Sayfalar

aksiyon filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aksiyon filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2013

Post Apokaliptik Bir Zombi Cehennemi: World War Z

Çok fazla zombi filmi seyretmişliğim yoktur. Seyrettiklerim arasında en beğendiklerim ise sadece 28 Days Later (28 Gün Sonra) ve I’m Legend (Ben Efsaneyim) oldu şimdiye kadar. George A. Romero’nun yaşayan ölülerini ise zombi sineması içinde çok ayrı bir yere koyarım elbette. Beyazperdeye yansıyan korku ve dehşetin arka planında sağlam bir kapitalizm eleştirisi yapan Romero’nun filmlerindeki zombiler sadece bir korku figüründen çok daha fazlasını temsil etmekteydi. Zamanla içi boşalan her şey gibi zombiler de Hollywood’un sıradan korku nesnelerine dönüştü. Esas kahramanı kovalamak ve bu arada yaşanan her tür aksiyonla izleyiciyi koltuğunda germekten başka bir amaca hizmet etmez oldu.  World War Z de ne yazık ki bu akımdan kaçamamış ve eleştirel açıdan bir şey söylemeyen ama gerilimi ve aksiyonu bol bir “büyük prodüksiyon” olmaktan öteye geçememiş.
Zombi filmi diyerek başladım ama aslında WWZ’nin bir salgın hikayesi ya da post-apokaliptik bir film olduğunu da söylemek mümkün. Konusu kısaca eski bir BM çalışanı olan Gerry’nin salgının nedenini ve tabi ki çaresini bulmak üzere göreve geri çağrılmasına ve Kuzey Kore, İsrail ve Galler arasında yaptığı tehlikeli yolculuğa dayanıyor. Bekleneceği üzere pek çok tehlike ve talihsizlikle mücadele ediyor ama cesur bir esas kahraman olarak hepsinin üstesinden geleceğini zaten daha izlerken biliyoruz.  Film bilinen bütün Hollywood klişelerini başarıyla kullanıyor ama asıl başarısı tüm bu klişelere rağmen izleyiciyi gerim gerim germeyi ve hatta bir iki sahnede yerinden zıplatmayı becerebilmesi. Takdir edersiniz ki hem tahmin edilebilir olup hem de gerilim yaratabilmek pek kolay bir iş değil. Filmde alışılmayan sadece iki şey vardı; birincisi hiç kan görmedik. Bilinçli bir tercih olarak her türlü potansiyel dehşet sahnesinde kamera kibar bir leydi gibi başını çevirivermiş. İkinci anti-klişe ise uyuşukluklarına alıştığımız zombilerin tazı gibi koşmasıydı.  


Filmografisine baktığımızda yönetmen Marc Forster’ın WWZ’ye gelene kadar türler arasında gezindiğini görüyoruz. Monster’s Ball (Kesişen Yollar, 2001), Finding Neverland (Düşler Ülkesi, 2004) ve Quantum of Solace (2008) gibi farklı türde filmlere imza atan yönetmen, bir blockbuster’ın nasıl altından kalkılacağını biliyor olmalı. Evet başta filmi “içi boş bir büyük prodüksiyon” olarak nitelendirmiş olabilirim ama iyi film kriterlerinizden “eleştirel bakış açısını” çıkarırsanız WWZ temposu yerinde, başarılı ve amacına ulaşan bir film. Amaç ne mi?! İzleyiciyi iki saatliğine gerçek dünyadan koparmak. Ancak virüsün kaynağı ve nedenlerine ilişkin sağlam göndermeleri olan bir senaryo ararsanız ne yazık ki hayal kırıklığına uğrayacaksınız.
Filmin yıldızı Brad Pitt’e gelirsek… Bir miktar yaşlanmakla birlikte oyunculuk kalitesi ve karizmasından hiçbir şey kaybetmeyen Pitt’in tek adam olarak filmi sırtladığını ve bunda hiç sırıtmadığını gönül rahatlığıyla söylemek mümkün. Diğer oyuncular ise kısa rolleriyle kayda değer bir iz bırakmıyorlar.
Sonuç olarak eğer siz de benim gibi zombi filmi fanatiği değilseniz, bolca kan, vahşet, kopan uzuvlar vs. görmek istemiyorsanız ve şu ara sadece kafanızı boşaltacak bir şeyler izleme derdindeyseniz World War Z’yi beğeneceksiniz demektir. Gelen dedikodular arasında devam filminin çekilebileceği olduğunu da ek bir bilgi olarak verelim.  

