Sayfalar

suç filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
suç filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2013

Seven Psychopaths / Yedi Psikopat

     
   Bir ipte iki cambaz oynamaz derler, peki bir filmde yedi psikopat yer alırsa neler olur? Merak edenler için sorunun cevabını yönetmen Martin McDonagh ikinci filmi Seven Psychopaths'te veriyor. İsmi  "Yedi Psikopat" olan bir senaryo yazmaya çalışan Marty'nin elinde başlıktan başka bir fikir yoktur. Yarı çatlak arkadaşı Billy ise suç ortağı Hans ile birlikte köpek kaçırıp, karşılığında konulan ödülü alarak geçinmektedir. Bir gün bu ikili psikopat bir gangsterin köpeğini kaçırınca işler sarpa sarar. Bundan sonrası birbirinden ilginç karakterler, bolca gariplik ve akıl almaz yan öykülerle ilerliyor. Aslında bahsettiğim bu hikaye yapısı bir miktar tanıdık gelebilir. Kendisi dışında gelişen tuhaf olayların ortasında kalan ana kahramanın başka karakterlerle kesişen, kara mizah ve suç karışımı öyküsü daha önce pek çok filmde karşımıza çıktı. Ancak Seven Psychopaths'in başarısı, tanıdık bir izleği klişelerin tuzağına düşmeden, zekice yazılmış diyaloglar ve iyi oyunculuklarla anlatabilmesinde yatıyor. Temponun zirve yapması gereken yerde filmin durağanlaşması, son anda gerçekleşmesi beklenen bir ters köşenin veya absürt tesadüflerin olmaması filmi Holywood'daki türdeşlerinden ayıran en önemli özelliği. Zaten Holywood karşıtlığını filmin süper diyaloglarında da yakalamak mümkün. Bütün bunlar Seven Psychopaths'i uzun zamandır izlediğim en iyi suç filmi yapmaya yetiyor da artıyor. 
      Filmin yedi psikopatına gelirseek... Baş psikopat Billy rolünde Sam Rockwell bence bir harika. Öyle ki Billy gibi kankam olsun istedim bi an. Her ne kadar (ve nedense) underratted bir aktör olsa da Sam Rockwell her zaman benim favorilerim arasında yer almıştır zaten. Colin Farrell ve Küçük Emrah kaşları hakkındaki düşüncelerimi daha önce paylaşmış olmalıyım, iyi bir oyuncu olabilir ama o kaşlar havaya kalktığı an, en dramatik sahnede bile gülme basıyor elimde değil. Christopher Walken yaşayan bir efsane, yorum yapmak bile gereksiz. Filmin hayvan sever psikopatları olarak Tom Waits ve Woody Harrelson'ın yer aldığı sahneler de oldukça keyifliydi. Açılışta Michael Pitt ve Michael Stuhlbarg'ın arasındaki diyalog sahnesi ise bendenizin de aralarında bulunduğu Boardwalk Empire izleyicileri için hoş bir sürpriz olmuş. Oyuncularla ilgili son bir not: filmin afişinde Abbie Cornish ve Olga Kurylenko'nun da psikopatlar arasında gösterilmesine aldanmayın, demezsem çatlarım hiç alakaları yok.  



    Martin McDonagh'ın, In Bruges gibi beğenilen bir filmden sonra yeni çalışmaları merakla beklenen bir yönetmen haline gelmesi kaçınılmazdı. 4 yıl aradan sonra çektiği Seven Psychopats bu açıdan belki de yönetmenin kariyerinde önemli bir kilometre taşı olarak yer alacak. Seven Psychopaths'teki incelikli Holywood eleştirileri düşünülürse kendisinin ana akım tabir edilen kesimden uzak duracağını ileri sürmek ve hatta daha da ileri gidersek böyle yapmasını temenni etmek mümkün. Üçüncü filmini merakla bekliyoruz. 

Spoiler: Filmin Vietnamlı psikopatı için gerçek bir karakterden esinlenildiğini biliyor muydunuz? İlham kaynakları için buraya ve buraya.

29 Mart 2013

The Imposter / Hayat Avcısı

     


     Neler oluyor şu hayatta dediğiniz durumlar vardır. Bir gazete haberi okursunuz, bir tanıdığınızdan duyarsınız ya da gerçek hayattan uyarlanmış bir film izlersiniz ve böyle düşünürsünüz. Yarı kurmaca yarı belgesel denebilecek The Imposter bu tarz bir film işte. Büyük bir sahtekarlık öyküsünü konu alan filmde hem gerçek kişilerle yapılan röportajlar hem de oyuncular tarafından canlandırılan kurmaca öykü birbirine öyle güzel eklenmiş ki baştan sona hiç sıkılmadan izleniyor. 
    Hikaye 1993 yılında Amerika Teksas'da kayıplara karışan 12 yaşındaki Nicholas isimli bir çocuğun üç yıl sonra İspanya'da bulunması ile başlıyor. Ancak daha filmin başında bulunan kişinin aslında kayıp Nicholas olmadığını öğreniyoruz. Öyle ki bu kişinin Nicholas'la uzaktan akraba olmasına bile imkan yok çünkü sarışın ve mavi gözlü Nicholas'ın aksine diğer çocuk esmer ve kahve rengi gözlere sahip, 23 yaşında ve hatta Amerikalı bile değil. Bütün bunları başta öğrenmek filmin aleyhine işlemediği gibi sonrasında neler olacağına dair büyük bir merak uyandırmaya yarıyor. Nicholas'ın ailesi bu işe uyanmayacak mı, yetkililer ne yapacak, Nicholas olduğunu iddia eden kişi aslında kim gibi sorular bir buçuk saat boyunca ilgi ve heyecanı canlı tutuyor. Filmin ikinci yarısında olayın bambaşka bir boyutu olabileceği ihtimalinin ortaya çıkması ise tam anlamıyla şok edici. 
     Filmin yönetmeni Bart Layton'ın bana göre en büyük artısı hem aile hem de sahte Nicholas (spoiler olmasın isim vermeyelim) tarafının ve olayın diğer müdahillerinin yorumlarını tarafsız biçimde sunması. Bir yerden sonra olaylar boyut değiştirdiğinde bile gerçekten kimin suçlu, kimin mağdur olduğuna dair kimseyi işaret etmeden, kafaları karıştırmak pahasına muğlak bir finalle bizi başbaşa bırakıyor. Neye inanacağınız tamamen size kalmış. Ne yazık ki çok az salonda gösterime girmiş bu etkileyici belgesel-kurmaca filmi kaçırmayın.

