Sayfalar

Sinemanın En'leri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinemanın En'leri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2013

Gelmiş Geçmiş En Saçma Ölüm Sahneleri

       Geçenlerde internette bir sitede "sinemadaki en saçma ölüm sahneleri" üzerine bir top 10 listesine rastladım. İçlerinde iki tane de Türk filminin olması, üstelik birinci ve üçüncü sırada yer almaları tabi ki göğsümü kabarttı. Bir tanesini hatırlarsınız belki; Karateci Kız, daha önce yine burada paylaşmıştım. Kendisi tüm zamanların en kötü ölüm sahnesi olma unvanını kaptırmış ama hemen üzülmeyin, aynı unvan bu sefer bir başka Türk filmine ait: Kara Murat Fatihin Fermanı. Neyse lafı uzatmayalım, videoyu gururla izleyelim. Listedeki diğer filmlerden bazılarını da paylaştım ancak hepsini izlemek için buraya tık


Aşağıdaki video ise Ricky Oh: The Story of Ricky filminin fragmanı. Emin olun bu kadar abuk sahneyi daha önce bir arada görmediniz. 


Majestelerinin karizmatik ajanı James Bond adam öldürmekte sınır tanımıyor.


Çabuk bana basket topu getirin çabuk!!

21 Aralık 2012

Kıyamet Filmleri

   
  Evet, beklenen gün 21 Aralık geldi çattı. Gerçi herkes gibi ben de kıyamet geyiğinden bıktım usandım ve bugün kesinlikle sıra dışı bir şey beklemiyorum. Ama benim gibi sinemayla yatıp kalkan biriyseniz her olayın size bir film çağrıştırması kaçınılmaz. Sonuç olarak iyisiyle kötüsüyle aklıma gelen kıyamet filmlerinin kısa bir listesini çıkardım. Filmlerin bir kısmı kıyamet öncesi ve anına odaklanırken, bir kısmı da kıyamet sonrasında geçiyor. Eh madem ki kıyamet kopmayacak o zaman filmlerini izleyelim. 


12 Monkeys (12 Maymun, 1995)


Yönetmen: Tery Gilliam
Oyuncular: Bruce Willis, Madeleine Stowe, Brad Pitt

     Dünyadaki bütün insanlığın kökünü kurutmuş bir virüs salgını sonrasında hayatta kalan az sayıda insan yeraltında yaşamaktadır. İcat ettikleri bir zaman makinesi sayesinde geçmişe giderek virüsü yok etmeyi planlıyorlardır. Eski bir  mahkum bu işe gönüllü olur ancak kendisini geçmişte bir akıl hastanesinde bulur. Hem zamanda yolculuk hem de kıyamet temalarını aynı anda barındıran film çarpıcı finaliyle de en sevdiklerim arasında yer alıyor. Brad Pitt'in performansı da ayrıca övgüye değer. 







28 Days Later (28 Gün Sonra, 2002)



Yönetmen: Danny Boyle
Oyuncular: Cillian Murphy, Naomie Harris, Christopher Eccleston


   Sanıldığının aksine bir zombi filmi değildir. Maymunlardan yayılan bir virüs yüzünden insanlar ölmemiş ancak "zombimsi" yaratıklara dönüşmüştür. Esas kahramanımız ise hem hastalığa yakalananlar hem de hastalığa karşı mücadele edenlerle ciddi sıkıntılar yaşayacaktır. Konu her ne kadar klasik zombi filmlerine benzese de tekinsiz atmosferi, dozunda gerilimi ve soundtrack'iyle Danny Boyle'un en iyi çalışmalarından biri. 







I Am Legend (Ben Efsaneyim, 2007)




Yönetmen: Francis Lawrence
Oyuncular: Will Smith, Alice Braga


      Yine bir virüs, yeni bir virüs. Bu kez bir grup "survivor" yok, sadece tek bir adam var. Robert Neville virüse bağışıklık kazandığı için hayatta kalmıştır ve kendi kanını kullanarak virüsü yok edecek bir panzehir bulmaya çalışmaktadır. Çünkü sadece hava karardığı zaman ortaya çıkan virüszedeler hiç dost canlısı değildir. Will Smith'in tek başına başarıyla sırtladığı film, Richard Matheson'ın aynı isimli romanından uyarlandı. Ne yalan söyleyeyim izlemeden önce biraz önyargılıydım ama gerim gerim gerilerek izlediğim filmi beğendim. Bir korku ya da aksiyon filminden çok yalnızlık ve çaresizlik filmi gibi de düşünebilirsiniz. Kitabı okuyanlar filmi pek beğenmemiş, bunu da belirtmeden geçmeyelim.  



2012 (2009)


Yönetmen: Roland Emmerich
Oyuncular: John Cusack, Thandie Newton, Amanda Peet
    
    Sırf ismi ve konusu itibariyle listede yer alması gereken bir film 2012. "We were warned" sloganıyla gösterime giren film Mayaların malum kehanetinin gerçekleşmesi ile ilgili elbette. Bolca heyecanın yanısıra duygusallık, fedakarlık, kahramanlık ve görkemli efektlerle süslenmiş tipik bir Holywood filmi olsa da günün anlam ve önemine uygun olarak tekrar izlenebilir. Roland Emmerich'in felaket filmlerini çok sevdiğini ve The Day After Tomorrow ve Independence Day gibi başka kıyamet filmlerini de yönettiğini hatırlatalım. 