5 Kasım 2012

Skyfall


Majestelerinin emrindeki süper ajan 007 James Bond 23. kez huzurlarımızda. Skyfall aynı zamanda James Bond’un 50. yılını kutladığı film olma özelliğini de taşıyor. Biz Türkler için bir başka öne çıkan özelliği ise bazı sahnelerin Türkiye’de çekilmiş olması. Bu konuya daha sonra geleceğiz ama önce övgü kısmına geçelim. James Bond serisi Skyfall dahil son üç filmdir, yani Daniel Craig’le birlikte, hikaye yönünden daha sağlam filmlerle karşımıza çıkmakta. Yenilmez, karizmatik ve her daim cool ajanımız James Bond’un insani yönleriyle sunulmasının seriye daha gerçekçi bir tat verdiği tartışılmaz. Örneğin Casino Royal’de (2006) ilk defa aşık olan ve hatta evlilik planları yapan bir Bond vardı. Aynı Bond 2008’de gelen Quantum of Solace’de de ölen aşkının intikamı peşindeydi. Skyfall ise çıtayı bu iki filmin de üzerine taşıyarak oldukça keyifli bir seyirlik ortaya koymuş. Dokunulmaz MI6’in bombalanabildiği, Bond’un patronu M’in kararlarının sorgulandığı, 007’nin çaptan düştüğü bir Bond filmi var karşımızda. Tüm bunların ardında yönetmen Sam Mendes’in payı büyük elbette.
Dünyayı ele geçirmek isteyen ölümüne kötü bir adam, akla zarar aksiyon sahneleri ve uçuk teknolojik oyuncaklar (hangisi olduğunu hatırlamıyorum ama bir tanesinde görünmez olan araba vardı mesela) yok Skyfall’da. Aksine film boyunca sürekli vurgulandığı üzere “eski usule” bir dönüş var. Diyaloglardan bazı sahnelerdeki öldürücü aletlere kadar "old fashioned" havası her yerde. Özellikle Bond’un klasik Aston Martin kullandığı sahne serinin takipçilerini sanıyorum zevkten dört köşe etmiştir. Aksiyon sahneleri, hele hele Şangay’da bir gökdelende geçen dövüş sahnesi oldukça keyifliydi. Türkiye’de Kapalıçarşı’da çekilen sahneler ise –filmle ilgili okuyacağınız diğer yorumlarda da göreceğiniz üzere- hayalkırıklığından başka bir şey olmadı. 


Daniel Craig’in James Bond’u canlandıracağı ilk duyurulduğunda serinin takipçileri muhalefet etmişti hatırlarsanız. Ancak bana göre son üç filmdir soğuk, sert ve karizmatik tarzıyla rolünün üstesinden geliyor. Hatta iki film daha kendisini majestelerinin emrinde izleyebileceğiz. Filmin kötüsü, eski MI6 ajanı Silva rolünde Javier Bardem ise her zamanki gibi formundaydı. Yalnızca, kötü adam rollerini canlandırırken saçlarını tuhaf modellere artık sokmasa iyi olur diye düşünüyorum (bkz. No Country for Old Men). Bond kızları Eve ve Severine rolündeki hanımlar ise filme sadece hoşluk ve boşluk katmaktan başka bir işe yaramadan kendilerine ayrılan süreyi değerlendirmişler. Filmin açılış jeneriği ise Adele’in Skyfall isimli filme özel şarkısıyla şahaneydi, çok sevdim.
Skyfall’un James Bond filmleri arasında en iyiler arasında yer alacağı kesin. Batman serisi Christopher Nolan dokunuşuyla nasıl daha sahici ve başarılı hale geldiyse, James Bond için de aynı girişimlerin başladığını söylemek mümkün. Umarım 24. ve 25. filmlerde de bu ivme devam eder.   

