında Milla Jovovich de gayet yerinde bir seçim olmuş. Ancak filmin tamamına hakim bir kararsızlık ve anlamsızlık var gibi. Dolayısıyla bir sürü şey havada kalıyor. Filmi boyunca sürekli olarak fonda dinletilen Hristiyanlıkla ilgili vaazlar da son derece can sıkıcı. Arı vızıltısına hiç değinmiyorum...

Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Rahmetli yönetmen Seyfi Teoman'ın bu filminden keyif almamamın en önemli sebebinin cinsiyetimden kaynaklandığını düşünüyorum. Çocukluğundan beri çok yakın arkadaş olan ve aynı evi paylaşan iki erkek kahraman var merkezde. Bir başka arkadaşlarının kız kardeşinin yanlarına taşınmasıyla kendi halinde giden hayatları değişiyor ve ikisi de aynı kıza aşık oluyorlar. Hikayenin bu noktadan sonra yakın dostların düşman olması ve birbirine karşı türlü oyunlar çevirmesi gibi klişe bir yöne kaymaması takdire şayan elbette. Aksine samimi ve bizden bir öykü söz konusu. Ama yine de aynı kıza aşık oldukları için sevinen ve aralarında kendilerine has bir yakınlık olan bu iki kafadara bir türlü ısınamadım ve empati kuramadım. Dediğim gibi belki de bunun nedeni erkeklerin "kanka"lık durumunu tam anlamıyla bilemediğimdendir. Kısacası ben bu filmi sevmedim kimse kusura bakmasın.

25 Eylül 2012

Toprağın Çocukları

      Türkiye'nin yakın tarihini anlatan ya da fona bu yakın tarihi yerleştiren filmlerin sayısı her geçen gün artıyor. Bu, Türk sineması adına sevindirici bir gelişme elbette ancak ne kadar yakın olursa olsun dönem filmi çekmek zor bir iş. Kısmen tarihi ve gerçek olayların ele alınmasındaki zorluk bir yana kostüm ve mekan  gibi işin sanat yönetimi kısmı da ayrı bir özen gerektiriyor. Ve tabi tüm bunlar da bütçeyle ilintili. 
      Toprağın Çocukları da az bütçeyle zor ama güzel bir işe kalkışarak çok önemli ve benzeri görülmemiş bir eğitim projesini, Köy Enstitüleri'ni anlatmaya çalışmış. Filmin aslında belgesel projesi olduğu ancak sonradan kurmaca film olarak çekildiği söyleniyor. Keşke belgeselde karar kılınsaymış da ortaya daha eli yüzü düzgün ve amacına ulaşan bir proje çıksaymış. Niyetim böylesine iyi niyetli ve naif bir filmi yerden yere vurmak değil ama izlerken sürekli göze batan ve bir yerden sonra iyice çekilmez bir hal alan noktalara değinmeden geçemeyeceğim. Bana göre filmin en büyük kusuru karşılıklı diyaloglardaki yapaylık. Karakterlerin hepsi sanki birer kütüphane yutmuş gibi kitap cümleleri ile konuşuyor ve bu durum filmin bütün doğallığını bozuyor. Diyaloglar böylesine didaktik olunca karakterlerin de müsamere oynuyormuş gibi bir havaya bürünmesi kaçınılmaz olmuş. Üstelik de Erkan Can, Türkü Turan ve Ufuk Bayraktar gibi oyunculardan bahsediyoruz. Senaryodaki boşluklar, içi boş karakterler ve filmin tamamına sinmiş "kör gözüm parmağına" şeklindeki mesaj kaygısı filmin ciddi ve dramatik havasını bozan diğer unsurlar. 


        Saydığım tüm bu eksiklikler yüzünden Toprağın Çocukları günümüzün apolitik gençlerine Köy Enstitüleri hakkında daha derinlemesine bilgiler verme, ilerlemeye ve aydınlanmaya yönelik her projenin cahil kafalar tarafından nasıl muhalefetle karşılandığını anlatarak günümüz Türkiye'sine de göndermeler yapma, en azından izleyenleri düşündürme gibi fırsatları ne yazık ki ıskalamış. Ancak her şeye rağmen yine de bir ilki denediği için cesur tavrı ve iyi niyeti dolayısıyla desteklenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum. 