3 Şubat 2013

Killing Them Softly

      
     Andrew Dominik, The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford (Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikasti, 2007)'nin ardından oldukça sükse yapmış bir yönetmen. İzleyenler hatırlayacaktır; efsanevi bir kanun kaçağının son günlerini yavaş tempolu ve stilize biçimde anlatarak orijinal bir western ortaya koymuştu. Killing Them Softly'de yine suç dünyasını mercek altına alan yönetmen ekonomik kriz ve Amerika eleştirisini de işin içine katmış.
       Killing Them Softly bir suç filmi evet ama bu tür filmlerde alışık olduğumuz karizma suçlular, akıl dolu tuzaklar ve gerilim yok. Her şey iki ezik kafadarın, kafası daha çok çalışan birinin aklına uyup kumarhane soygunu yapması ile başlıyor. Ancak çaldıkları paralar büyükbaş birilerine ait ve bu büyükbaşlar da işleri yoluna koymak için bir "temizlikçi" gönderiyorlar. Filmin tek karizmatik ve aklı başında görünen kişisi (haliyle kendisi Brad Pitt tarafından canlandırılıyor) olan bu temizlikçi, ortalığı kan gölüne bulayarak herkesi "temizlemeden" önce izleyecekleriniz ise bol bol saçma muhabbet. Filmi beğenenler bu noktada bana kızacaktır belki ama bütün o ikili diyalogları izlerken fazlasıyla sıkıldım. Tarantino'nun veya Guy Ritchie'nin filmleri de bol miktarda ikili (hatta daha fazla) diyalog içerir ama hepsi de zekice yazılmış, esprili diyaloglardır ve bu tarz muhabbetleri izlemeye bayılırım. Killing Them Softly'dekiler ise -belki filmin sonundaki hariç- bana göre gereksiz, uzun ve zorlamaydı. Organize suç dünyasının Amerika'nın ekonomik ve politik sistemiyle olan göbek bağına işaret etmek ve sistem eleştirisi yapmak için fonda sürekli kafa ütüleyen Bush ve Obama'nın sözlerine bu kadar yer verilmeli miydi ondan da emin değilim. Filmin katili kibarca adam öldürmekten hoşlanıyor olabilir ama filmin yönetmeni mesajını hiç de kibar bir şekilde değil, gözümüze soka soka vermeye çalışıyor.



       Filmin en akılda kalıcı sahnesi şüphesiz ki katil Jackie'nin (sürprizi bozmayalım) X'i vurduğu an. Gerek çekim tekniği, gerek fondaki müzikle fazlasıyla estetize edilmiş bir şiddet gösterisiydi. Yaratıcılık ve yönetmenlik becerisi böyle bir şey evet ama yine de şiddetin bu denli yüceltilmesini rahatsız edici bulduğumu belirtmeden geçemeyeceğim. 
       Brad Pitt, James Gandolfini, Ray Liotta ve Richard Jenkins; hepsi de iyi oyuncular ve bahsettiğim o diyalogların izlenebilir olmasının tek nedeni bu dörtlü arasında geçiyor olması. Bir de soyguncu loser rollerindeki Ben Mendelsohn ve Scoot McNairy var ki canlandırdıkları karakterlere son derece yakışmışlar. 
      Özetle Killing Them Softly vasat bir film ancak yine de çok kötü diyemem. Hatta internette okuduğum yorumlarda çok beğenenler olduğunu da gördüm. Oyuncuların hatırına ve başka alternatifiniz de yoksa izleyip kendi kararınızı kendiniz verin ve yorumlarınız paylaşmayı da ihmal etmeyin. 