29 Temmuz 2012

The Dark Knight Rises


not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Fragmanında “The Legend Ends” yazması boşa değilmiş, Christopher Nolan gerçekten de efsanevi bir Batman üçlemesi ortaya çıkarmış. Çoğu iddialı üçlemenin kaderinin aksine (bkz: Godfather, Pirates of the Caribbean) zayıf halkası olmayan üç film izledik: Batman Begins, The Dark Knight ve The Dark Knight Rises. Üçü de ortak bir tema çerçevesinde birbirini tamamlayarak, tutarlı bir biçimde, ustalıkla işlenerek ilerledi ve tatmin edici bir finale erişti. Kimilerinin çizgi roman diye burun kıvırdığı ve önceki filmlerin de etkisiyle pelerinli ve maskeli bir “superhero”dan başka bir şey ifade etmeyen bir karakteri üç film boyunca kusurlarıyla, zaaflarıyla gerçek bir insan olarak yansıtmak Nolan’ın başarısının altında yatan önemli unsurlardan biri. İçi boş aksiyona dayanmayan, suç, ceza, adalet, intikam gibi kavramlar üzerinde yükselen ve benzerlerinin aksine derinliği olan bu üç filmin arasında “hangisi daha iyiydi” kavgasını yapmak ise anlamsız ve gereksiz. Çünkü dediğim gibi üçü de birbirini tamamlıyor, birbirine yaptığı göndermelerle zenginleşiyor ve hatta hepsi adeta tek filmmiş, ama üçe bölünmüş izlenimi yaratıyor. “The Dark Knight Vs. The Dark Knight Rises” tartışmasına kendi çapımda noktayı koyduktan sonra gelelim son filme.
Harvey Dent’in ve sevdiceği Rachel’ın ölümünün ardından 8 yıldır inzivaya çekilmiş, hem fiziksel hem de duygusal açıdan gücünü kaybetmiş bir Bruce Wayne çıkıyor karşımıza. Tekrar eski günlerine döneceğini elbette biliyoruz ama asıl önemli olan geçireceği dönüşüm süreci. Nasıl ki Batman Begins’te yarasalardan korkan bir adamın, kendi içsel mücadelesi sonucu simgesi yarasa olan bir kahramana dönüşmesini izlediysek, The Dark Knight Rises’ta da her bakımdan düşmüş bir kahramanın yükselişine tanık oluyoruz. Bunu en güzel anlatan sahne ise Bruce’un yeraltındaki hapisten kaçmak için yaptığı tırmanışta yarasaların duvardan fırladığı andı sanırım. Hapishanenin özellikle kuyu benzeri bir şekilde düşünülmüş olması da filme adını veren yükselişi anlamlandırıyor. 


Nolan’ın Batman’inde sadece Bruce Wayne değil, diğer karakterler de (kötüler dahil) kendi hikayeleri olan, tek boyuttan uzak bir şekilde olayların içinde yer alıyor ve hatta hayal ürünü Gotham bile başlı başına karakterlerden biri haline geliyor. Daha önce Joker’in ve şimdi de Bane’in sevilmesinin bir nedeni de fantastik öğelerden arındırılmış, gerçek karakterler olmaları. Ancak The Dark Knight Rises diğer iki öncülünden daha fazla Batman odaklı bir film ve bunu da kötü karakterlerine fazla prim vermeyerek yapıyor. Unutulmayacak bir kötü karakter olan Joker’le –anlamsız bir şekilde- kıyaslanan esas kötü Bane’in soğukkanlı ve zeki bir anarşist devrimci pozisyonundan, son anda aşkı için dağları delen Ferhat durumuna düşmesini senaryo zayıflığı değil, Batman’in hiçbir karakterin gölgesinde kalmaması için yapılan bilinçli bir tercih olarak görüyorum. Tabi Amerikan muhafazakarlığının payını da yadsımamak lazım. Özel mülkiyeti kaldırarak zenginlerin refahını bitireceği ve gücü halka vereceği gibi komünist mesajlar taşıyan bir kötü karakterin ideolojisinin aşk temelli olması kapitalizmin göbeğindeki anaakım seyirciyi rahatlatacak bir durum en nihayetinde. Yine de Tom Hardy geçirdiği dönüşümle sinema dünyasına en az Joker kadar etkileyici ve karizmatik bir kötü karakter armağan etmiş, alkışlar kendisi için. 