22 Ağustos 2012

360

     Düşünün ki, başarılı filmler çekmiş ve kendine has bir izleyici kitlesine sahip bir yönetmensiniz. Yeni filminiz için popüler ve usta oyunculardan oluşan bir kadronuz var. Ancak daha önce defalarca denenmiş ve artık hiç de cazip gelmeyen bir formüle dayanan senaryonuzla hayal kırıklığı yaratmaktan öte bir şey yapamıyorsunuz.  Eğer tüm bunları kafanızda canlandırabildiyseniz Fernando Meirelles ile empati kurabildiniz demektir. Cidade de Deus (Tanrıkent, 2002), The Constant Gardener (Arka Bahçe, 2005) ve Blindness (Körlük, 2008) gibi iyi filmlerin ardından (Tanrıkent hepsinden de iyidir aslında) 360 gibi bir filmin aynı yönetmene ait olduğuna inanmak zor. 
     Filmin fragmanını ilk izlediğimde karşımızda yeni bir "kesişen hayatlar" hikayesi olduğunu üzülerek farketmiştim. Sinema tarihinde daha önce örnekleri olmakla birlikte Iñárritu'nun Amores Perros'u (Paramparça Aşklar, Köpekler, 2000) ile bir anda popülerleşen "kesişen hayatlar" temasının artık bayatladığını birisi sinemacılara anlatsın lütfen. Farkında olmadan birbirinin hayatını etkileyen insanlar, yeni olaylar yaratan başka olaylar vs. hepsi, en berbat Holywood filminde son iki saniye kala geri sayımının duracağını bildiğimiz bir bomba kadar bile heyecanlandırmıyor artık. Afişte yazdığı gibi "We are all connected". So what?!
      Filmde 10 ayrı karakter var: tek gecelik kaçamak peşinde bir adam, eşini aldatan bir kadın, kızını arayan bir baba, hapisten yeni çıkmış bir sapık, sevgilisini terk eden bir genç kız, aşkına karşılık arayan bir adam, bir fahişe... üff her neyse yazarken sıkıldım. Birbiriyle alakasız gibi görünen bu karakterlerin tahmin edildiği üzere bir şekilde birbirine değecek olan hikayeleri Viyana'da başlayıp, Paris, Londra, Denver, Rio, Bratislava gibi şehirlerde devam ediyor. Ancak bu hikayelerin hiçbiri ne "vay be" dedirtecek kadar şaşırtıcı, ne küçük tesadüflerin önemine inandıracak kadar dokunaklı, ne de enteresanlığından dolayı akılda kalıcı. Sadece yüzeysel karakterler ve onların hiç ilgi çekmeyen hayatlarının bir bölümüne tanık oluyoruz o kadar. Belki karakter sayısı daha az olsaydı, hikayelerine daha fazla dahil olabileceğimiz bir "kesişen hayatlar" izleyebilirdik. 


      Filmin tüm bu durağanlığını ve sıradanlığını gidermeye kadrodaki yıldız isimlerin de gücü yetmemiş ne yazık ki. Anthony Hopkins gibi bir üstat için kederli baba rolünü oynamak çocuk oyuncağı olmuştur sanırım. Kendisini beyazperdede izlemek hangi rolde olursa olsun hala çok keyifli. Rachel Weisz de ekstra hiçbir yetenek gerektirmeyen bir rolde üstüne düşeni yerine getirmiş. Angel-A'nın naif Andre'si rolünde kendini sevdiren Jamel Debbouze da yer aldığı sahneleri daha izlenir kılmış. Vee son olarak tabi ki sevgili Jude Law, bu filmde oynamayı kabul ederken kafan güzel miydi bilmiyorum ama muhteşem İngiliz aksanın ve şahane gülümsemen olduğu sürece oynadığın en kötü filmi bile izlerim :) 
    Hatırı sayılır festivallerde gösterim şansına erişemeyen 360'ın, Meirelles'in filmografisinde kötü bir yere sahip olacağı kesin. Ancak bu cümle yönetmenin bundan sonraki filmleri için hala umutlu olduğumun bir delili olarak kayıtlara geçsin lütfen.  

5 Temmuz 2012

Dark Shadows

     Uzun süredir yolunu gözlediğim Dark Shadows'u gösterime girdiği ilk hafta izledim aslında. Ama yaz rehavetinden ve tembellikten olsa gerek, hakkında bir şeyler yazmam ancak bugünü buldu. Yazıyı ertelememin bir başka nedeni ise film hakkındaki tereddütlerimdi. Tim Burton, hala sevdiğim ve filmlerini kaçırmadığım yönetmenlerden olmaya devam etse de ne yazık ki artık kendisini tekrar etmeye başladığını ve orijinallikten yoksun işler çıkardığını düşünüyorum. Hakkında hiçbir ön bilgim olmadan Dark Shadows’u izlemiş olsaydım ve sonunda “bu filmin yönetmeni kim” diye sorsalardı, hiç düşünmeden “Tim Burton” cevabını verirdim. Bu elbette ki kötü bir şey değil ve çoğu zaman yönetmenin nevi şahsına münhasırlığını gösterir. Ama kendine özgülük ve kendini tekrar arasında ince bir çizgi olduğunu da unutmamak lazım.
Egzantrik karakterler, gotik bir atmoster ve masalvari bir anlatım Tim Burton filmlerinin alamet-i farikası oldu. 60’ların popüler dizisi Dark Shadows’un aynı isimli uyarlaması olan bu filmde de Burton’un favori temalarını bolca görmek mümkün; yani vampirler, hayaletler, cadılar ve kurt adamları. Reddedildiği için cadı Angelique tarafından vampire dönüştürülen Barnabas Collins 200 yıl boyunca bir tabutta kapalı kaldıktan sonra şans eseri serbest kalır ve kendisini 1972 yılında bulur. Kendi evinde kalmakta olan akrabalarıyla birlikte yaşamaya başlayan Barnabas’ın 200 yıllık bir aradan sonra yeni hayat tarzı ve teknolojilere adaptasyon süreci filmin en komik sahnelerini oluşturuyor. McDonald’s ve Alice Cooper esprileri özellikle en akılda kalanlar. 70’li yılların atmosferi ustalıkla yansıtılmış. Dekorasyon, kıyafetler ve müzikler bir o kadar iyi. Müzik demişken açılış sahnesinde birden bire “Nights in White Satin”i duymak bünyeye çok iyi geldi.  
Filmin en unutulmaz sahnesi ise Barnabas ve Angelique arasında geçiyor. İkili arasındaki elektriklenme adeta beyazperdeden taşarak sinema tarihinin en yaratıcı sevişme sahnelerinden birini ortaya çıkarmış. Tabi bunda en büyük pay Johnny Depp ve Eva Green’in müthiş karizmalarına ait. Barnabas’ı Depp’ten başkası oynasaymış kesinlikle olmazmış. Çok yetenekli bir oyuncu olması bir yana, canlandırdığı tüm tuhaf Tim Burton karakterleri (Edward Scissorhands, Ed Wood, Ichabod Crane, Willy Wonka, Sweeney Todd, Mad Hatter) onun sayesinde unutulmaz oldu.  Eva Green ise insanın kanını donduran bakışları ile Camelot dizisindeki “Evil Morgan” rolünden sonra cadı Angelique için de biçilmiş kaftan olduğunu göstermiş. Barnabas tarafından neden reddedildiğini anlamak ise bir hayli güç. 


