Sayfalar

kült filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kült filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2012

Sinema Dünyasının En "Psycho" Babası

      Bugün Babalar Günü. Kutlanmasını, hediyeler alınmasını gereksiz bulduğum özel (!) günlerden biri daha. Eh, yine de eksik kalmayalım ve bir filmperest olarak bu günü kendimizce analım istedim. Stanley Kubrick'in The Shining (1980) filmini izleyenler bilir (izlemeyenler de mutlaka izlemelidir). Kışı geçirmek ve göz kulak olmak üzere gittikleri boş bir oteldeki şeytani güçler tarafından ele geçirilen aile babası Jack Torrence eşi ve çocuğuna dehşet saçmıştı. İlk izlediğimde gerim gerim gerildiğim bu film yıllar sonra rüyama girmişti ve kendimi o otelde görmüştüm. Öhöm her neyse konumuz bu değil tabi ki :) 
      Bendeniz günün anlam ve önemine uygun (?) olarak Jack Nicholson'ın insan üstü bir performansla canlandırdığı Jack Torrence karakterini sinema dünyasının en "psyhco baba"sı olarak taçlandırıyor ve "Here's Johnny" repliğinin damgasını vurduğu filmin en vurucu sahnelerinden birini aşağıda paylaşıyorum. İyi pazarlar!

15 Mart 2012

Eller Yukarı! Bu Bir Soygun Filmidir!

Suç sinemasının bir alt türü olan soygun filmlerinin popülerliği 1903 tarihli Büyük Tren Soygunu (The Great Train Robbery)’den beri devam ediyor. Hırsızları gerçek hayatta elbette kimse sevmez ama iş bir soygun filmindeki hırsıza gelince onunla özdeşleşmemiz ve kanuna karşı onun tarafında yer almamız nedense kaçınılmaz oluyor. Başroldeki zeki, soğukkanlı ve pek tabi ki ‘cool’ bir karakterle -hırsız da olsa- özdeşleşmek çok kolay zaten, ama bileğinden çok aklına güvenip zora düşmedikçe asla şiddete başvurmayan bu hırsızları kötü adam gibi görmek de pek mümkün değil. İşin içine soyulması inanılmaz zorluktaki mekanları hedefleyen ve iş bittiğinde ağzımızı açık bırakan dahice soygun planları da girince söz konusu hırsızlarımızın önünde saygıyla eğilmekten başka yapılacak bir şey yok. Soygun filmlerinin cazibesinde etkili olan bir başka faktör de suç işlemenin ve kanuna karşı gelmenin dayanılmaz çekimi tabi ki. Ancak bu derin konuya ilişkin sosyolojik ve psikolojik tahlillere hiç girmeden en çok sevdiğim soygun filmlerine geçmek daha iyi olacak.

Büyük Hesaplaşma (Heat, 1995)
Soygun filmi deyince aklıma ilk gelen örnek Micheal Mann’in kült filmi Büyük Hesaplaşma oldu tabi ki. Film hem biçim hem de içerik bakımından eşsiz olsa da onu unutulmaz yapan şey biz fanilere Al Pacino ve Robert De Niro gibi iki devi karşılıklı döktürürken izleme fırsatı vermiş olması. Söylenecek fazla şey yok. Hala izlememiş olan varsa çok büyük kayıp, izleyenler beni anladı. Aşağıdaki efsane sahnenin çekildiği masanın hala o restoranda olduğunu ve ziyaret edildiğini de dipnot olarak ekleyelim.


Ocean’s Eleven/Twelve/Thirteen (2001, 2004, 2007)
Soygun filmlerinin bütün klişelerine (eski ekibi toplama, son bir vurgun yapma, soyulması imkansız bir mekanı hedefleme) sahip olmasına rağmen kamera arkasındaki Steven Soderbergh’in bu klişeleri ustalıkla birleştiren yeteneği ve yıldız kadrosuyla Ocean’s Eleven sükseli ve eğlenceli bir filmdi. Aralarında George Clooney ve Brad Pitt gibi yakışıklıların yer aldığı bir hırsızlar ekibini sevmemek ve kötü adama karşı onların galip gelmesini istememek delilik olurdu. Sonrasında çekilen devam filmleri –özellikle de üçüncüsü (Al Pacino’ya rağmen)- aynı tadı vermedi o ayrı.


Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs, 1992)
Quentin Tarantino’nun suç filmlerinde ne kadar başarılı olduğu malumunuz. Kendisini üne ve başarıya kavuşturan ilk filmi Rezervuar Köpekleri klasik bir soygun filminde olduğu gibi soygun anına ve detaylarına değil, soygun sonrasında hırsızlar arasında yaşanan psikolojik gerilime odaklanarak türe yeni bir soluk getirmiş oldu.  Harvey Keitel, Steve Buscemi, Tim Roth ve Michael Madsen’ın yer aldığı oyuncu kadrosu, diyaloglar, senaryo, kurgu vd. filmdeki her şey mükemmel. Açılış sahnesindeki bahşiş muhabbeti için bile defalarca izlenebilir.   