Filmin bir başka önemli karakteri de Catwoman. Geçmişine dair en az bilgimiz olan karakter de o aynı zamanda. “Erkeğin mahvına sebep olacak kadın” kontenjanının kendisine ayrıldığını düşünürken yerini senaryodaki usta bir manevrayla Talia Al Ghul’a bırakmış. Anne Hathaway güzel ve yetenekli bir oyuncu ancak hangi rolde olursa olsun gözümde hala kendisine The Princess Diaries’den miras kalan cici kız imajından sıyrılamıyor. Şahsen bence Catwoman rolüne en çok yakışacak kişi Eva Green’dir. Metal topuklu çizmelere bittim o ayrı.
Alfred, Fox ve Gordon gibi tüm yan karakterleri bıraktığımız gibi bulmak keyifliydi. Kısa da olsa Crane’i tekrar görmek ise gülümseten bir sürpriz oldu. Çizgi romanın orijinalinde sonsuz yaşama sahip olan Ra’s Al Ghul’un filmde rüyalar ya da halüsinasyonlar aracılığıyla ölümsüzleştirilmesi ise akıllıca düşünülmüş bir şıklık olmuş.
Film hakkında daha sayfalarca şey söylenebilir, beğenenler ve beğenmeyenler arasında söylenenler de devam edecektir. Tavsiyem bu tartışmaları boşverin, ilk iki filmi ardarda izleyin ve sonra doğruca sinemaya koşun. Kusurları elbette olan ama her şeye rağmen oyunculuğu, çekimleri, müzikleri ve atmosferi ile çok çok iyi bir film söz konusu. The Dark Knight Rises ile ilgili en kötü şey, sinema salonundan çıktıktan sonra gerçek dünyaya döndüğünüz gerçeğiyle yüzleşmek olacak. 

10 Mayıs 2012

The Avengers; Dördü Bir Yerde


Süper kahraman filmlerini her zaman sevmişimdir. Çizgi romanlarının takipçisi olmasam da sıradan insanların mucizevi bir şekilde edindikleri süper güçleri sayesinde kötü adamları tepelemelerine dayalı aslında son derece standart hikayeler anlatan bu tarz filmleri hiç kaçırmam. Bu yüzden “dördü bir yerde” The Avengers sabırsızlıkla beklediğim ve sinema salonundan keyifle ayrıldığım bir film oldu.
Çizgi romandaki Yenilmezler ekibinin kadrosu biraz daha kalabalık olsa da filmde başlangıç olarak Iron Man, Hulk, Thor ve Captain America’yı görüyoruz. Hepsinin tek başına ana kahraman oldukları kendi filmleri ve ayrı hikayeleri var. Ancak The Avengers’dan keyif almak için bu kahramanların geçmişlerini bilmeye gerek olmayacak bir senaryo yazılmış ve bence çok da isabetli olmuş. Yine de bu türün meraklısıysanız o filmleri de izlemeniz gerekir derim.
X-Men’den sonra bir sürü süper kahramanı omuz omuza savaşırken görmeye alışkın olmayan biz faniler için The Avengers adeta Brezilya milli takımı gibi. Ancak bence içlerinde en sevileni ve en öne çıkanı kesinlikle Iron Man. Robert Downey Jr.’ın müthiş bir performansla canlandırdığı Tony Stark dahi, karizmatik ve eğlenceli bir karakter olarak diğerlerinden fazlasıyla rol çalıyor. The Avengers onsuz eksik bir film olurdu.  
Yenilmezler’in ikinci adamı ise şüphesiz Hulk. Daha önce Eric Bana ve Edward Norton’ın hayat verdiği yeşil dev adam için Mark Ruffalo ismini duyduğumda kafamda soru işaretleri oluşsa da filmi izleyince hepsi uçup gitti. Özellikle Hulk ve kötü adam Loki arasındaki kapışma (?) anı filmin en eğlenceli sahnesiydi.
Gelelim Tanrı Thor’a. Filmin tek kötüsü Loki’nin üvey biraderi Thor kırmızı pelerini, kaslı kolları ve iyilik dolu kocaman kalbiyle –tabi çekicini de unutmayalım- süper de olsa neticede ölümlü diğer kahramanlarla birlikte alçak gönüllülükle savaşıyor. Yani düşünsenize adam Tanrı! Demir Adam’mış, Yeşil Adam’mış hepsi onun yanında tırt kalır. Öhöm neyse, Chris Hemsworth takipteyim canım, yeni filmlerini bekliyorum öptüm!