Deep Impact (Derin Darbe, 1998)



Yönetmen: Mimi Leder
Oyuncular: Robert Duvall, Tea Leoni, Elijah Wood, Morgan Freeman


    Bu tarz bol efektli ve duygu sömürülü felaket filmlerini pek sevmesem de Amerikalıların sevdiği açıkça ortada. Ne de olsa dünyaya çarpmak üzere olan devasa bir kuyruklu yıldızı yok edebilecek güçte olduklarını beyazperde de olsa izlemek egolarını okşuyor. İsminin porno film çağrışımı yapması sizi yanıltmasın zamana karşı mücadele ve  kaçınılmaz ölüm karşısındaki çaresizlik gibi tüm felaket filmlerinin ortak temaları Derin Darbe'de de fazlasıyla mevcut. 






Le Temps du Loup (Kurdun Günü, 2003) 


Yönetmen: Michael Haneke
Oyuncular: Isabelle Huppert, Anais Demoustier, Beatrice Dalle

    Kasvetli, ağır tempolu, soğuk ve rahatsız edici bir kıyamet filmi de favori yönetmenim Haneke'den geliyor. Bilinmeyen bir sebepten dolayı dünyada bildiğimiz düzen sona ermiş, paranın kıymetini kaybettiği, güvensizliğin ve paranoyanın hakim olduğu yeni bir sistem oluşmuştur. Dünyanın sonu temalı filmlere kendisine yakışır biçimde çok farklı bir açıdan değinmiş olan Haneke, modern insanın ilkel bir dünyada hayatta kalma mücadelesini çarpıcı bir şekilde anlatıyor.   







Melancholia (Melankoli, 2011)



Yönetmen: Lars von Trier
Oyuncular: Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Keifer Sutherland

    Kim ne derse desin Lars von Trier filmlerini sevmiyorum. Tamam anladık kendisi bir "kadın düşmanı" ama en azından filmlerindeki kadınların arızalarının içini doldurabilirse daha gerçekçi ve anlamlı bir şey ortaya koymuş olacak. Film boyunca, dünyaya yaklaşmakta olan Melancholia isimli gezegenin hayatı sonlandırmasını beklerken 2 saate yakın bir süre sıkıcı ve gereksiz bir şekilde geçiyor. Bir tek, son 15 dakikanın gerilim ve çaresizliği yansıtması bakımından daha etkileyici olduğunu söylemek mümkün. Final sahnesi güzeldi ama sadece o kadar. 






Children of Men (Son Umut, 2006)




Yönetmen: Alfonso Cuaron
Oyuncular: Clive Owen, Julianne Moore, Michael Caine


    2027 yılında geçen filmde dünyanın en genç insanının da 18 yaşında ölmesiyle insan nesli tükenmek üzeredir. Uzun zamandır hiç bebek doğmamaktadır. Kargaşa ve bilinmezliğin hüküm sürdüğü böyle bir ortamda eski aktivist Theo'nun hamile bir kadını korumak ve "Tomorrow" isimli gemiye ulaştırmak için çıktığı yolculuğu izleriz. Film, politik teması ve eleştirileri bir yana içerdiği muhteşem kesintisiz (birisi 4 dakikalık, birisi de yaklaşık 10 dakikalık) plan sekansları ile izleyeni hayran bırakıyor. 






Terminator Salvation (Terminatör: Kurtuluş, 2009)




Yönetmen: McG
Oyuncular: Christian Bale, Sam Worthington


    1984'te başlayan efsanevi Terminator serisinin şimdilik son filmi öngörülen kıyametin gerçekleşmesinden sonraki bir dönemde geçiyor. İnsanlarla makineler arasındaki savaşı Skynet kazanmıştır ancak aralarında John Connor'ın da bulunduğu bir grup insan direnişe devam etmektedir. Apokaliptik bir atmosferin gayet başarıyla canlandırıldığı film serinin diğer filmlerine de gönderme yapıyor ve sürprizlerle ilerliyor. İlk üç filme nazaran daha optimist olduğu da isminden belli. 






Knowing (Kehanet, 2009)


Yönetmen: Alex Proyas
Oyuncular: Nicholas Cage, Rose Bryne, Chandler Canterbury

    50 yıl önce küçük bir çocuğun yazdığı rakamlarla dolu bir kağıdı inceleyen profesör bu numaraların son elli yılda meydana gelen felaketlerin tarihlerini ve bu felaketlerde ölen kişi sayısını gösterdiğini keşfeder. Tahmin edileceği üzere dünyanın suyu da ısınmaktadır. Sonrası bir gizem bir heyecan ki sormayın. İyi başladıysa da sonu için aynı şeyi söylemek mümkün değil. The Crow ve Dark City gibi şahane filmlerin yönetmeni Alex Proyas'ın düşüşe geçen kariyerini öngören bir kehanet de var mıdır acaba? 







15 Mart 2012

Eller Yukarı! Bu Bir Soygun Filmidir!