Hak yemeyelim Dark Shadows’ın oyuncu kadrosundaki diğer isimler de gayet başarılı. Zevce kontenjanından Helena Bonham Carter, hala taş gibi görünen Michelle Pfeiffer (botoxlar sağolsun), sorunlu ergen rolünü biraz abartsa da Chloe Grace Moretz, tekinsiz tipiyle Jackie Earle Haley ve Jonny Le Miller hepsi de rolünün hakkını vermiş. Tabi senaryoda kendilerine ayrılan süre elverdiği kadarıyla. Filmin önemli eksiklerinden biri bu. Barnabas ve Angelique dışındaki tüm karakterler öylesine es geçilmiş ki, herhangi birini çıkarttığınız takdirde filmde hiçbir eksiklik olmaz. Özellikle de Barnabas ve Victoria arasındaki aşkın nasıl filizlendiğini anlamak zor. Ama neticede saf ve kutsal bakire olan masum kızın tercih edilmesi ve cinsel açıdan özgür olanın ise cadı olarak yaftalanması filmlerde sık rastlanılan ve pek de fazla sorgulanmayan bir durum ne de olsa.  
Lafı uzatmayalım, Dark Shadows tüm tahmin edilebilirliğine ve klişelerine rağmen eğlenceli bir film. Evet, Tim Burton’un kesinlikle en iyi filmi değil. Ama pek çoğunun yaptığı gibi yerden yere vurulmayı da hak etmiyor. Bu sıcak havalardan kaçıp klimalı bir salonda vakit öldürmek için ideal bir seçim olabilir. Belki de yönetmenin ihtiyacı olan çözüm artık (ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar) Johnny Depp ve Helena Bonham Carter ısrarından vazgeçmesidir. Siz ne dersiniz?

11 Nisan 2012

Texas Killing Fields

    
   Keşke benim babam da meşhur bir yönetmen olsaydı, ben de onun ününden, kredisinden, çevresinden nasiplenseydim. Texas Killing Fields'in (Teksas Ölüm Tarlası) yönetmeni Ami Canaan Mann'in, Michael Mann'in kızı olduğunu öğrendiğimde genetik faktörlerin belirleyici olduğunu ileri süren teorileri hatırlayıp, böyle babanın kızı kötü film çekmemiştir diye düşünmüştüm. Armut her zaman dibine düşmüyor demek ki.
      Film, gerçek bir öyküden yola çıkıyor. 70'li yıllarda Texas City'de hepsi faili meçhul kalmış çok sayıda kadın cinayeti işlenmiş ve bu kadın cesetlerinin bulunduğu bölgeye de "Ölüm Tarlaları" adı verilmiş. Film bu olaya da atıfta bulunarak, günümüzde benzer şekilde işlenen ve aynı bölgeye bırakılan kadın cinayetlerini ve bu cinayetleri araştıran iki polisi merkeze alıyor. Buraya kadar sorun yok, hatta seri katil araştıran polisiye filmlere bayılan bendeniz bu kısa konuyu öğrenince oldukça heveslendim. Ama gelin görün ki, filmin cinayetleri çözmek, katil peşinde ipucu aramak gibi bir derdi yok. Aslında var da yan öykü olarak o kadar çok şey anlatmak istiyor ki, şimdi ben ne seyrediyorum diyorsunuz. Bir yanda iki polis memurunun kendi özel hayatlarındaki sorunları, geçmişten getirdiği problemleri (zaten her polisiye filmin eşinden ayrılmış, yalnız, mutsuz bir polisi mutlaka vardır), bir yanda Texas City'nin yoksulluğu, uyuşturucu ve fuhuş sorunu, bir yanda sorunlu annesi ve abisiyle yaşayan Ann'in dramı derken konu fazlasıyla dağılıyor ve hiçbir karakterin hikayesini derinlemesine öğrenmek mümkün olmuyor. Filmin finali itibariyle küçük Ann'in hikayesinin anlatılması bir miktar anlamlı gelebilir ama yine de bir hayli zorlama olmuş. Filmin finali demişken her polisiyede olan "katilin beklenmeyen bir kişi olması" geleneği de fos çıkıyor. Çünkü daha ilk göründüğü karede katilin kim olduğunu tahmin etmek çok kolay. Bu noktada "yönetmenin derdi katil konusunda sürpriz yapmak değil" diyebilirsiniz, ama o zaman izleyiciyi şaşırtacak sözde şüphelilere ne gerek vardı diye cevap veririm. 