İçerideki Adam (Inside Man, 2006)
İyi soygun filmlerinin bir başka önemli özelliği de birbirinden başarılı yıldız oyunculara sahip olması sanırım (istisnalar kaideyi bozmaz). İçerideki Adam’da da Denzel Washington, Clive Owen, Jodie Foster, Willem Dafoe ve Christopher Plummer gibi A sınıfı tabir edilen oyuncular yer alıyor. Hırsız-polis kapışmasının sağlam bir senaryo ve kurgu ile anlatıldığı filmde yönetmen Spike Lee olunca ortaya eleştirel dozu yüksek, kaliteli bir iş çıkması da kaçınılmaz.


Köpeklerin Günü (Dog Day Afternoon, 1975)
Al Pacino’nun yer aldığı bir başka soygun filmi daha. Ancak bu sefer ortada kusursuz bir plan ve soğukkanlı soyguncular yok. Al Pacino’nun canlandırdığı eşcinsel Sonny beceriksiz ve saf bir adam. Sevgilisinin ameliyat parası için soygun yapmaya karar vermiş.  Ancak banka soygununun kontrolden çıkmasıyla absürt olaylar başlıyor ve rehineler, polisler, gazeteciler derken ortalık bir anda panayır yerine dönüyor. Sidney Lumet’in gerçek bir öyküden yola çıkarak çektiği film hem eğlenceli hem de trajik yanıyla gerçek bir başyapıt. Al Pacino ise insan değil, evet.


Sonsuz Kaçış (The Getaway, 1972)
Usta hırsız Doc McCoy ve eşi Carol’ın büyük bir soygun sonrasında ele geçirdikleri yüklü miktarda parayla hem polisten hem de paranın peşindeki bilimum kötü adamlardan kaçış öyküleri bir miktar Bonnie ve Clyde’ı çağrıştırsa da bence The Getaway çok daha iyi bir film. Ölümüne cool bir Steve McQueen, güzel kadın kontenjanından Ali McGraw ve kötülerin kötüsü Al Lettieri’yi izlemek ayrı bir zevk. 1994 yılında çekilen Alec Baldwin ve Kim Bassinger’lı bir başka versiyonu ise basit bir taklidin ötesine geçememiştir ne yazık ki. 


Sonsuz Ölüm (Butch Cassidy and the Sundance Kid,1969)
Hollywood’un önemli aktörlerinden Paul Newman’ın Butch’ı, Robert Redford’un ise Sundance’i canlandırdığı film western türünde yer almakla birlikte ikilinin yaptıkları bir soygun ve sonrasında kanun adamlarıyla yaşadıkları müthiş kovalamacayı anlatır. Vahşi batı, tren ve banka soygunları, silahlar, güzel diyaloglar ve müzikler… Bu filmle ilgili kötü olan tek şey isminin Sonsuz Ölüm olarak Türkçe’ye çevrilmiş olması. 

13 Şubat 2012

Sevgililer Günü'ne Özel (!) Film Önerileri


Yukarıdaki klişe başlığa bakıp aldanmayın. Günümüzün tüketmekten başka işe yaramayan bireylerine para harcamak için yeni bir bahane sağlayan Sevgililer Günü, Anneler -Babalar Günü gibi bilimum özel (?) günlerden hiç haz etmem. Yandaki tanım da Sevgililer Günü hakkındaki düşüncelerime birebir uyuyor zaten. Dolayısıyla 14 Şubatta ister tek başına, isterse sevgilisiyle evde oturup film izlemeyi düşünenler için hazırladığım film listesi kadın dergilerindeki önerilere pek benzemeyecek baştan söyleyeyim. Aşkın romantik-komedilerdeki sıradan ve yüzeysel haline özenip, duyguların yoğunluğunun kırmızı güllerle, kalp şeklindeki objelerle veya tek taş yüzüklerle ifade edilebileceğini sananlar hiç zahmet edip de izlemeye kalkmasınlar, zira onlara biraz ağır kaçabilir. Çünkü kısa listemdeki bu filmlerin aşk filmi değil de aşk'ı anlatan filmler olduğunu düşünüyorum. 

Dolls (2002)



     Ne zaman izlesem hala etkisinde kaldığım bir filmdir Dolls. Birbirinden farklı üç hikayesi var ve üçü de gerçekten insanın içini burkuyor. Film boyunca büyüleyen görselliği de lezzetli bir pastanın üzerindeki krema gibi. Az diyaloglu senaryosu standart Hollywood filmlerine alışkın seyirci için biraz sıkıcı gelebilir ama duyguları ifade etmek için bazen kelimelerin gereksiz olduğunu  anlıyorsunuz. Henüz izlemediyseniz şiddetle tavsiye ediyorum. 