Suç sinemasının bir alt türü olan soygun filmlerinin popülerliği 1903 tarihli Büyük Tren Soygunu (The Great Train Robbery)’den beri devam ediyor. Hırsızları gerçek hayatta elbette kimse sevmez ama iş bir soygun filmindeki hırsıza gelince onunla özdeşleşmemiz ve kanuna karşı onun tarafında yer almamız nedense kaçınılmaz oluyor. Başroldeki zeki, soğukkanlı ve pek tabi ki ‘cool’ bir karakterle -hırsız da olsa- özdeşleşmek çok kolay zaten, ama bileğinden çok aklına güvenip zora düşmedikçe asla şiddete başvurmayan bu hırsızları kötü adam gibi görmek de pek mümkün değil. İşin içine soyulması inanılmaz zorluktaki mekanları hedefleyen ve iş bittiğinde ağzımızı açık bırakan dahice soygun planları da girince söz konusu hırsızlarımızın önünde saygıyla eğilmekten başka yapılacak bir şey yok. Soygun filmlerinin cazibesinde etkili olan bir başka faktör de suç işlemenin ve kanuna karşı gelmenin dayanılmaz çekimi tabi ki. Ancak bu derin konuya ilişkin sosyolojik ve psikolojik tahlillere hiç girmeden en çok sevdiğim soygun filmlerine geçmek daha iyi olacak.

Büyük Hesaplaşma (Heat, 1995)
Soygun filmi deyince aklıma ilk gelen örnek Micheal Mann’in kült filmi Büyük Hesaplaşma oldu tabi ki. Film hem biçim hem de içerik bakımından eşsiz olsa da onu unutulmaz yapan şey biz fanilere Al Pacino ve Robert De Niro gibi iki devi karşılıklı döktürürken izleme fırsatı vermiş olması. Söylenecek fazla şey yok. Hala izlememiş olan varsa çok büyük kayıp, izleyenler beni anladı. Aşağıdaki efsane sahnenin çekildiği masanın hala o restoranda olduğunu ve ziyaret edildiğini de dipnot olarak ekleyelim.


Ocean’s Eleven/Twelve/Thirteen (2001, 2004, 2007)
Soygun filmlerinin bütün klişelerine (eski ekibi toplama, son bir vurgun yapma, soyulması imkansız bir mekanı hedefleme) sahip olmasına rağmen kamera arkasındaki Steven Soderbergh’in bu klişeleri ustalıkla birleştiren yeteneği ve yıldız kadrosuyla Ocean’s Eleven sükseli ve eğlenceli bir filmdi. Aralarında George Clooney ve Brad Pitt gibi yakışıklıların yer aldığı bir hırsızlar ekibini sevmemek ve kötü adama karşı onların galip gelmesini istememek delilik olurdu. Sonrasında çekilen devam filmleri –özellikle de üçüncüsü (Al Pacino’ya rağmen)- aynı tadı vermedi o ayrı.


Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs, 1992)
Quentin Tarantino’nun suç filmlerinde ne kadar başarılı olduğu malumunuz. Kendisini üne ve başarıya kavuşturan ilk filmi Rezervuar Köpekleri klasik bir soygun filminde olduğu gibi soygun anına ve detaylarına değil, soygun sonrasında hırsızlar arasında yaşanan psikolojik gerilime odaklanarak türe yeni bir soluk getirmiş oldu.  Harvey Keitel, Steve Buscemi, Tim Roth ve Michael Madsen’ın yer aldığı oyuncu kadrosu, diyaloglar, senaryo, kurgu vd. filmdeki her şey mükemmel. Açılış sahnesindeki bahşiş muhabbeti için bile defalarca izlenebilir.   


İçerideki Adam (Inside Man, 2006)
İyi soygun filmlerinin bir başka önemli özelliği de birbirinden başarılı yıldız oyunculara sahip olması sanırım (istisnalar kaideyi bozmaz). İçerideki Adam’da da Denzel Washington, Clive Owen, Jodie Foster, Willem Dafoe ve Christopher Plummer gibi A sınıfı tabir edilen oyuncular yer alıyor. Hırsız-polis kapışmasının sağlam bir senaryo ve kurgu ile anlatıldığı filmde yönetmen Spike Lee olunca ortaya eleştirel dozu yüksek, kaliteli bir iş çıkması da kaçınılmaz.


Köpeklerin Günü (Dog Day Afternoon, 1975)
Al Pacino’nun yer aldığı bir başka soygun filmi daha. Ancak bu sefer ortada kusursuz bir plan ve soğukkanlı soyguncular yok. Al Pacino’nun canlandırdığı eşcinsel Sonny beceriksiz ve saf bir adam. Sevgilisinin ameliyat parası için soygun yapmaya karar vermiş.  Ancak banka soygununun kontrolden çıkmasıyla absürt olaylar başlıyor ve rehineler, polisler, gazeteciler derken ortalık bir anda panayır yerine dönüyor. Sidney Lumet’in gerçek bir öyküden yola çıkarak çektiği film hem eğlenceli hem de trajik yanıyla gerçek bir başyapıt. Al Pacino ise insan değil, evet.


Sonsuz Kaçış (The Getaway, 1972)
Usta hırsız Doc McCoy ve eşi Carol’ın büyük bir soygun sonrasında ele geçirdikleri yüklü miktarda parayla hem polisten hem de paranın peşindeki bilimum kötü adamlardan kaçış öyküleri bir miktar Bonnie ve Clyde’ı çağrıştırsa da bence The Getaway çok daha iyi bir film. Ölümüne cool bir Steve McQueen, güzel kadın kontenjanından Ali McGraw ve kötülerin kötüsü Al Lettieri’yi izlemek ayrı bir zevk. 1994 yılında çekilen Alec Baldwin ve Kim Bassinger’lı bir başka versiyonu ise basit bir taklidin ötesine geçememiştir ne yazık ki. 