21 Ocak 2013

Lawless


    1920'li yıllarda Amerika'daki içki yasağı ve o dönemin gangsterlerinin suç öyküleri Hollywood için her zaman cazip bir kaynak oldu. İtiraf edeyim ben de jilet gibi takım elbiselerinin içindeki janti gangsterlerin başrolde olduğu filmleri fazlasıyla severim. Gerçek bir öyküden esinlenildiği ibaresiyle açılan Lawless'a ise gangster filmi demek pek doğru olmaz (iyi film diyeni ise vurmak lazım). Kaçak içki üreten üç kardeşin kendilerinden haraç toplamaya çalışan sözde kanun adamıyla mücadelesini anlatan film Matt Bondurant'ın The Wettest County in the World isimli kitabından uyarlanmış. 
    Filmin iyi adamları olan Bondurant kardeşler en tehlikeli ve ölümcül durumların bile üstesinden gelip hayatta kalmalarıyla meşhur. Kötü adamlara pabuç bırakmayacak kadar da yürekliler. Kardeşlerin en küçüğü ve aynı zamanda en eziği olan Jack ise, "ben saksı değilim" tarzı bir çaba içinde kendisini abilerine ispatlamaya çalışıyor. Psikopatlık derecesindeki kötü adamın katkılarıyla işler sarpa sarıyor ve olaylar gelişiyor. Ancak gelin görün ki, oldukça yüzeysel olarak bahsettiğim bu hikaye son derece orijinal ve sürükleyici bir şekilde anlatılabilecekken, üstelik de senaryo Nick Cave gibi hem müzisyenliği hem de daha önceki senaryosu (bkz. The Proposition) gayet başarılı birinden çıkmışken, film vasatın ötesine geçememiş. Boşluklarla dolu bir olay örgüsü, derinlikten yoksun karakterler ve elde var hayalkırıklığı. Türün klişeleri tamamen yerli yerinde ama yine de tahmin edilebilir bir hikaye olduğunu söyleyemem çünkü bu finalin bu kadar kötü olabileceğini sanıyorum kimse tahmin etmemiştir. 
      Filmi vasatlaştıran unsurlar arasında Jack rolündeki Shia LeBeouf'un katkısından da bahsetmemek olmaz. Karizma mı, yıldız ışığı mı adı her neyse, işte bu adamda ondan yok. Konu yakışıklılık ya da güzellikle de ilgili değil, başka bir şeyler eksik. Gerçi zayıf halka Jack için biçilmiş kaftan olduğu ortada. Rol yapmasına gerek bile kalmamış sanki. İri kıyım, ağır abi Forrest Bondurant'ı canlandıran Tom Hardy ise filmdeki az sayıda iyi şeylerden biriydi. Her suç filminin olmazsa olmazı "seksi şuh kadın" rolünde Jessica Chastain bekleneni vermiş. Abartılı hareketleri ve kaşsız suratıyla filmin kötü adamı Guy Pearce psikopatlıkta çığır açmış denebilir. Vee muhteşem insan, karizmanın öteki adı Gary Oldman. Rolü o kadar az ki bu bile filmi yerden yere vurmam için tek başına yeterli. Ama göründüğü kısa sahnelerde resmen büyülüyor. 


     Neyse lafı fazla uzatmayalım. Hani fragmanı kendisinden güzel filmler vardır, oyuncu kadrosu da süperdir. Hele hele Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye için yarışmış bir filmse beklentileriniz tavan yapar. Ama sonuç kocaman bir hüsrandır. İşte Lawless aynen böyle bir film olmuş. Asla izlemeyin diyemem, ama önerim beklentilerinizi yüksek tutmamanız. 

29 Temmuz 2012

The Dark Knight Rises


not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Fragmanında “The Legend Ends” yazması boşa değilmiş, Christopher Nolan gerçekten de efsanevi bir Batman üçlemesi ortaya çıkarmış. Çoğu iddialı üçlemenin kaderinin aksine (bkz: Godfather, Pirates of the Caribbean) zayıf halkası olmayan üç film izledik: Batman Begins, The Dark Knight ve The Dark Knight Rises. Üçü de ortak bir tema çerçevesinde birbirini tamamlayarak, tutarlı bir biçimde, ustalıkla işlenerek ilerledi ve tatmin edici bir finale erişti. Kimilerinin çizgi roman diye burun kıvırdığı ve önceki filmlerin de etkisiyle pelerinli ve maskeli bir “superhero”dan başka bir şey ifade etmeyen bir karakteri üç film boyunca kusurlarıyla, zaaflarıyla gerçek bir insan olarak yansıtmak Nolan’ın başarısının altında yatan önemli unsurlardan biri. İçi boş aksiyona dayanmayan, suç, ceza, adalet, intikam gibi kavramlar üzerinde yükselen ve benzerlerinin aksine derinliği olan bu üç filmin arasında “hangisi daha iyiydi” kavgasını yapmak ise anlamsız ve gereksiz. Çünkü dediğim gibi üçü de birbirini tamamlıyor, birbirine yaptığı göndermelerle zenginleşiyor ve hatta hepsi adeta tek filmmiş, ama üçe bölünmüş izlenimi yaratıyor. “The Dark Knight Vs. The Dark Knight Rises” tartışmasına kendi çapımda noktayı koyduktan sonra gelelim son filme.
Harvey Dent’in ve sevdiceği Rachel’ın ölümünün ardından 8 yıldır inzivaya çekilmiş, hem fiziksel hem de duygusal açıdan gücünü kaybetmiş bir Bruce Wayne çıkıyor karşımıza. Tekrar eski günlerine döneceğini elbette biliyoruz ama asıl önemli olan geçireceği dönüşüm süreci. Nasıl ki Batman Begins’te yarasalardan korkan bir adamın, kendi içsel mücadelesi sonucu simgesi yarasa olan bir kahramana dönüşmesini izlediysek, The Dark Knight Rises’ta da her bakımdan düşmüş bir kahramanın yükselişine tanık oluyoruz. Bunu en güzel anlatan sahne ise Bruce’un yeraltındaki hapisten kaçmak için yaptığı tırmanışta yarasaların duvardan fırladığı andı sanırım. Hapishanenin özellikle kuyu benzeri bir şekilde düşünülmüş olması da filme adını veren yükselişi anlamlandırıyor. 