Takımın en sünepesi ise Captain America. Zaten kendi adını taşıyan filmi de gayet sıradandı. O filmi seyredenler hatırlayacaklardır, Tony Stark’ın babası ile bizim Captain arasında bir miktar çekişme yaşanmıştı. Hatta ona istinaden The Avengers’da “senin babanı da hiç sevmezdim Demir Oğlan” gibisinden bir diyalog bekledim ama yanıldım.
Bu kadar süper kahraman arasında nispeten normal kahramanlar olarak yer alan Black Widow ve Hawkeye’a da değinmeden geçmek olmaz. Ajanlık bürosu S.H.I.E.L.D’in birer casusu olan bu ikilinin en büyük eksiği kendilerine ait birer filmlerinin olmayışı ve dolayısıyla geçmişleri hakkında fazla bir şey bilmeyişimiz. Jeremy Renner’ı her ne kadar odunsu bulsam da hedefe bakmadan fırlattığı oklarla “cool aksiyon kahramanı” alanında kariyerine devam edeceğini göstermiş oldu. Scarlett içinse fazla söze gerek yok, siyah, dar kıyafetler içinde dövüşen seksi kadın rolüne gayet yakışmış.
Filmin biricik kötüsü ise, Thor filminin de kötü karakteri olan kıskanç, kompleksli ve ezik Loki. İsmini duymaya devam edeceğimiz aktörler arasında yer alan Tom Hiddleston tarafından sinsi ve soğukkanlı biçimde canlandırılan Loki’nin neyine güvenip bu kadar güçlü kahramana kafa tuttuğunu anlamak ise zor.
Devam filminin 2014 yılında geleceği müjdelenen The Avengers bir fantastik aksiyon filminden beklenen herşeyi (heyecan, etkileyici dövüş koreografileri, bol patlama, yıkım, görsel efekt vs.) fazlasıyla karşılıyor. Ayrıca gerçekten akılda kalıcı ve sağlam esprileri var. Klişeymiş, propagandaymış evet onlar da sonuna kadar var ama nerde yok ki, yani çok da ciddiye almamak lazım. Kısacası eğlenmek ve gerçek dünyayı bi süreliğine unutmak istiyorsanız mutlaka izleyin. Ama artık alışıldığı üzere jenerik bitmeden salonu terk etmeyin, devam filmine ilişkin ipucunu kaçırmayın ;)  

28 Mart 2012

The Man From Nowhere

    Bir film düşünün ki ait olduğu türün (bu filmi aksiyon türüne dahil edebiliriz) bütün klişelerine sahip olsun. Yalnız, suskun ve gizemli bir geçmişe sahip esas adam, en aşağılığından kötü adamlar, olayı bir adım geriden takip eden polisler, masum ancak tehlikede bir çocuk ve esas adama yemin bozdurup aksiyona dalmasına neden olan olaylar zinciri. Tanıdık geldi değil mi? Ancak tüm bunlara rağmen The Man From Nowhere son zamanlarda izlediğim en etkileyici film oldu. 
   Bu blogun takipçileri az çok anlamıştır ki Uzak Doğu sinemasının bendeki yeri ayrı. Hangi ülkeden çıkmış olursa olsun o coğrafyanın kültürüyle yetişmiş yönetmenlerin filmleri bence bir başka lezzete sahip oluyor. İşte bu yüzden kimi zaman tüm tahmin edilebilirliğine karşın The Man From Nowhere'i ya da orjinal ismiyle Ajeossi'yi izlerken farklı bir tat ve keyif almanız mümkün. Çünkü bilindik bir konunun, özgün bir tarzla anlatıldığı filmler ne yazık ki çok sık karşımıza çıkmıyor. Filmin aynı zamanda senaryosunu da yazmış olan yönetmeni Jeong-beom Lee'nin bu açıdan tebrik edilmesi gerek. 
     Bu kadar övgüden sonra filmi izlemeye karar verirseniz başlangıçta gayet "emo styla" takılan ana kahramana çok takılmayın derim. Hatta kendisinin komşunun küçük kızıyla olan ilişkisini Leon'a benzetmeye falan da kalkmayın. Karakterler biraz fazla ve benim gibi aynı kişiyi birkaç kere görene kadar tüm çekik gözlüleri birbirine benzeten salak bir hafızanız varsa başta azıcık zorlanabilirsiniz. Karakterler dörtgeninde bir köşede rehinci olarak çalışan esas oğlan Cha Tae-sik var. Öbür köşede striptizci junkie anne ile küçük kızı yer alıyor. Bir başka köşede uyuşturucu kaçakçısı ve organ mafyası kötü adamlar, diğerinde ise polisler var. Hepsinin yolu bir şekilde kesiştiğinde ise asıl aksiyon başlıyor. Dövüş koreografileri, kamera hareketleri, müzikler hepsi oldukça etkileyiciydi. 
      