Sonsuz Ölüm (Butch Cassidy and the Sundance Kid,1969)
Hollywood’un önemli aktörlerinden Paul Newman’ın Butch’ı, Robert Redford’un ise Sundance’i canlandırdığı film western türünde yer almakla birlikte ikilinin yaptıkları bir soygun ve sonrasında kanun adamlarıyla yaşadıkları müthiş kovalamacayı anlatır. Vahşi batı, tren ve banka soygunları, silahlar, güzel diyaloglar ve müzikler… Bu filmle ilgili kötü olan tek şey isminin Sonsuz Ölüm olarak Türkçe’ye çevrilmiş olması. 

23 Aralık 2011

İntikam; almak ya da almamak!

Hemen herkes hayatının bir döneminde birilerinden intikam almayı istemiştir. O yüzden herkes bilir intikam arzunun insanı nasıl hırslandırdığını ve nasıl yakıcı bir duygu olduğunu. Peki, intikam almayı herkes en az bir kere istemiştir de gerçekten öcünü almayı başaran kaç kişi vardır? Nefret edilen patrondan, aldatan sevgiliden, madik atan dosttan alınacak intikamın detaylı ve ağız sulandıran planları yapılır da, uygulamaya geçmek her zaman mümkün olmaz. Böyle durumlarda sağladığı müthiş katarsisle intikam filmleri imdadımıza yetişiyor neyse ki. Dayanılmaz acılardan geçen film kahramanı ile özdeşleşerek en az kendi öcümüz alınmış gibi tatmin oluyoruz. İntikam almak istediğiniz birileri var ama bir yandan da eyleme geçmeyi gözünüz (?) yemiyorsa buyrun aşağıdaki filmlerden birini izleyin. Kim bilir belki de ilham alırsınız.

Sympathy For Mr.Vengeance / Oldboy / Sympathy For Lady Vengeance


İntikam filmi deyince aklıma hemen Chan-wook Park’ın intikam üçlemesi Sympathy For Mr.Vengeance (2002), Oldboy (2003) ve Sympathy For Lady Vengeance (2005) geliyor. Bu üçlemedeki en bilinen film Oldboy olsa da diğerlerinin de en az onun kadar başarılı olduğunu belirtmek lazım. Ayrıca baştan uyaralım ilk iki filmde sert ve kimi zaman izlemesi zor sahneler mevcut. Ama bence bu üçlemenin en önemli özelliği intikamın kimin hakkı olduğu konusunda seyirciyi ikileme düşürmesi. Öyle ki sonunda hangi karakterin tarafını tutacağınızı, kime hak vereceğinizi şaşırabilirsiniz. Mutlaka izleyin.

 Kill Bill Vol 1&2 (2003, 2004) 


Bir başka klasik örnek de Tarantino’nun adeta intikam güzellemesi yaptığı Kill Bill elbette. Film, acıların kadını Beatrix Kiddo’nun (ya da nam-ı diğer Black Mamba ya da The Bride) düşmanlarını teker teker hakladığı klasik bir olay örgüsüne sahip olsa da, Tarantino’nun animeden westerne kadar metinlerarasılıkta sınır tanımayan yaratıcılığıyla sinema tarihindeki unutulmazlar arasında yer alıyor. Kill Bill Vol.3 içinse maalesef bir hayli beklememiz gerekiyor, zira filmin gösterim tarihi 2014 olarak açıklandı.

The Brave One (2007)


İntikam peşindeki öznelerin ezici üstünlükle erkek olduğu intikam filmleri kategorisinde The Bride’dan sonra ikinci kadın kahramanımız Jodie Foster’ın canlandırdığı Erica Bain. Filmin formülü her zamanki gibi; bir grup sokak serserisi, hacamat edilen bir nişanlı ve eli silahlı bir intikam meleği. Bireysel silahlanmayı destekler nitelikteki propagandası yüzünden eleştirilen bu vasat filmin listede yer almasının tek nedeni ise başta da söylediğim gibi kahramanının kadın olması.

Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007)


 Ölmüş bir eş ve hapiste geçen 15 yıl intikam için fazlasıyla yeterli. Hem de en kanlısından. Sweeney Todd hakkında yazılmış daha detaylı bir yazı için bkz. İntikam SıcakYenen Bir Börektir

Memento (2000)


Öldürülen eşinin katilinin peşinde gözü dönmüş bir başka koca daha. Ancak Leonard Shelby’nin durumu biraz vahim. Kısa süreli hafızası olmadığı için çevresindeki herkes hakkında notlar almak ve hatta önemli şeyleri vücuduna kazımak zorunda. Kendisini bir anda “nerdeyim, ne yapıyorum” modunda bulan birisi için intikam almak bir hayli zor haliyle. Yönetmen Christopher Nolan da sağolsun Leonard’ın halinden daha iyi anlayalım diye filmi sondan başa doğru kurgulamış. Pek de güzel yapmış.  

 The Crow (1994)


Bir çizgi roman uyarlaması olan The Crow aynı zamanda oldukça hüzünlü bir intikam öyküsü. Evlilik arifesindeki mutlu çiftimiz Eric ve Shelly’nin dört serseri tarafından öldürülmesinden tam bir yıl sonra bir karga tarafından diriltilen Eric’in intikam serüveni her ne kadar yüreklere su serpse de yağmurun eksik olmadığı karanlık bir şehirdeki bu öfkeli ve üzgün adamın hali insana dokunuyor. Eric’i canlandıran Brandon Lee’nin çekimler sırasında bir kaza kurşunu ile ölmüş olması da bu etkiyi arttırıyor kuşkusuz.