     Filme dair akılda kalabilecek en önemli şey atmosfer yaratmadaki başarısı. Filmin kasvetli ve karanlık havası karakterlere ve hikayeye son derece uygun olmuş. Oyunculuk açısından da sırıtan birşey yoktu. Sam Worthington'ı oyunculuk açısından biraz kabız bulsam da  rolüne oturmuştu. Jeffrey Dean Morgan gibi karizmatik bir oyuncu şimdiye kadar yer aldığı çoğu dandik filmle kendisini harcamaya devam ediyor. Hugo'dan hatırlayacağınız Chloé Grece Moretz'i ise ileride daha büyük projelerde izleyeceğimizden eminim. Kısacası Texas Killing Fields için iyi oyunculuk ve görsellik notu sınıfı geçer. Yani belki de Mann'in elinde daha derli toplu bir senaryo olsaydı, başarılı bir kara film izleme şansımız olabilirdi.  

23 Mart 2012

John Carter: Yılın Balonu!


Tarzan’ın yaratıcısı Edgar Rice Burroughs’un 1912 tarihinde yayınlanmaya başlayan Barsoom serisindeki hikayelerden biri olan A Princess of Mars’ın John Carter olarak sinemaya uyarlanması neden 100 yıl sonra gerçekleşmiş bilmiyorum. Çünkü filmi izleyince açıkça görüyorsunuz ki bayıla bayıla izlediğimiz Star Wars serisi ve Avatar Burroughs’un hikayesinden aslında fazlasıyla etkilenmiş. Ama onları önce izlediğimiz için John Carter sanki onların çakmasıymış gibi hissediyorsunuz. Bununla birlikte John Carter’ı bahsettiğim filmlerle kıyaslamak da çok yanlış olur çünkü hem Star Wars hem de Avatar her yönden çok daha başarılı ve kaliteli işler. John Carter ise kötü bir film değil ama nasıl derler bende olmamışlık hissi uyandırdı.
Bence bunun en büyük nedenlerinden biri yanlış seçilmiş oyuncu kadrosu. İlk önemli rolünde John Carter’ı canlandıran Taylor Kitsch “esas oğlan” karizmasından oldukça uzaktı. Mars prensesi Lynn Collins’in ise ister duygusallık ister aksiyon içersin göründüğü her sahnede “bakın ne kadar seksiyim” diye poz vermekten ve bakışlar fırlatmaktan başka bir işlevi yoktu. Rome dizisinin Caesar’ı ve Mark Antony’isini tekrar yan yana görmekse hoş bir sürpriz oldu. Senaryoda çok göze batan (en azından beni rahatsız etmedi) hatalar olmamakla birlikte, bu tür filmlerin finalinde mutlaka yer alan kilit önemdeki iyi-kötü savaşının bir anda oldu bittiye getirilmesi ve hatta nikah törenine bağlanması da oldukça abuktu.

Film hakkında uzun uzadıya yazmanın anlamı yok. Başta da söylediğim gibi John Carter çok kötü bir film değil. Görsellik, efektler yerinde; aksiyon, macera, yer yer komedi ve elbette romantizm hepsi var. Uzun süresine (132 dakika) rağmen sıkılmadan, zamanınızın ve paranızın heba olduğunu düşünmeden izleyebilirsiniz. Ancak fantastik-macera türünde zamanında çok daha iyi filmler izlemiş bünyeleri de kesmiyor işte. Bu yüzden “iki dünya, tek kahraman” sloganıyla gösterime sokulan John Carter’ın bu yılın balonu olması şaşırtıcı değil. Devam filmi için açık kapı bırakılmış, o ayrı…