     
    Uzak Doğu filmi deyince ya mistik ve spiritüel bir takım konularla haşır neşir olan ya da bol vurdulu kırdılı dövüş filmleri diye düşünüp burun kıvıranlar her şeye rağmen yine de filmi beğenmeyebilir. Kabul, 1'e karşı 15 kişilik dövüşleri tereyağından kıl çeker gibi kazanan, her tür zor durumda karizması bozulmayan ana karakterler pek de inandırıcı değil. Ama zaten bu bir aksiyon filmi ve tüm aksiyon filmlerinde olduğu gibi asıl derdi  de izleyiciyi gördüklerine inandırmak değil, gördüklerinden ötürü heyecanlandırmak. Şahsen benim filmle ilgili tek kaygım Hollywood tarafından keşfedilip, yeniden çevrim kazasına kurban gitmesi. Gerçi Hong Kong yapımı enfes bir film olan Mou gaan dou (Infernal Affairs, 2002) Martin Scorsese'nin elinde The Departed gibi bir şahasere dönüşmüştü o başka. 
    Bu yazının noktasını Cha Tae-sik'ten veciz bir sözle koyalım: "The ones that live for tomorrow, get fucked by the ones living for today. I only live for today".      

23 Mart 2012

John Carter: Yılın Balonu!


Tarzan’ın yaratıcısı Edgar Rice Burroughs’un 1912 tarihinde yayınlanmaya başlayan Barsoom serisindeki hikayelerden biri olan A Princess of Mars’ın John Carter olarak sinemaya uyarlanması neden 100 yıl sonra gerçekleşmiş bilmiyorum. Çünkü filmi izleyince açıkça görüyorsunuz ki bayıla bayıla izlediğimiz Star Wars serisi ve Avatar Burroughs’un hikayesinden aslında fazlasıyla etkilenmiş. Ama onları önce izlediğimiz için John Carter sanki onların çakmasıymış gibi hissediyorsunuz. Bununla birlikte John Carter’ı bahsettiğim filmlerle kıyaslamak da çok yanlış olur çünkü hem Star Wars hem de Avatar her yönden çok daha başarılı ve kaliteli işler. John Carter ise kötü bir film değil ama nasıl derler bende olmamışlık hissi uyandırdı.
Bence bunun en büyük nedenlerinden biri yanlış seçilmiş oyuncu kadrosu. İlk önemli rolünde John Carter’ı canlandıran Taylor Kitsch “esas oğlan” karizmasından oldukça uzaktı. Mars prensesi Lynn Collins’in ise ister duygusallık ister aksiyon içersin göründüğü her sahnede “bakın ne kadar seksiyim” diye poz vermekten ve bakışlar fırlatmaktan başka bir işlevi yoktu. Rome dizisinin Caesar’ı ve Mark Antony’isini tekrar yan yana görmekse hoş bir sürpriz oldu. Senaryoda çok göze batan (en azından beni rahatsız etmedi) hatalar olmamakla birlikte, bu tür filmlerin finalinde mutlaka yer alan kilit önemdeki iyi-kötü savaşının bir anda oldu bittiye getirilmesi ve hatta nikah törenine bağlanması da oldukça abuktu.