Mad Max (1979)


Üç filmlik serisiyle 80’li yılların kült filmi Mad Max post-apokaliptik bir bilimkurgu. Tıfıl bir Mel Gibson’ın canlandırdığı polis memuru Max’in karısını öldüren motosiklet çetesiyle giriştiği göze göz, dişe diş mücadeleyi anlatan film yarattığı şahane atmosferi, iyi müzikleri ve 1981 ve 1985 yıllarında gelen devam filmleriyle hala zevkle izlenebilir.  

Death Wish (1974)


70’li yıllardaki aksiyon filmlerinin popüler oyuncularından Charles Branson’ın canlandırdığı Paul Kersey’in kendi halinde bir aile babasıyken, karısının öldürülmesi ve kızının tecavüze uğraması sonrasında bir intikam makinesine dönüşüp sokakları bilimum it uğursuzdan temizlemesi olarak özetlenebilecek konusuyla Death Wish kült filmler arasında yer alıyor. İzlerken kendisine “eline sağlık” demekten başka yapılacak bir şey yok.

Ben-Hur (1959)


İşte karşınızda dijital efektlerin henüz icat edilmediği yıllarda binlerce figüran kullanarak, dekor ve kostüm tasarımıyla büyüleyen muazzam bir film. Aslında bir prensken çocukluk arkadaşının ihanetiyle kürek mahkumu olan, ailesi zindanlara atılan Ben-Hur elbette ki intikamını almak için geri döner. Sonrası görkemli bir başyapıt. Hele bir atlı araba yarış sahnesi var ki anlatılmaz izlenir. Ben-Hur’un tek kusuru vermeye çalıştığı dini mesajlar. Yine de 212 dakikalık bu epik intikam öyküsü mutlaka izlenmeli diyorum.  

Ejder Kapanı (2010)


Son örnek de bizden olsun. Türkiye’de gerçekleştirilen ilk seri katil filmi olduğu iddiasıyla pazarlanan Ejder Kapanı alt metninde de bir intikam öyküsü barındırıyor. Filmin seri katili, tecavüze uğrayan kız kardeşinin intikamını almak için afla çıkan tüm pedofilleri teker teker öldürmeye başlar. Bütün seri katiller böyle olsa keşke değil mi? 

12 Aralık 2011

Erkeklerin En Çok Özendiği Film Karakterleri


  
Hatırlarsanız daha önce buradaki yazımda kadınların en çok özendiği film karakterlerinden bahsetmiştim. Sonrasında ise erkeklerin özendiği film karakterleri neler olabilir diye düşündüm. Ne yalan söyleyim azıcık da zorlandım. Birazcık gözlem, birazcık empati ve işte huzurlarınızda listem;


Tyler Durden: Aklıma gelen ilk isim Fight Club’ın unutulmaz karakteri Tyler Durden oldu. Brad Pitt’in harika bir oyunculukla canlandırdığı Tyler’ı fenomene dönüştüren ise yakışıklılığı, serseriliği ya da çılgınlığından çok, tüketim toplumu ve kültürü hakkındaki sert ama bir o kadar doğru saptamalarıydı. (Chuck Palahniuk’a da ayrıca saygılar). Doğru söyleyin Tyler’ın mimarı olduğu Project Mayhem’ı gerçek dünyada uygulamak isteyeniniz hiç yok mu? 

Joker: Bir başka arıza karakter daha. Üstelik tıpkı Tyler gibi kargaşaya çok düşkün. Büyük usta Jack Nicholsun’un canlandırdığı ucube Joker’den daha tekinsiz, daha karanlık ve daha başarılı bir Joker ortaya koyan rahmetli Heath Ledger sinema tarihine unutulmaz bir karakter armağan etti. Tüm hedefi kaos yaratmak olan, hiçbir şeyi ciddiye almayan ve ne ismi ne de geçmişi bilinmeyen Joker en sevilen kötü adamlar listesine de hiç zorlanmadan girerdi sanırım. Sahip olduğu sıradışı mizah anlayışıyla dünyayı da kendi deliliğinin içine çekmek isteyen Joker’i en iyi anlatan sözler ise Batman’ın yardımcısı Alfred’den geliyor: “Bazı insanlar dünyanın yanıp kül olmasını izlemek isterler sadece.”  
Vito Corleone: Sinema tarihinin en “baba” karakteri huzurlarınızda. Reddedilemez tekliflerin sahibi, karizmatik, cool, güçlü, zeki ve soğukkanlı. Kötülere karşı acımasız ama zor durumdakilere karşı bir o kadar merhametli. Neredeyse eli öpülesi mübarek bir insan. Yaşlılığını Godfather I’de Marlon Brando’nun ve gençliğini ise Godfather II’de Robert De Niro’nun canlandırdığı Don Corleone sadece özenilen değil, kısık sesi ve çıkık çenesiyle en çok taklit edilen karakterler arasında da yer alıyor. 



James Bond: Ya da nam-ı diğer 007. Ne yalan söyleyim erkek olsaydım Bond gibi olmak isterdim. Bi kere adam gizli ajan, dünyanın dört bir yanında maceradan maceraya koşuyor. Üstelik yakışıklı, karizmatik, zeki, son teknoloji çeşit çeşit oyuncağı (?) var ve birbirinden güzel kızlar da etrafında pervane. E daha ne olsun? 