6 Ocak 2012

Mission: Impossible - Ghost Protocol

Görevimiz Tehlike dizisini yıllar önce televizyonda doğru dürüst dizi yayınlanmadığı dönemlerde büyük bir zevkle izlerdim. Unutulmaz bir klasik haline gelen jenerik müziği, zor ve tehlikeli görevlerin üstesinden gelen beş kişilik ekibin maceralarıyla böylesine popüler olmuş bir dizinin beyazperdeye uyarlanması da çok gecikmedi tabi. İlk film 1996’da Brain De Palma gibi bir usta yönetmene emanet edildi ve serinin bana göre en başarılı filmi oldu. Gerçi yıllardır bağrımıza bastığımız, grubun başı Jim karakterinin madik atması hiç hoşuma gitmemişti ama konumuz bu değil. Serinin ikinci filmi ise dört yıl sonra geldi, bu kez kamera arkasındaki isim John Woo’ydu. Ancak maalesef filmde, etrafta güvercinlerin kanat çırptığı stilize ve abartılı dövüş koreografilerinden başka akılda kalan bir şey yoktu. 2006 tarihli M:I:3 ise aksiyonun dibine vurmakta son derece kararlıydı; böylece bolca patlama, hızlı takipler, uçan tekmeler ve illa ki yüksek binalardan aşağı atlayan bir Tom Cruise izledik.
Mission Impossible Ghost Protocol’de de serinin üçüncü filmindeki formül aynen uygulanmış. Üstelik de dozu arttırılarak. Kremlin’in havaya uçtuğunu ve Ethan’ın dünyanın en yüksek binasına Spider Man misali tırmandığını söylersem ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Peki tüm bu aksiyon sahneleri izleyeni eğlendiriyor mu, heyecanlandırıyor mu, derseniz cevabım evet. Ama şöyle sağlam bir entrika var mı, izlerken beynimizi kullanmak zorunda kalacak mıyız derseniz, cevabım hayır olacak. Aksiyon uğruna senaryo feda edilmiş. Gizli ajan filminde olması gereken zekice entrikalar ya da tuzaklar bekliyorsanız hayal kırıklığına uğrayacaksınız. Bu devirde hala “ABD ve Rusya’yı birbirine düşürüp, nükleer savaş çıkarmak isteyen kötü adam ve onu durdurmaya çalışan kahraman” formülünden başka bir şey akıl edemeyen senaristleri biraz daha yaratıcı olmaya davet ediyorum. Film boyunca arz-ı endam eden karakterler de başka bir alem. Bilgisayar kurdu bir nerd, seksi ajan kontenjanı için bir kadın, gizemli yan karakter ve nükleer silahlara meraklı bir kötü. Şöyle karizmatik, daha ince planları olan esaslı bir villain yaratılamamış. Bir de esas oğlan var işte. Tom Cruise biraz yaşlanmış gözükmesine rağmen film boyunca tazı gibi koşturdu, atladı, zıpladı. Kendisine helal olsun diyoruz.


Peki filmde hiç mi güzel şey yoktu? Dubai’deki kum fırtınası sırasında yaşanan kovalamaca sahnesi gayet başarılıydı hakkını yemeyelim. Ama bana göre filmin en iyileri hemen aşağıda gördüğünüz muhteşem BMW i8 ve Paula Patton’ın üzerindeki yeşil elbisedir.


Sonuç olarak serinin takipçisiyseniz herşeye rağmen yine de gidip izlemenizi öneririm. Eğlenceli ve heyecanlı bir 2 saat geçirmeniz garanti. Benim bu kadar serzenişte bulunmamın nedeni ise televizyon serisine duyduğum nostaljik sevgi. İzlediğimiz, ismi sadece Ghost Protocol olan başka bir aksiyon filmi olsaydı üzerinde durmaya bile gerek olmazdı belki. Ama o ismin başında Mission Impossible geçiyorsa kimse kusura bakmasın daha zekice yazılmış bir senaryosu olan daha kaliteli bir film beklemek kaçınılmaz.



8 Aralık 2011

Bir Hayalkırıklığı "A Dangerous Method"

David Cronenberg her filmiyle ilgi çeken ve kalburüstü işler çıkaran bir yönetmen. Fragmanını gördüğümden beri A Dangerous Method’u da merakla beklemekteydim. Filmin öyküsünün Freud ve Jung’u merkez alıyor olması da benim için yeterince heyecan vericiydi. Ancak sinema salonundan çıktığımda kalan izlenim ne yazık ki filmin vasatlığı oldu.
Önce öyküye kısaca değinelim. Geçirdiği ağır depresyon nedeniyle akıl hastanesine yatan Sabina Spielrein, Jung’un hastası olur. Bu arada Jung ve Freud yeni tanışmakta ve psikanalizin doğuşu arifesindeki bu dönemde fikir alışverişinde bulunmaktadırlar. Ancak dönemin bir başka psikiyatristi Otto Gross’un etkisinde kalan Jung’un, hastası Sabina ile cinsel ilişkiye girmesi ve Freud’la yaşadığı fikir ayrılıkları iki ünlü ismin arasının açılmasına neden olur. Bu arada bilmeyenler için Sabina Spielrein’ın ilk kadın psikanalist olduğunu, Jung’la aralarında gerçekten bir ilişki yaşandığını ve Otto Gross’un da döneminin önemli bir psikiyatristi olduğunu belirtelim. Tüm bu bilgilerin ışığında, izlediklerinizin -en azından önemli bir kısmının- yaşanmış olduğunu düşünürsek çok daha doyurucu ve etkileyici bir film talep etmek büyük bir beklenti olmasa gerek.
 Psikanalizle ilgilenenler bilir, Freud en basit tabiriyle, insanın yaşadığı tüm travmaları bir şekilde cinsellikle ilişkilendirdiği için indirgemecilikle eleştirilmiştir. Hatta Jung’la aralarındaki fikir anlaşmazlıklarından biri de bu konuyla ilgilidir. Ancak gelin görün ki film boyunca koskoca Carl Gustav Jung, Sabina Spielrein ve Otto Gross aklı fikri oynaşta (hem de sado-mazo cinsinden) son derece düz karakterler olarak yansıtılmışlar. Ne Jung’un yaşadığı dönüşümü ve Freud’dan uzaklaşarak ortaya koyduğu kendi teorilerini, ne de Sabina’nın nasıl iyileştiğini, hatta iyileşip iyileşmediğini bile tam olarak anlayamıyoruz. Öyle ki Jung’un Sabina’ya uyguladığı tedavinin, başka bir deyişle tehlikeli metodun, popoya şaplaktan ibaret olduğu yanılsaması bile doğabilir.