Bin-jip (2004)



     Derdini anlatmak için kelimelere başvurmayan bir film daha. Yönetmen Kim Ki-Duk'un en özel filmlerinden biri. Birbiriyle tek kelime konuşmadan aşık olan bir çiftin hikayesi kimine belki fantastik gelecek olsa da oyuncuların beden dili ve yüz ifadeleri aşkı, hüznü ve yalnızlığı o kadar iyi anlatıyor ki konuşsalar bütün büyü bozulacakmış gibi hissediyorsunuz. Filmdeki tek müzik olan Natacha Atlas'ın Gafsa şarkısı da ayrıca akıllara zarar.










2046 (2004)


 Listenin çoğunluğunu Uzakdoğu filmlerinin oluşturduğunun farkındayım ama aşkı da yalnızlığı da batılılardan daha iyi anlattıklarını düşünüyorum. Wong Kar Wai'nin aynı güzellikteki In the Mood For Love (2000) filminin devamı niteliğindeki 2046 ilk filmdeki suskunluğa inat, düşündürücü replikleriyle insanı vuruyor. Çekim açıları, görsel ziyafeti ve müzikleri ile şiir gibi bir film. "Love is all a matter of timing. It's no good meeting the right person too soon or too late. If i'd live in another time or place... My story might have had a very different ending". Filmden muhteşem bir şarkı içinse buradan buyurun.








Blue Valentine (2010)



    Blue Valentine, kadın-erkek ilişkisi ve aşka dair klişelerden uzak, sahici bir film. Bir ilişkinin hem başlangıçtaki cıvıltılı halleri hem de bitişinde yaşanan sancılar birbirine paralel ve gerçekçi bir biçimde anlatılıyor. Öyle ki platonik ya da karşılıklı fark etmez birisine aşık olmuş herkes bu filmde empati kuracak birşeyler bulacaktır. Fedakarlığın, bağlılığın, yalnızlığın, ayrılığın ve tabi ki aşkın bu abartısız ve can yakan anlatımını şimdiye kadar izlemediyseniz çok şey kaçırmışsınız demektir.  









Perfect Sense (2011)


   
   Kısa listemin son filmi de Perfect Sense. Son zamanlarda izlediğim en etkileyici filmlerden biri oldu. İnsan hangi duyusunun etkisiyle aşık olur, gördüklerine mi vurulur, duyduğu sözlerden mi etkilenir? Sevgilinin kokusu mudur baştan çıkaran yoksa ellerin birbirine değmesi midir kalbi deli çarptıran? "Yeryüzündeki Son Aşk" gibi dandik ve filmle alakasız bir çeviriyle gösterime girdiğinden izleyiciyi romantik beklentiler içerisine soksa da klasik bir aşk filmi olmadığını, günlük hayatımızda kimi zaman çok da tadına varmadan gerçekleştirdiğimiz rutinlere dair de düşündürdüğünü, şaşırttığını ve sorularla başbaşa bıraktığını ayrıca belirteyim.  

25 Nisan 2011

Alexis Zorbas Soundtrack

      Anthony Quinn'in canlandırdığı Alexis Zorba sinema tarihinin en renkli karakterlerinden biri olarak hala hatırlanmaya devam ediyor. 1964 tarihli filmi unutulmaz kılanlardan biri de Mikis Theodarakis'in bestesi Zorba The Greek tabi ki. İşte o meşhur sahne.



22 Şubat 2011

En İyi Film Noir Örnekleri

Kimilerine göre bir akım, kimilerine göre bir ruh hali ve kimilerine göre de bir ambiyans olarak görülmekte olan Film Noir'in başka bir deyişle kara filmin temelinde insanoğlunun yaşadığı ahlaki çöküş, toplumsal huzursuzluk, yalnızlık gibi öğeler yer alır. Yalnız ve dışlanmış birey, suç ve cinayet, femme fatale'ler, suçlular ve şiddet, karanlık ve klostrofobik mekânlar ise film noir'in olmazsa olmaz klasik öğeleridir.
Aşağıdaki örnekler klasik film noirden neo noir'e kadar türe ait en güzel örneklerin yıllara ve kişisel beğeniye göre düzenlenmiş listesidir:

THE MALTESE FALCON (MALTA ŞAHİNİ, 1941)





DOUBLE INDEMNITY (ÇİFTE TAZMİNAT, 1944)





GILDA (ŞEYTANIN KIZI GİLDA,1946)





TOUCH OF EVIL ( BİTMEYEN BALAYI, 1958)





CHINATOWN (ÇİN MAHALLESİ, 1974)




 
BLADE RUNNER (BIÇAK SIRTI, 1982)





RESERVOIR DOGS (REZERVUAR KÖPEKLERİ, 1992)





USUAL SUSPECTS (OLAĞAN ŞÜPHELİLER, 1995)





SE7EN (YEDİ, 1995)





LOST HIGHWAY (KAYIP OTOBAN, 1997)





FIGHT CLUB (DÖVÜŞ KULÜBÜ, 1999)




MEMENTO (AKIL DEFTERİ, 2000)




 SIN CITY (GÜNAH ŞEHRİ, 2005)





BLACK DAHLIA (CEHENNEM ÇİÇEĞİ, 2006)




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...