Nolan’ın Batman’inde sadece Bruce Wayne değil, diğer karakterler de (kötüler dahil) kendi hikayeleri olan, tek boyuttan uzak bir şekilde olayların içinde yer alıyor ve hatta hayal ürünü Gotham bile başlı başına karakterlerden biri haline geliyor. Daha önce Joker’in ve şimdi de Bane’in sevilmesinin bir nedeni de fantastik öğelerden arındırılmış, gerçek karakterler olmaları. Ancak The Dark Knight Rises diğer iki öncülünden daha fazla Batman odaklı bir film ve bunu da kötü karakterlerine fazla prim vermeyerek yapıyor. Unutulmayacak bir kötü karakter olan Joker’le –anlamsız bir şekilde- kıyaslanan esas kötü Bane’in soğukkanlı ve zeki bir anarşist devrimci pozisyonundan, son anda aşkı için dağları delen Ferhat durumuna düşmesini senaryo zayıflığı değil, Batman’in hiçbir karakterin gölgesinde kalmaması için yapılan bilinçli bir tercih olarak görüyorum. Tabi Amerikan muhafazakarlığının payını da yadsımamak lazım. Özel mülkiyeti kaldırarak zenginlerin refahını bitireceği ve gücü halka vereceği gibi komünist mesajlar taşıyan bir kötü karakterin ideolojisinin aşk temelli olması kapitalizmin göbeğindeki anaakım seyirciyi rahatlatacak bir durum en nihayetinde. Yine de Tom Hardy geçirdiği dönüşümle sinema dünyasına en az Joker kadar etkileyici ve karizmatik bir kötü karakter armağan etmiş, alkışlar kendisi için. 

Filmin bir başka önemli karakteri de Catwoman. Geçmişine dair en az bilgimiz olan karakter de o aynı zamanda. “Erkeğin mahvına sebep olacak kadın” kontenjanının kendisine ayrıldığını düşünürken yerini senaryodaki usta bir manevrayla Talia Al Ghul’a bırakmış. Anne Hathaway güzel ve yetenekli bir oyuncu ancak hangi rolde olursa olsun gözümde hala kendisine The Princess Diaries’den miras kalan cici kız imajından sıyrılamıyor. Şahsen bence Catwoman rolüne en çok yakışacak kişi Eva Green’dir. Metal topuklu çizmelere bittim o ayrı.
Alfred, Fox ve Gordon gibi tüm yan karakterleri bıraktığımız gibi bulmak keyifliydi. Kısa da olsa Crane’i tekrar görmek ise gülümseten bir sürpriz oldu. Çizgi romanın orijinalinde sonsuz yaşama sahip olan Ra’s Al Ghul’un filmde rüyalar ya da halüsinasyonlar aracılığıyla ölümsüzleştirilmesi ise akıllıca düşünülmüş bir şıklık olmuş.
Film hakkında daha sayfalarca şey söylenebilir, beğenenler ve beğenmeyenler arasında söylenenler de devam edecektir. Tavsiyem bu tartışmaları boşverin, ilk iki filmi ardarda izleyin ve sonra doğruca sinemaya koşun. Kusurları elbette olan ama her şeye rağmen oyunculuğu, çekimleri, müzikleri ve atmosferi ile çok çok iyi bir film söz konusu. The Dark Knight Rises ile ilgili en kötü şey, sinema salonundan çıktıktan sonra gerçek dünyaya döndüğünüz gerçeğiyle yüzleşmek olacak. 

11 Nisan 2012

Texas Killing Fields

    
   Keşke benim babam da meşhur bir yönetmen olsaydı, ben de onun ününden, kredisinden, çevresinden nasiplenseydim. Texas Killing Fields'in (Teksas Ölüm Tarlası) yönetmeni Ami Canaan Mann'in, Michael Mann'in kızı olduğunu öğrendiğimde genetik faktörlerin belirleyici olduğunu ileri süren teorileri hatırlayıp, böyle babanın kızı kötü film çekmemiştir diye düşünmüştüm. Armut her zaman dibine düşmüyor demek ki.
      Film, gerçek bir öyküden yola çıkıyor. 70'li yıllarda Texas City'de hepsi faili meçhul kalmış çok sayıda kadın cinayeti işlenmiş ve bu kadın cesetlerinin bulunduğu bölgeye de "Ölüm Tarlaları" adı verilmiş. Film bu olaya da atıfta bulunarak, günümüzde benzer şekilde işlenen ve aynı bölgeye bırakılan kadın cinayetlerini ve bu cinayetleri araştıran iki polisi merkeze alıyor. Buraya kadar sorun yok, hatta seri katil araştıran polisiye filmlere bayılan bendeniz bu kısa konuyu öğrenince oldukça heveslendim. Ama gelin görün ki, filmin cinayetleri çözmek, katil peşinde ipucu aramak gibi bir derdi yok. Aslında var da yan öykü olarak o kadar çok şey anlatmak istiyor ki, şimdi ben ne seyrediyorum diyorsunuz. Bir yanda iki polis memurunun kendi özel hayatlarındaki sorunları, geçmişten getirdiği problemleri (zaten her polisiye filmin eşinden ayrılmış, yalnız, mutsuz bir polisi mutlaka vardır), bir yanda Texas City'nin yoksulluğu, uyuşturucu ve fuhuş sorunu, bir yanda sorunlu annesi ve abisiyle yaşayan Ann'in dramı derken konu fazlasıyla dağılıyor ve hiçbir karakterin hikayesini derinlemesine öğrenmek mümkün olmuyor. Filmin finali itibariyle küçük Ann'in hikayesinin anlatılması bir miktar anlamlı gelebilir ama yine de bir hayli zorlama olmuş. Filmin finali demişken her polisiyede olan "katilin beklenmeyen bir kişi olması" geleneği de fos çıkıyor. Çünkü daha ilk göründüğü karede katilin kim olduğunu tahmin etmek çok kolay. Bu noktada "yönetmenin derdi katil konusunda sürpriz yapmak değil" diyebilirsiniz, ama o zaman izleyiciyi şaşırtacak sözde şüphelilere ne gerek vardı diye cevap veririm. 