Freud ve Jung arasındaki büyük beklenti yaratan ve filmin belkemiği olması gereken psikanaliz sohbetleri ve yaşadıkları çekişme ise oldukça sığ, neredeyse müsamere tadında. Her iki karakterle de yolu kesişen Sabina Spielrein filmde daha merkezi bir rol oynuyor. Ama Keira Knightley’in gereğinden fazla abartılı bulduğum oyunculuğu ise maalesef izleyeni yabancılaştırmaktan başka bir etki yaratamıyor. Filmdeki en olumlu ve keyifli dakikalar ise, izleyenlerin çoğunun hemfikir olduğu üzere, Otto Gross’u canlandıran Vincent Casell’in göründüğü sahneler. Casell rolünde öyle inandırıcı ki, keşke sadece Otto Gross’un hayatını anlatan bir film çekilse ve Casell’i uzun uzun izlesek diye düşünmeden edemedim. Cronenberg’le çalıştığı üçüncü film olan Viggo Mortensen de Freud rolüne yeterince yakışmış.

Uzun lafın kısası böylesine zengin bir materyali harcamak David Cronenberg gibi bir yönetmene yakışmamış. Yine de kendisinin benim gibi takipçileri önceki filmlerinin hatırına bunu görmezden gelecek ve yeni filmi gösterime girdiğinde koşa koşa sinemaya gideceklerdir. Sonuçta herkes hata yapabilir değil mi? 


23 Mart 2011

Hereafter

Daha önceki yazımda 2011’in beklenen filmleri arasında saydığım Hereafter (Öteki Dünya) ülkemizde gösterime girmeden önce, filmin yönetmeni Clint Eastwood tarafından Japonya’daki gösteriminin iptal edilmesi ile gündeme geldi. İptalin nedeni ise filmin başındaki tsunami sahneleriydi. Tam da Japonya böylesi bir felaketin zararlarıyla dünyanın gündemindeyken filmin tamamının değil ama başlangıç noktasının tsunami ile bağlantılı olması kaderin tuhaf bir cilvesi olsa gerek.
Günlük güneşlik bir havada, masmavi bir plaj ve cıvıl cıvıl insanların görüntüsüyle açılan film birden kabaran dev dalgaların saldırısıyla seyircisini daha ilk 5 dakika içinde heyecanlandırmasını biliyor. Üstelik bunu klasik Hollywood felaket filmlerinin abartısına kaçmadan yapıyor. Ama maalesef filmin geri kalanı Hollywood klişelerinin tekrarından başka bir şey değil. Buraya geri döneceğiz ama önce spoilera kaçmadan filmin konusundan biraz bahsedelim. Hikayede üç farklı ülkeden üç ana karakter var: ölülerle iletişim kurabilen ama bu yeteneğinden hiç memnun olmayan eski medyum George Amerika’da yaşıyor; ünlü bir haber sunucusu olan Fransız Marie sevgilisiyle birlikte tatil için gittiği bir Uzakdoğu ülkesinde yaşanan tsunamiden sağ kurtulanlar arasında, ancak felaket sonrasında birkaç dakikalığına kalbi durup ölüm anını yaşadığı için hayatına eskisi gibi devam etmekte zorlanıyor. İngiltere’de yaşayan Marcus ise tahmini 10 yaşlarında, ikizi Jason’un ölümü yüzünden derin sarsıntı içinde.
Film boyunca birbirinden habersiz bu üç insanın hikayesini izliyor ve yollarının kesişmesini bekliyoruz. Ancak bu bekleyiş zaman zaman sıkıcı hale geliyor. Daha önce de yolları kesişen farklı karakter hikayeleri izlemiştik ama bu sefer karşımızda çok vasat bir örnek var. Çünkü üç öykü de biraz üstünkörü ve yüzeysel geçilmiş. Şakaklarına kır düşmüş saçlarıyla Bourne serisindeki dinamik aksiyon karakterinden uzakta, sakin bir performans sergileyen Matt Damon’ın canlandırdığı George çok para kazandığı medyumluk işini, ölüler etrafındayken hayatına devam edemediği için bırakmış, bir fabrikada işçi olarak çalışıyor. Gittiği yemek kursunda tanıştığı Melanie oldukça itici, yapmacık ve zorlama bir karakter olarak sırf romantik bir şeyler izleyelim diye senaryoya eklenmiş gibi. George’un çalıştığı fabrikada ise işten çıkarmalar yaşanıyor ama bu vesileyle herhangi bir sistem eleştirisi yapıldığı da yok. Tamam, bir Hollywood filminde eleştiri beklemek abesle iştigal ama o zaman bu işten çıkarma mevzusunun filmde ne gereği var diye de düşünüyor insan.