V: İsmini bilmiyoruz. Keza yüzünü de görmedik. Ancak sürekli taktiği Guy Hawkes maskesinin altından duyulan karizmatik sesi, keskin zekası ve anarşist ruhu V’nin sevilmesine yetti de arttı. Kendisi aynı zamanda listedeki sistem karşıtı üçüncü karakter. Motto ilan edilesi veciz sözü ise şu şekilde: “ideas are bulletproof”. 

Darth Vader: Star Wars efsanevi bir seri. Ancak sinema tarihine ve popüler kültüre en büyük katkısı Darth Vader karakteri oldu. Kariyerine bir Jedi şövalyesi olarak başlayan Anakin Skywalker gücün karanlık tarafına geçerek Darth Vader’e dönüşmeseydi bu kadar sevilir miydi bilmem. Siyah kostümü, tıslayarak aldığı nefesi ve üstün güçleriyle bütün galaksiye korku salan karizma sembolü Darth Vader’ın aynı zamanda bir aşk adamı ve müşfik bir baba olduğu da kayıtlara geçsin lütfen.

Polat Alemdar: Bir tane de bizden biri olsun. Kurtlar Vadisi’nin televizyondaki yüksek rating oranları beyazperdeye de uyarlanmasını geciktirmedi. Her daim çatık duran kaşlarıyla oldukça cool (?) duran Polat Alemdar ve arkadaşlarının maceralarını bilmiyor olsam da yurdum delikanlarının kendisini ne kadar sevdiği ve örnek aldığı ortada. Öyle ki eskiden (çok daha popülerken) Kurtlar Vadisi’nin yayınladığı günün ertesinde, yürüyüşü bile değişmiş ağır abi tribinde tipler gördüğümü iyi hatırlıyorum. 

9 Ekim 2011

Kadınların En Çok Özendiği Film Karakterleri


Hepimizin başına gelmiştir. İzlediğimiz bir filmdeki karakteri, onun özelliklerini, başından geçenleri kendimize, kendi yaşadıklarımıza benzetir ve bu yüzden onu çok severiz. Filmi en az yüz kere izledikten sonra diyalogları bile ezberleriz. Bu arada bilgisayarımızı çoktan o karakterin fotoğrafı süslemeye başlamıştır ve sanal ortamlardaki nickname'imiz artık o karakterin ismi olmuştur. Geçen gün bunları düşünürken kadınların en çok özendiği film karakterlerinin kendimce ufak bir listesini yapmaya karar verdim. İşte aklıma ilk gelenler:

Briget Jones: Yalnız, biraz sarsak, fazla kilolarından muzdarip ve platonik bir aşık. Briget Jones'un romanı ilk çıktığında çok büyük bir okuyucu kitlesi kazanmıştı, dolayısıyla beyazperdeye aktarılması da gecikmedi. Şehirli, çalışan kadınlar için çok tanıdıktı Briget'ın kilo verme ve sevgili bulma konusundaki sorunları, hatta tıpkı kendilerini izlemek gibiydi. Ne de olsa her kadın hayatında en az bir kez mutlaka Daniel Cleaver gibi kendisini üzme potansiyeline sahip birine, başka bir deyişle yanlış erkeğe aşık olur, sonrasındaysa Mr. Darcy gibi mükemmel bir erkeğin karşısına çıkacağı hayalini kurar. 




Carrie Bradshaw: Altı sezon süren Sex and the City dizisi şehirli, kariyer sahibi, evlenmeyi isteyen ama bir türlü doğru erkeği bulamadığından şikayetçi kadınların favori dizisiydi. Alışverişe ama en çok da ayakkabıya düşkün, aşk ilişkilerinde sürekli başarısızlık yaşayan Carrie Bradshaw hem stil hem de hayat tarzı olarak pek çok kadına ilham verdi. Böyle bir dizi karakterinin sonunda sinemaya transfer olması da kaçınılmazdı. Şık bir restorana gittiğinizde çevrenize bir bakın; yan masanızdaki modaya uygun giyinmiş, alışveriş paketleri boş bir sandalyeye yığılmış, erkekler hakkında kaynatırken içkilerini yudumlayan 30’lu yaşlarındaki kadınlar topluluğunda Carrie Bradshaw ruhunu göreceksiniz.

Amelie Poulain: Romantik, muzip ve düşünceli Amelie’nin hikayesi gösterildiği dönemde pek çok kadını kalbinden yakaladı. İzleyenler izlemeyenlere şiddetle tavsiye ettiler, hatta “kız kıza oturmalar”da en çok izlenen filmler listesinde uzun süre başı çekti Amelie. Ne de olsa kendisi mucizelere inanmanın, güzel rastlantıların ve romantik kavuşmaların vücut bulmuş haliydi.



Mia Wallace: Tarantino’nun filmlerindeki hemen her karakter, pek çok sahne ve o sahnelerdeki müzikler bir akım yaratmaya yetiyor ancak Pulp Fiction’da Uma Thurman’ın canlandırdığı Mia Wallace’ın seyirciler üzerindeki etkisi bir başka oldu. Saç modeli, yürüyüşü, dansı, konuşması ve tabi ki sigara içişi sadece erkekleri değil kadınları da hasta etmeyi başardı. Sanal ortamda bir sürü kızın dış görünüşünü Mia’ya benzetip, elinde sigara ile poz verdiği fotoğraflarına rastlamak inanın hiç zor değil.