     Filme dair akılda kalabilecek en önemli şey atmosfer yaratmadaki başarısı. Filmin kasvetli ve karanlık havası karakterlere ve hikayeye son derece uygun olmuş. Oyunculuk açısından da sırıtan birşey yoktu. Sam Worthington'ı oyunculuk açısından biraz kabız bulsam da  rolüne oturmuştu. Jeffrey Dean Morgan gibi karizmatik bir oyuncu şimdiye kadar yer aldığı çoğu dandik filmle kendisini harcamaya devam ediyor. Hugo'dan hatırlayacağınız Chloé Grece Moretz'i ise ileride daha büyük projelerde izleyeceğimizden eminim. Kısacası Texas Killing Fields için iyi oyunculuk ve görsellik notu sınıfı geçer. Yani belki de Mann'in elinde daha derli toplu bir senaryo olsaydı, başarılı bir kara film izleme şansımız olabilirdi.  

15 Mart 2012

Eller Yukarı! Bu Bir Soygun Filmidir!

Suç sinemasının bir alt türü olan soygun filmlerinin popülerliği 1903 tarihli Büyük Tren Soygunu (The Great Train Robbery)’den beri devam ediyor. Hırsızları gerçek hayatta elbette kimse sevmez ama iş bir soygun filmindeki hırsıza gelince onunla özdeşleşmemiz ve kanuna karşı onun tarafında yer almamız nedense kaçınılmaz oluyor. Başroldeki zeki, soğukkanlı ve pek tabi ki ‘cool’ bir karakterle -hırsız da olsa- özdeşleşmek çok kolay zaten, ama bileğinden çok aklına güvenip zora düşmedikçe asla şiddete başvurmayan bu hırsızları kötü adam gibi görmek de pek mümkün değil. İşin içine soyulması inanılmaz zorluktaki mekanları hedefleyen ve iş bittiğinde ağzımızı açık bırakan dahice soygun planları da girince söz konusu hırsızlarımızın önünde saygıyla eğilmekten başka yapılacak bir şey yok. Soygun filmlerinin cazibesinde etkili olan bir başka faktör de suç işlemenin ve kanuna karşı gelmenin dayanılmaz çekimi tabi ki. Ancak bu derin konuya ilişkin sosyolojik ve psikolojik tahlillere hiç girmeden en çok sevdiğim soygun filmlerine geçmek daha iyi olacak.

Büyük Hesaplaşma (Heat, 1995)
Soygun filmi deyince aklıma ilk gelen örnek Micheal Mann’in kült filmi Büyük Hesaplaşma oldu tabi ki. Film hem biçim hem de içerik bakımından eşsiz olsa da onu unutulmaz yapan şey biz fanilere Al Pacino ve Robert De Niro gibi iki devi karşılıklı döktürürken izleme fırsatı vermiş olması. Söylenecek fazla şey yok. Hala izlememiş olan varsa çok büyük kayıp, izleyenler beni anladı. Aşağıdaki efsane sahnenin çekildiği masanın hala o restoranda olduğunu ve ziyaret edildiğini de dipnot olarak ekleyelim.


Ocean’s Eleven/Twelve/Thirteen (2001, 2004, 2007)
Soygun filmlerinin bütün klişelerine (eski ekibi toplama, son bir vurgun yapma, soyulması imkansız bir mekanı hedefleme) sahip olmasına rağmen kamera arkasındaki Steven Soderbergh’in bu klişeleri ustalıkla birleştiren yeteneği ve yıldız kadrosuyla Ocean’s Eleven sükseli ve eğlenceli bir filmdi. Aralarında George Clooney ve Brad Pitt gibi yakışıklıların yer aldığı bir hırsızlar ekibini sevmemek ve kötü adama karşı onların galip gelmesini istememek delilik olurdu. Sonrasında çekilen devam filmleri –özellikle de üçüncüsü (Al Pacino’ya rağmen)- aynı tadı vermedi o ayrı.


Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs, 1992)
Quentin Tarantino’nun suç filmlerinde ne kadar başarılı olduğu malumunuz. Kendisini üne ve başarıya kavuşturan ilk filmi Rezervuar Köpekleri klasik bir soygun filminde olduğu gibi soygun anına ve detaylarına değil, soygun sonrasında hırsızlar arasında yaşanan psikolojik gerilime odaklanarak türe yeni bir soluk getirmiş oldu.  Harvey Keitel, Steve Buscemi, Tim Roth ve Michael Madsen’ın yer aldığı oyuncu kadrosu, diyaloglar, senaryo, kurgu vd. filmdeki her şey mükemmel. Açılış sahnesindeki bahşiş muhabbeti için bile defalarca izlenebilir.   