Fransız sunucu Marie ise ölüm anında gördükleri ve hissettikleri yüzünden öteki dünyanın varlığını sorgulamaya başlıyor. Ancak kalbinin durduğu o birkaç dakikada gördüğü ve dolayısıyla bizim de gördüğümüz şey gri gölgeler içindeki karanlık siluetlerden başka bir şey değil. Yani öldüğümüz zaman gideceğimiz yerde karanlıkta başka ölülerle birlikte ayakta dikileceksek bana göre merak edecek pek bir şey yokmuş gibi görünüyor ve bu noktada Marie’nin sorgulamaları da biraz boş kalıyor. Para, başarı ve ün sahibi bir insanın böyle bir felaketi deneyimledikten sonra ölümü ve hayatı ya da başka bir deyişle maneviyatı düşünmeye başlaması son derece olağan elbette ama Marie’nin düşünce balonları ne yazık ki doldurulmamış.
En inandırıcı hikaye ise küçük Marcus’a ait. Tabi bunda küçük oyuncuların da payı büyük. İkizinin kaybının verdiği acıyı sessiz ve küskün bir biçimde hissettirmeyi doğallıkla başarıyor.


Gelelim yaşlı kurt Clint Eastwood’a. Kendisi yönetmen olarak pek çok iyi filme imza attı şimdiye kadar. Unforgiven (1992), Mystic River (2003), Million Dolar Baby (2004), Changeling (2008) bunlardan birkaçı. Ancak olumlu beklentilerle vizyona girmesini bile beklemeden izlediğim Hereafter benim için hayal kırıklığından başka bir şey olmadı. Filmin afişine dikkatle baktığınızda “Touched by death. Changed by life” sloganını göreceksiniz. Filmi izlediğinizde de ölüm tarafından dokunulmuş üç kişinin hikayesiyle karşılaşacağınız kesin, ancak hayat sayesinde değiştiklerini söylemek bu film için biraz iddialı olacaktır.

2 Şubat 2011

Tıkanma

Sadık okurlarının çok iyi bildiği gibi Chuck Palahniuk’un kitaplarını okumak ve sindirmek biraz zor ve rahatsız edicidir. Yerinde olmayı dilemeyeceğiniz anti-kahramanların hikayeleri bazen eğlendirici, çoğunlukla şaşırtıcı ve genellikle mide bulandırıcı öğelerle dolu olur. Palahniuk’un sert eleştirilerinden nasibini almayan -okuyucu dahil- kimse kalmaz. Böyle bir yazarın herhangi bir kitabını filme uyarlamak ise kesinlikle cesaret işidir. David Fincher Fight Club’ı 1999 yılında çektiğinde bu zor işin altından layıkıyla kalkıp, çok iyi bir romanı başyapıt olarak nitelendirilebilecek bir film haline getirmeyi başarmıştı. Yazarın bir başka romanından aynı isimle uyarlanan Choke (Tıkanma) için ise aynı şeyleri söylemek maalesef mümkün değil.
2008 tarihli Choke’un yönetmeni Clark Greg aslında yan rollerde yer alan bir aktör ve Choke kendisinin yönettiği ilk film. Greg’i pek çok filmden ve diziden hatırlayabiliriz, hatta Choke’da Lord High Charlie rolünde de izliyoruz. Ancak bir edebiyat eserini filme uyarlamak kendi içinde zaten belli zorluklara sahipken, ilk yönetmenlik denemesinde filme çekmek için Chuck Palahniuk’un bir romanını seçmek bana göre biraz cahil cesaretiyle ilgili olsa gerek ve Greg’in bu girişimi de pek parlak sonuçlanmıyor.
Filmi bir nebze olsun kurtaran ve sonuna kadar izlenmesini sağlayanlar ise başrollerdeki iki yetenekli oyuncu Sam Rockwell ile Angelica Huston ve filmin kitaptaki hikayeye tam olarak demeyelim ama çoğunlukla sadık kalarak ilerlemesi. Seks bağımlısı Victor Mancini bir yandan bu bağımlılığından kurtulmak için grup terapilerine katılırken, bir yandan da Alzheimer hastası olan annesi ile uğraşmaktadır. Restoranlarda boğazına bir şey kaçmış numarası yapan Victor kendisini boğulmaktan kurtaran kişilerin gönderdiği para ve hediyelerle geçimini sağlamaktadır. Hem kitaba hem de filme adını veren bu “tıkanma” eylemi, “kötü biri” olmaya çalışan Victor’un, insanların “iyi biri” ya da kahraman olma isteklerini sömürmesi ile ilgilidir. Birisini ölümden kurtararak kahraman olduğunu sanan kişi kendisine bu duyguyu yaşatan Victor’a bir minnet borcu olarak para göndermektedir. Victor bu numarayı annesinden ilham alarak uygular ve aslında yaptığı her şey annesi ile kendisi arasında yaşanan çatışmadan kaynaklanır. Ancak film ne bu çatışmayı tam olarak anlatabiliyor, ne kitaptaki keskin eleştiri ve saptamaları aktarabiliyor ne de hikaye için önemli detayları göstermekte yeterli olabiliyor. Örneğin; diğer kilit karakterlerden biri olan Paige Marshall’ın hikayesi çok üstünkörü geçilirken, Victor’un en yakın arkadaşı Denny ise iki boyutlu bir karaktere indirgenmiş olarak karşımıza çıkmakta. Neyse ki Denny’i canlandıran Brad William Henke bu kusuru biraz olsun kapatabiliyor.
Choke’u okuyanlar bilir, kitap “eğer bunu okumaya niyetliyseniz vazgeçin” cümlesiyle başlar. Benim tavsiyem ise bu kitabı yani Choke’u kesinlikle okumanız gerektiği. Ama ne yazık ki film için aynı şeyi söyleyemeyeceğim: vasat doğru tanım değil ama ilk akla geleni.