Holly Golightly: 1961 yapımı Breakfast at Tiffanys’in üzerinden 50 yıl geçti ama Audrey Hepburn’un yarattığı siyah dar elbise, geniş güneş gözlükleri ve uzun ağızlıklı sigara modası hiç geçmedi. Partiden partiye gezip, pencere pervazında Moon River söyleyen, değişen ruh haliyle yakışıklı komşunun aklını başından alan Holly kadınlar için uzun bir süre daha rol modeli ve stil ikonu olarak kalmaya devam edecek gibi görünüyor.       
   
Clementine Kruczynski: Bir başka kült film daha. Bu filmi Facebook'ta favorileri arasına eklemeyenleri dövüyorlarmış haberiniz olsun. Eternal Sunhine of the Spotless Mind zekice yazılmış senaryosu ve doğal oyunculuklarıyla olduğu kadar; kalbi kırık ya da sevgiliye mesaj derdindeki kızlarımızın duygularına tercüman olduğu için de bu kadar sevildi. Clementine ise saç modeliyle değil belki ama "Too many guys think I'm a concept, or I complete them, or I'm gonna make them alive. But I'm just a fucked-up girl who's lookin' for my own peace of mind; don't assign me yours" veciz sözüyle hatırı sayılır bir hayran kitlesi edindi.

Marla Singer: Kült film Fight Club'ın üzerinden yıllar geçti, ama filmin femme fatale'ı Marla'nın etkisi hala sürüyor. Siyahlar içinde, gözlerini kopkoyu boyamış ve elinden sigarasını düşürmeyen çakma Marla'ları film ilk çıktığında çevremizde daha çok görmekle birlikte, kendisini "arızalı" addeden pek çok kızımız Tyler Durden'ın arzu nesnesi Marla Singer'ı idol olarak görmeye devam ediyor.



23 Haziran 2011

Sinemanın En Tehlikeli Seri Katilleri

Tehlikeli, acımasız, karanlık ve cani seri katiller beyazperdenin vazgeçilmez figürlerinden. Oldukça soğukkanlı ve hatta karizmatik bu arızalı karakterler her ne kadar gerçek hayatta karşılaşmak istemeyeceğiniz tipler olsa da içten içe hayranlık duymamak elde değil. Kurbanlarını son derece acımasız yöntemlerle katleden, hem yakalanmak isteyip hem de yakalanmayacağından son derece emin bir şekilde polisle köşe kapmaca oynayan seri katillerin ortak özelliği ise keskin zekaları ve öldürmekten zevk almaları.  
Dizi dünyasının eli kanlı seri katili Dexter’ı izlerken sinemadaki seri katilleri düşündüm ve kalabalık bir liste çıkardım. Ama sevişen, öpüşen, içen, sızan gençleri öldürmekten başka işi olmayan Michael Myers (Halloween) ve Leatherface (The Texas Chainsaw Massacre) gibilerini liste dışı bıraktım. İşte en kanlı, en kötü seri katiller ilk 10:
10.    Aileen Wuornos – Monster (2003)
Kadınların seri katil olmasına pek alışkın değiliz ama Aileen’ın hikayesi gerçek hayata dayanıyor. Çocukken tazice uğramış, sürekli itilip kakılmış ve sonunda fahişelik yapmaya başlamış. Aşık olduğu Selby sayesinde tam mutlu oldum derken, kendisine tecavüz etmeye kalkışan bir müşterisini öldürür. Sonra da hazır elim değmişken diye diğer müşterilerinin de icabına bakmaya başlar. Listedeki diğer isimler gibi öldürmekten özel bir zevk aldığı söylenemez, asıl motivasyonu erkeklerden intikam almak.  
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Kibar davranın, kadın ruhunu okşayan sözler söyleyin.  
9.   Jigsaw – Saw (2004)
Aslında kendisini pek sevmiyorum, hatta mide bulandırıcı cinayetlerinin yer aldığı serinin değil tamamını yarısını bile izlemedim. Ama ilk filmdeki müthiş zeka oyununa binaen listeye almaya karar verdim. Kurbanlarının hiç birini kendi elleriyle öldürmüyor. Bol bol boş vakti ve parası olduğundan olsa gerek, yaptığı birbirinden eksantrik icat ve düzenekler aracılığıyla kurbanların ya kendisini ya da karşısındakini öldürmesini sağlıyor. Ölümcül bir hastalığa yakalanmış ve geri kalan günlerini de insanlara ahlak dersi vermeye adamış diye sempati duyacağımızı sanıyorsa yanılıyor. Git kardeşim bi sayfiye yerine takıl orada, paranı da bağışla hayır kurumlarına. Sevap kazanırsın giderayak.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Paniğe kapılmayın. Nasıl olsa kurtulamayacaksınız.