İçerideki Adam (Inside Man, 2006)
İyi soygun filmlerinin bir başka önemli özelliği de birbirinden başarılı yıldız oyunculara sahip olması sanırım (istisnalar kaideyi bozmaz). İçerideki Adam’da da Denzel Washington, Clive Owen, Jodie Foster, Willem Dafoe ve Christopher Plummer gibi A sınıfı tabir edilen oyuncular yer alıyor. Hırsız-polis kapışmasının sağlam bir senaryo ve kurgu ile anlatıldığı filmde yönetmen Spike Lee olunca ortaya eleştirel dozu yüksek, kaliteli bir iş çıkması da kaçınılmaz.


Köpeklerin Günü (Dog Day Afternoon, 1975)
Al Pacino’nun yer aldığı bir başka soygun filmi daha. Ancak bu sefer ortada kusursuz bir plan ve soğukkanlı soyguncular yok. Al Pacino’nun canlandırdığı eşcinsel Sonny beceriksiz ve saf bir adam. Sevgilisinin ameliyat parası için soygun yapmaya karar vermiş.  Ancak banka soygununun kontrolden çıkmasıyla absürt olaylar başlıyor ve rehineler, polisler, gazeteciler derken ortalık bir anda panayır yerine dönüyor. Sidney Lumet’in gerçek bir öyküden yola çıkarak çektiği film hem eğlenceli hem de trajik yanıyla gerçek bir başyapıt. Al Pacino ise insan değil, evet.


Sonsuz Kaçış (The Getaway, 1972)
Usta hırsız Doc McCoy ve eşi Carol’ın büyük bir soygun sonrasında ele geçirdikleri yüklü miktarda parayla hem polisten hem de paranın peşindeki bilimum kötü adamlardan kaçış öyküleri bir miktar Bonnie ve Clyde’ı çağrıştırsa da bence The Getaway çok daha iyi bir film. Ölümüne cool bir Steve McQueen, güzel kadın kontenjanından Ali McGraw ve kötülerin kötüsü Al Lettieri’yi izlemek ayrı bir zevk. 1994 yılında çekilen Alec Baldwin ve Kim Bassinger’lı bir başka versiyonu ise basit bir taklidin ötesine geçememiştir ne yazık ki. 


Sonsuz Ölüm (Butch Cassidy and the Sundance Kid,1969)
Hollywood’un önemli aktörlerinden Paul Newman’ın Butch’ı, Robert Redford’un ise Sundance’i canlandırdığı film western türünde yer almakla birlikte ikilinin yaptıkları bir soygun ve sonrasında kanun adamlarıyla yaşadıkları müthiş kovalamacayı anlatır. Vahşi batı, tren ve banka soygunları, silahlar, güzel diyaloglar ve müzikler… Bu filmle ilgili kötü olan tek şey isminin Sonsuz Ölüm olarak Türkçe’ye çevrilmiş olması. 

23 Haziran 2011

Sinemanın En Tehlikeli Seri Katilleri

Tehlikeli, acımasız, karanlık ve cani seri katiller beyazperdenin vazgeçilmez figürlerinden. Oldukça soğukkanlı ve hatta karizmatik bu arızalı karakterler her ne kadar gerçek hayatta karşılaşmak istemeyeceğiniz tipler olsa da içten içe hayranlık duymamak elde değil. Kurbanlarını son derece acımasız yöntemlerle katleden, hem yakalanmak isteyip hem de yakalanmayacağından son derece emin bir şekilde polisle köşe kapmaca oynayan seri katillerin ortak özelliği ise keskin zekaları ve öldürmekten zevk almaları.  
Dizi dünyasının eli kanlı seri katili Dexter’ı izlerken sinemadaki seri katilleri düşündüm ve kalabalık bir liste çıkardım. Ama sevişen, öpüşen, içen, sızan gençleri öldürmekten başka işi olmayan Michael Myers (Halloween) ve Leatherface (The Texas Chainsaw Massacre) gibilerini liste dışı bıraktım. İşte en kanlı, en kötü seri katiller ilk 10:
10.    Aileen Wuornos – Monster (2003)
Kadınların seri katil olmasına pek alışkın değiliz ama Aileen’ın hikayesi gerçek hayata dayanıyor. Çocukken tazice uğramış, sürekli itilip kakılmış ve sonunda fahişelik yapmaya başlamış. Aşık olduğu Selby sayesinde tam mutlu oldum derken, kendisine tecavüz etmeye kalkışan bir müşterisini öldürür. Sonra da hazır elim değmişken diye diğer müşterilerinin de icabına bakmaya başlar. Listedeki diğer isimler gibi öldürmekten özel bir zevk aldığı söylenemez, asıl motivasyonu erkeklerden intikam almak.  
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Kibar davranın, kadın ruhunu okşayan sözler söyleyin.  
9.   Jigsaw – Saw (2004)
Aslında kendisini pek sevmiyorum, hatta mide bulandırıcı cinayetlerinin yer aldığı serinin değil tamamını yarısını bile izlemedim. Ama ilk filmdeki müthiş zeka oyununa binaen listeye almaya karar verdim. Kurbanlarının hiç birini kendi elleriyle öldürmüyor. Bol bol boş vakti ve parası olduğundan olsa gerek, yaptığı birbirinden eksantrik icat ve düzenekler aracılığıyla kurbanların ya kendisini ya da karşısındakini öldürmesini sağlıyor. Ölümcül bir hastalığa yakalanmış ve geri kalan günlerini de insanlara ahlak dersi vermeye adamış diye sempati duyacağımızı sanıyorsa yanılıyor. Git kardeşim bi sayfiye yerine takıl orada, paranı da bağışla hayır kurumlarına. Sevap kazanırsın giderayak.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Paniğe kapılmayın. Nasıl olsa kurtulamayacaksınız.