29 Aralık 2010

The Tourist

Gösterime girdikten üç hafta sonra nihayet izledim The Tourist'i. Yönetmen Florian Henckel von Donnersmarck’ın daha önceki bol ödüllü ve parlak filmi The Lives of Others (Başkalarının Hayatı, 2006) ve başrol oyuncularının cazibesinden mütevellit merak ediyordum filmi. Büyüklerimizin meraktan zarar gelir demeleri boşa değilmiş meğerse. Sinema salonu yerine, “tv’de sinema keyfi” başlığı altında gösterilmesini beklesem de olurmuş. Senaryosunda barındırdığı aksiyon, entrika, gizem, romantizm ve sürpriz finale ve yaklaşık iki saat boyunca sıkmadan kendini izletmesine rağmen, filmi niteleyebilecek tek kelime “vasat” olabilir.
Sağır sultanın bile duyduğu gibi The Tourist, 2005 tarihli Fransız yapımı “Anthony Zimmer”dan uyarlandı. Filmin en büyük kozu ise başroldeki iki yıldız oyuncusu; Johnny Depp ve Angelina Jolie. Filmografisinde son derece farklı ve uçuk roller barındıran Johnny Depp için The Tourist’teki Frank karakteri kolay bir rol. Daha ilk bakışta Angelina Jolie’nin cazibesine kapılan, saf, biraz sünepe ve anti-karizmatik bir karakteri canlandırıyor olması bana göre filmin sonunu daha ilk yarıda açık eden en büyük faktörlerden biri. En azından ben Depp’in bu kadar saftirik görünmesinden baya bir işkillendim doğrusu.
Angelina Jolie ise Girl Interrupted ve Changeling’teki başarılı performansına rağmen, Lara Croft’la başlayıp, Mr.&Mrs. Smith, Wanted ve Salt’da ısrarla sürdürdüğü cool, seksi, tekinsiz ve sert kadın tiplemesini, yüzündeki “yaklaşanı yakarım” bakışı ve gülüşüyle maalesef The Tourist’de de tekrarlıyor. Kendisinin “güzel” bir kadın olduğu yönetmen tarafından film boyunca gerçek anlamda gözümüze sokuluyor. Kameranın uzun uzun Jolie’ye bakışı yetmezmiş gibi, Jolie’nin canlandırdığı Elise karakterinin insan arasında her karıştığında çevresindeki (kadın-erkek) tüm bakışların nesnesi olması da bu güzelliğin altını fazlasıyla ve gereksizce çiziyor. Gerçi erkek egemen Hollywood sinemasında etkin erkek bakışına karşılık edilgen kadın bedeninin sunulması artık maalesef kanıksanan ama hala can sıkmaya devam eden bir durum. Jolie’nin bana göre filmdeki tek işlevi birbirinden güzel (ama hakikaten güzel) kıyafetler içinde salınması. Hele filmin sonunda Johnny Depp’e “20 milyon dolara bu yüzü mü yaptırdın” diyor ya kendisine “çarpılırsın maazallah” demek istiyorum.

      Gelelim senaryoya. Film az önce bahsedildiği gibi bir yeniden çevrim. Dolayısıyla ilk film olan Anthony Zimmer’ı izleyenler için finalde bir sürpriz yok. Ama üzülmeyin, ilk kez seyrediyor olsanız da, The Tourist’in sürpriz sonunu tahmin etmek ortalama zekaya sahip bir insan için hiç de zor değil. Bir miktar takip, kovalamaca ve heyecan arasına mizah ve romantizm de serperek, iki yıldız oyuncu arasındaki elektriğe dayanan bir senaryo var karşımızda. Ayrıca dünyanın en görülesi şehirlerinden biri olan Venedik’i hangi filme fon olursa olsun beyazperdede izlemek çok çok keyifli. Ama hiçbiri filmin 10 üzerinden 6’nın üzerinde bir not almasına yardımcı olamıyor maalesef. Sonuç olarak sıkılmadan izlettiği için vakit kaybı değil ama sinema biletine ödenen miktar açısından nakit kaybı olabilecek bu filmi sadece Johnny Depp ya da Angeline Jolie hayranlarına önermek yerinde olacaktır.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...