Film hakkında uzun uzadıya yazmanın anlamı yok. Başta da söylediğim gibi John Carter çok kötü bir film değil. Görsellik, efektler yerinde; aksiyon, macera, yer yer komedi ve elbette romantizm hepsi var. Uzun süresine (132 dakika) rağmen sıkılmadan, zamanınızın ve paranızın heba olduğunu düşünmeden izleyebilirsiniz. Ancak fantastik-macera türünde zamanında çok daha iyi filmler izlemiş bünyeleri de kesmiyor işte. Bu yüzden “iki dünya, tek kahraman” sloganıyla gösterime sokulan John Carter’ın bu yılın balonu olması şaşırtıcı değil. Devam filmi için açık kapı bırakılmış, o ayrı…

27 Ocak 2012

The Girl with the Dragon Tattoo

Kişisel kanaatim David Fincher’ın gerçekten yaratıcı ve zeki bir yönetmen olduğu yönünde. Hatta Se7en ve Fight Club gibi iki şaheserden sonra pek çok sinemaseverin gözünde kredisi kolay kolay bitmeyecek bir yönetmen haline geldi. Bu yüzden de Panic Room, Zodiac, The Social Network gibi düzgün ama vasatın sınırlarında gezen filmlerini görmezden gelmek mümkün oldu. Ama The Girl with the Dragon Tattoo filmini çektiğini ilk duyduğumda neden böyle bir işe kalkıştığını pek anlayamamıştım doğrusu. Zaten bestseller olmuş bir serinin kitabını filme uyarlamak yeterince riskliyken ve bunu gayet başarıyla kotarmış bir başka film halihazırda mevcutken insan neden böyle bir işe kalkışır ki.
Hem kitabı okumuş hem de Niels Arden Oplev tarafından uyarlanan filmi seyretmiş biri olarak diyebilirim ki Fincher’ın “The Girl with the Dragon Tattoo”su aslında kendi içinde gayet tutarlı ve düzgün ancak bir o kadar da gereksiz bir film. Oplev’in versiyonu 600 küsur sayfalık detaylı bir öyküsü olan romana son derece sadık ve başarılı bir uyarlamaydı. Bu yüzden izlerken elimde olmadan iki filmi sürekli kıyasladım ve aynı filmin farklı oyuncularla ve biraz daha farklı mizansenlerle çekilmiş bir kopyası olduğundan başka bir şey düşünemedim. Burada diyebilirsiniz ki aynı kitaptan uyarlanarak çekilen iki filmin birbirine benzemesi kaçınılmaz. Evet doğru, ama o halde bari bu kadar yakın arayla çekmeseydiniz kardeşim derim ben de. Üstelik her yönetmenin kendi farklı bakış açısı, özgün bir tarzı olması gerekmez mı?
The Girl with the Dragon Tattoo’yu Avrupa versiyonundan ayrı olarak ele aldığımızda ise hakkını teslim etmek gerekiyor. Başta da söylediğim gibi Fincher gerçekten parlak bir yönetmen ve uzun süresine rağmen sıkmayan, isabetli oyuncu seçimleriyle öne çıkan derli toplu bir film ortaya koymuş. Özellikle Rooney Mara, Lisbeth Salander performansıyla Noomi Rapace’ın gölgesinde kalmamayı başarmış. Daniel Craig ise James Bond karakterinin üzerine yapışmaması için farklı rollerde elinden geleni yapıyor. Filmin bir de muhteşem açılış jeneriği var ki gerçekten bayıldım ancak fütüristik bir rock klibi havasındaki bu jeneriğin filmle alakasını pek bulamadım. Filmin bana göre bir başka sorunu ise finale doğru Harriet Vanger’in gizeminin çözüldüğü sahne. David Fincher romandakinden başka bir son çekerek, o çok sevdiği “seyirciyi şaşırtma trüğü” ile (bkz. The Game, Se7en, Fight Club) farklı olacağını düşünmüş olmalı. Romanı okumayan ya da diğer filmi izlemeyenler için gerçekten hoş bir sürpriz olmuş olabilir tabi ama bence finali oldubittiye getirmekten başka bir işe yaramamış.  


Filmle ilgili son sözüm Lisbeth Salander karakteriyle ilgili olacak. Bir oyuncu için canlandırmanın pek de kolay olmadığını düşündüğüm bu yalnız, asosyal, arızalı, güçlü ve bağımsız kadın karakter muhtemelen gelecek devam filmleriyle de yakın zamanda beyazperdenin unutulmaz kadın karakterleri arasına girebilir. Demedi demeyin.