8.   Dr. Robert Elliot/Bobbi – Dressed to Kill (1980)
Düzenli ve normal bir hayatı olan terapist Robert kişilik bölünmesinden mustariptir. Dr. Jeykıll ve Mr. Hyde’ın hikayesine benzer şekilde, Robert’ın alter egosu da Bobbi’dir. Dr. Elliot’ın ağırbaşlı, anlayışlı ve cool hallerine karşılık, Bobbi sarı peruğu, uzun parlak deri paltosu, kocaman güneş gözlükleri ve keskin usturası ile kadınları acımasızca doğramaktadır. Bu kadınların ortak noktalarının cinsel açıdan özgür bir hayat sürmeleri ise tamamen tesadüf olsa gerek.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Terapiye falan gitmeyin. Malum kelin merhemi olsa başına sürer.
7.   Mark Lewis – Peeping Tom (1960)
Sanatçı ruhu taşıyan, fotoğraf ve filme düşkün bir genç. Ama temiz yüzüne, sanat aşığı hallerine bakmayın. Aslında röntgencinin teki. Psikopat babasından miras kalan genler sayesinde olsa gerek insanların ölüm anlarını ölümsüzleştirmeyi yani kameraya almayı kafasına takmış. Kamerasına yerleştirdiği bıçak ile kurbanlarını öldürürken aynı zamanda çekim yapabiliyor. Mottosu “dünyanın en korkutucu şeyi korkudur”.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Face’te profil fotoğrafı yaparım diye poz vermeye falan kalkışmayın.
6.   Zodiac Killer – Zodiac (2007)
Tam bir muamma. Asla yakalanamadı, neye benzediği, kimin nesi olduğu bilinmiyor. İşlediği cinayetler hakkında 1974 yılına kadar polise şifreli mektuplar gönderen ve bu mektuplarda Zodyak işaretini kullanan gerçekten yaşamış (belki de hala yaşıyor) bir seri katil söz konusu. Tam 37 cinayetten sorumlu olduğu düşünülüyor. Öldürdüğü kişilerin öbür dünyada kendi köleleri olacağına inanacak kadar deli, ancak asla yakalanmamayı başaracak kadar da zeki. Şüpheli olduğu düşünülen kişiler de delil yetersizliğinden paçayı sıyırdı.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Film şeridi ambiyansıyla gözlerinizin önünden geçen hayatınızın tadını çıkarın derim.
5.   Patrick Bateman – American Psycho (2000)
Tam bir yuppie. Zengin, yakışıklı ve başarılı. Son derece de bakımlı. İkoncanlardan fazla kremi, peelingi, cilt maskesi ıvırı zıvırı var. Kullandığı herşey marka. Gittiği mekanlar ya da aldığı eşyalar üzerinden hava atmaya bayılıyor. Bayıldığı bir başka şey ise öldürmek. Fahişe, manken, arkadaş dinlemeden balta, testere ne bulduysa girişiyor. Bu esnada dikkat ettiği tek şey pahalı kıyafetlerine kan sıçramaması. Unutmadan, müzik zevki çok kötü.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Kızlar için iyi bir kısmet gibi görünüyor, cazibesine kapılır da evine giderseniz geçmiş olsun. Erkeklere de önerim onun fiyakasını bozacak hareketlerden kaçınmaları.  
4.   Jean-Baptiste Grenouille – Perfume: The Story of a Murderer (2006)
Doğduğu andan itibaren çevresindekilere uğursuzluk getiriyor. Güzel kokulara karşı saplantılı. Yaşadığı dönemde insanların pek yıkanmadığı ve her yerin pislikten kırıldığı göz önüne alınırsa aslında kendisine hak vermemek elde değil. Ancak kendi kokusunun olmadığı fark ettiğinde ideal kokuyu yaratmak için güzelim kızları telef etmeye başlıyor. Koku elde etme yöntemleri ise oldukça sıradışı ve hatta sapıkça. Sonunda ortaya çıkan parfümün kokusunu ise eminim merak etmeyen yoktur. Jean bizim zamanımızda yaşasaydı köşeyi dönmüştü.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Kurtulma şansınız nasıl koktuğunuza bağlı. Mesela soğanlı bişiler yediyseniz muhtemelen size yaklaşmayacaktır. Ama kızıl saçlarınız varsa üzgünüm hiç şansınız yok.
3.   Norman Bates – Psycho (1960)
İşletmeci. Issız, kimselerin uğramadığı tekinsiz bir motel işletiyor. Efendi, güler yüzlü ve anne kuzusu görünen karakterinin arkasında gerçekten de sağlam bir sapık yatıyor. Dondurulmuş kuşlara karşı özel bir ilgiye sahip. Annesi ve duştaki kadınlarla ilgili de ilginç fantezileri var ama fantezi kelimesi sizi yanıltmasın.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Otelinin adını veriyorum; Bates Motel. Önünden bile geçmeyin, yolunuza devam edin. Trafik canavarı ondan iyidir.
2.   John Doe – Se7en (1995)
Kültürlü, okuryazar bir katil. Fena halde de dindar. Tanrı tarafından görevlendirildiğine inandığı için, insanlara ders vermek, örnek olmak amacıyla cinayet işliyor. Hani nerdeyse “kendim için bişey istiyorsam namerdim, ne yaptıysam sizin için” diyebilir. Aynı zamanda da sabırlı biri. Kurbanlarına uzun uzun işkence etmekten hiç sıkılmıyor. Çok zeki olduğundan mı yoksa iflah olmaz bir manyak olduğundan mı (muhtemelen her ikisi de) bilinmez kendisi gelip teslim olmadıkça yakalamak mümkün değil. İnsanın kanını donduran soğukkanlılığı sayesinde ince ince kurduğu planını tam da istediği gibi sonlandırmayı başarıyor. Ancak hakkını vermek gerekir ki kendi günahlarını da kabul ediyor ve özeleştiri yapmasını biliyor.    
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Pek kurtuluş şansınız olacağını sanmam ama “dünyadaki bu pislik, çürüme nereye gidiyor” tarzı bir muhabbet açarsınız belki bir şansınız olabilir.
1.   Dr. Hannibal Lecter – The Silence of the Lambs (1991)

Aslında John Doe ve Dr. Lecter arasında bir kararsızlık yaşadım ancak keskin zekası, ince zevkleri ve karizmasıyla Hannibal Lecter bir numaralı seri katilimiz olmayı haketti. Oldukça başarılı bir psikolog iken hastalarını yemeyi adet haline getiren Dr. Lecter film boyunca yoğun güvenlik önlemleri altındaki bir hücrede karşımıza çıksa da, o keskin bakışlarıyla izleyiciyi tedirgin etmeyi fazlasıyla başarmaktadır. Kendisi gibi diğer canileri yakalaması için FBI’ya yardım ederken, ajan Clarice Starling’ün çocukluk travmalarıyla ilgilenmeyi, isabetli ruhsal analizler yapmayı da ihmal etmez.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Sakın yemek teklifini kabul etmeyin, sizi yemese bile ne yedireceği bilinmez.

17 Nisan 2011

London Boulevard

İngiliz aksanıyla konuşulan filmleri seviyorum. Suç filmlerini daha da çok seviyorum. London Boulevard (Londra Bulvarı) bu ikisine de uyuyor. Bu sebepten çok sıkılmadan izledim, zekice yazılmış diyalogları, şahane müzikleri ve gerçekten iyi oyuncuları var.
London Boulevard William Monahan’ın yönettiği ilk film. Kendisini Kingdom of Heaven (Cennetin Krallığı, 2005), The Departed (Köstebek, 2006) ve Body of Lies (Yalanlar Üstüne, 2008) gibi başarılı filmlerin senaristi olarak hatırlayabilirsiniz. Filmin konusu da oldukça tanıdık aslında. Hapisten yeni çıkmış olan Mitchel (Colin Farrel) bir daha hapse geri dönmemeye, dolayısıyla belaya bulaşmamaya karar vermiştir ama tabi ki belanın gelip onu bulması beklendiği üzere çok uzun sürmeyecektir. Önce, sokaklarda yaşayan eski bir dostu öldürülür, alkolik kız kardeşine yardım etmeye çalışır, korkak eski dostunun işlerine (!) yardım ederken eşcinsel bir mafya babasına bulaşır ve koruması olarak yanında işe başladığı hafif çatlak aktris Charlote’a abayı yakar.
Tipik İngiliz suç filmlerinde karşılaşabileceğiniz hemen hemen her şey var filmde; saçma tesadüfler, eşcinseller, yarı deliler, sürekli içilen sigaralar, uzun ama takip etmesi keyifli diyaloglar bunlardan bazıları. Aslında bu haliyle Guy Ritchie filmlerini biraz anımsatıyor ama yine de Ritchie’nin filmlerindeki dinamizm ve mizah maalesef ki London Boulevard’da yok. Filmin bir başka eksiği ise senaryodaki boşluklar. Örneğin suç işlememeye tövbeli Mitchel sokakta yaşayan yaşlı dostunun öldürülmesi üzerine intikam peşine düşüyor ama bu yeminini bozacak motivasyonun ne olduğunu bir türlü tam olarak anlayamıyoruz. Başka bir deyişle bu yaşlı adam bir akrabası mıdır, Micthel’i o mu büyütmüştür yoksa zamanında onun hayatını mı kurtarmıştır, Micthel için neden bu kadar önemlidir öğrenmemiz mümkün olmuyor.


        Gelelim filmin yıldız oyuncularına. Colin Farrel karizmatik bir aktör ve kaşlarını Küçük Emrah gibi kaldırmadığı zaman çok inandırıcı rol yapıyor. Keira Knightley ise erotik filmlerde oynadığını öğrendiğimiz Charlote rolüne o zayıf bedeniyle pek uymamış bence. Asıl alkışlarımı ise mafya babası rolündeki Ray Winstone ve Charlote’un yardımcısı Jordan rolünde döktüren David Thewlis’e ayırıyorum izninizle. Jordan demişken (spoiler vermemek için detaya girmiyorum) kendisinin filmin sonundaki akıbeti de bana oldukça zorlama ve anlamsız geldi.

Filmi artı ve eksileriyle kısaca değerlendirdikten sonra yine de izlemenin vakit kaybı olmayacağını belirtelim. Özellikle film boyunca duyacağınız şarkılara dikkat edin. Çünkü film bittikten sonra soundtrack’ini mutlaka edinmek isteyeceksiniz.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...