6 Ocak 2012

Mission: Impossible - Ghost Protocol

Görevimiz Tehlike dizisini yıllar önce televizyonda doğru dürüst dizi yayınlanmadığı dönemlerde büyük bir zevkle izlerdim. Unutulmaz bir klasik haline gelen jenerik müziği, zor ve tehlikeli görevlerin üstesinden gelen beş kişilik ekibin maceralarıyla böylesine popüler olmuş bir dizinin beyazperdeye uyarlanması da çok gecikmedi tabi. İlk film 1996’da Brain De Palma gibi bir usta yönetmene emanet edildi ve serinin bana göre en başarılı filmi oldu. Gerçi yıllardır bağrımıza bastığımız, grubun başı Jim karakterinin madik atması hiç hoşuma gitmemişti ama konumuz bu değil. Serinin ikinci filmi ise dört yıl sonra geldi, bu kez kamera arkasındaki isim John Woo’ydu. Ancak maalesef filmde, etrafta güvercinlerin kanat çırptığı stilize ve abartılı dövüş koreografilerinden başka akılda kalan bir şey yoktu. 2006 tarihli M:I:3 ise aksiyonun dibine vurmakta son derece kararlıydı; böylece bolca patlama, hızlı takipler, uçan tekmeler ve illa ki yüksek binalardan aşağı atlayan bir Tom Cruise izledik.
Mission Impossible Ghost Protocol’de de serinin üçüncü filmindeki formül aynen uygulanmış. Üstelik de dozu arttırılarak. Kremlin’in havaya uçtuğunu ve Ethan’ın dünyanın en yüksek binasına Spider Man misali tırmandığını söylersem ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Peki tüm bu aksiyon sahneleri izleyeni eğlendiriyor mu, heyecanlandırıyor mu, derseniz cevabım evet. Ama şöyle sağlam bir entrika var mı, izlerken beynimizi kullanmak zorunda kalacak mıyız derseniz, cevabım hayır olacak. Aksiyon uğruna senaryo feda edilmiş. Gizli ajan filminde olması gereken zekice entrikalar ya da tuzaklar bekliyorsanız hayal kırıklığına uğrayacaksınız. Bu devirde hala “ABD ve Rusya’yı birbirine düşürüp, nükleer savaş çıkarmak isteyen kötü adam ve onu durdurmaya çalışan kahraman” formülünden başka bir şey akıl edemeyen senaristleri biraz daha yaratıcı olmaya davet ediyorum. Film boyunca arz-ı endam eden karakterler de başka bir alem. Bilgisayar kurdu bir nerd, seksi ajan kontenjanı için bir kadın, gizemli yan karakter ve nükleer silahlara meraklı bir kötü. Şöyle karizmatik, daha ince planları olan esaslı bir villain yaratılamamış. Bir de esas oğlan var işte. Tom Cruise biraz yaşlanmış gözükmesine rağmen film boyunca tazı gibi koşturdu, atladı, zıpladı. Kendisine helal olsun diyoruz.


Peki filmde hiç mi güzel şey yoktu? Dubai’deki kum fırtınası sırasında yaşanan kovalamaca sahnesi gayet başarılıydı hakkını yemeyelim. Ama bana göre filmin en iyileri hemen aşağıda gördüğünüz muhteşem BMW i8 ve Paula Patton’ın üzerindeki yeşil elbisedir.


Sonuç olarak serinin takipçisiyseniz herşeye rağmen yine de gidip izlemenizi öneririm. Eğlenceli ve heyecanlı bir 2 saat geçirmeniz garanti. Benim bu kadar serzenişte bulunmamın nedeni ise televizyon serisine duyduğum nostaljik sevgi. İzlediğimiz, ismi sadece Ghost Protocol olan başka bir aksiyon filmi olsaydı üzerinde durmaya bile gerek olmazdı belki. Ama o ismin başında Mission Impossible geçiyorsa kimse kusura bakmasın daha zekice yazılmış bir senaryosu olan daha kaliteli bir film beklemek kaçınılmaz.



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...