8.   Dr. Robert Elliot/Bobbi – Dressed to Kill (1980)
Düzenli ve normal bir hayatı olan terapist Robert kişilik bölünmesinden mustariptir. Dr. Jeykıll ve Mr. Hyde’ın hikayesine benzer şekilde, Robert’ın alter egosu da Bobbi’dir. Dr. Elliot’ın ağırbaşlı, anlayışlı ve cool hallerine karşılık, Bobbi sarı peruğu, uzun parlak deri paltosu, kocaman güneş gözlükleri ve keskin usturası ile kadınları acımasızca doğramaktadır. Bu kadınların ortak noktalarının cinsel açıdan özgür bir hayat sürmeleri ise tamamen tesadüf olsa gerek.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Terapiye falan gitmeyin. Malum kelin merhemi olsa başına sürer.
7.   Mark Lewis – Peeping Tom (1960)
Sanatçı ruhu taşıyan, fotoğraf ve filme düşkün bir genç. Ama temiz yüzüne, sanat aşığı hallerine bakmayın. Aslında röntgencinin teki. Psikopat babasından miras kalan genler sayesinde olsa gerek insanların ölüm anlarını ölümsüzleştirmeyi yani kameraya almayı kafasına takmış. Kamerasına yerleştirdiği bıçak ile kurbanlarını öldürürken aynı zamanda çekim yapabiliyor. Mottosu “dünyanın en korkutucu şeyi korkudur”.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Face’te profil fotoğrafı yaparım diye poz vermeye falan kalkışmayın.
6.   Zodiac Killer – Zodiac (2007)
Tam bir muamma. Asla yakalanamadı, neye benzediği, kimin nesi olduğu bilinmiyor. İşlediği cinayetler hakkında 1974 yılına kadar polise şifreli mektuplar gönderen ve bu mektuplarda Zodyak işaretini kullanan gerçekten yaşamış (belki de hala yaşıyor) bir seri katil söz konusu. Tam 37 cinayetten sorumlu olduğu düşünülüyor. Öldürdüğü kişilerin öbür dünyada kendi köleleri olacağına inanacak kadar deli, ancak asla yakalanmamayı başaracak kadar da zeki. Şüpheli olduğu düşünülen kişiler de delil yetersizliğinden paçayı sıyırdı.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Film şeridi ambiyansıyla gözlerinizin önünden geçen hayatınızın tadını çıkarın derim.
5.   Patrick Bateman – American Psycho (2000)
Tam bir yuppie. Zengin, yakışıklı ve başarılı. Son derece de bakımlı. İkoncanlardan fazla kremi, peelingi, cilt maskesi ıvırı zıvırı var. Kullandığı herşey marka. Gittiği mekanlar ya da aldığı eşyalar üzerinden hava atmaya bayılıyor. Bayıldığı bir başka şey ise öldürmek. Fahişe, manken, arkadaş dinlemeden balta, testere ne bulduysa girişiyor. Bu esnada dikkat ettiği tek şey pahalı kıyafetlerine kan sıçramaması. Unutmadan, müzik zevki çok kötü.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Kızlar için iyi bir kısmet gibi görünüyor, cazibesine kapılır da evine giderseniz geçmiş olsun. Erkeklere de önerim onun fiyakasını bozacak hareketlerden kaçınmaları.  
4.   Jean-Baptiste Grenouille – Perfume: The Story of a Murderer (2006)
Doğduğu andan itibaren çevresindekilere uğursuzluk getiriyor. Güzel kokulara karşı saplantılı. Yaşadığı dönemde insanların pek yıkanmadığı ve her yerin pislikten kırıldığı göz önüne alınırsa aslında kendisine hak vermemek elde değil. Ancak kendi kokusunun olmadığı fark ettiğinde ideal kokuyu yaratmak için güzelim kızları telef etmeye başlıyor. Koku elde etme yöntemleri ise oldukça sıradışı ve hatta sapıkça. Sonunda ortaya çıkan parfümün kokusunu ise eminim merak etmeyen yoktur. Jean bizim zamanımızda yaşasaydı köşeyi dönmüştü.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Kurtulma şansınız nasıl koktuğunuza bağlı. Mesela soğanlı bişiler yediyseniz muhtemelen size yaklaşmayacaktır. Ama kızıl saçlarınız varsa üzgünüm hiç şansınız yok.
3.   Norman Bates – Psycho (1960)
İşletmeci. Issız, kimselerin uğramadığı tekinsiz bir motel işletiyor. Efendi, güler yüzlü ve anne kuzusu görünen karakterinin arkasında gerçekten de sağlam bir sapık yatıyor. Dondurulmuş kuşlara karşı özel bir ilgiye sahip. Annesi ve duştaki kadınlarla ilgili de ilginç fantezileri var ama fantezi kelimesi sizi yanıltmasın.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Otelinin adını veriyorum; Bates Motel. Önünden bile geçmeyin, yolunuza devam edin. Trafik canavarı ondan iyidir.
2.   John Doe – Se7en (1995)
Kültürlü, okuryazar bir katil. Fena halde de dindar. Tanrı tarafından görevlendirildiğine inandığı için, insanlara ders vermek, örnek olmak amacıyla cinayet işliyor. Hani nerdeyse “kendim için bişey istiyorsam namerdim, ne yaptıysam sizin için” diyebilir. Aynı zamanda da sabırlı biri. Kurbanlarına uzun uzun işkence etmekten hiç sıkılmıyor. Çok zeki olduğundan mı yoksa iflah olmaz bir manyak olduğundan mı (muhtemelen her ikisi de) bilinmez kendisi gelip teslim olmadıkça yakalamak mümkün değil. İnsanın kanını donduran soğukkanlılığı sayesinde ince ince kurduğu planını tam da istediği gibi sonlandırmayı başarıyor. Ancak hakkını vermek gerekir ki kendi günahlarını da kabul ediyor ve özeleştiri yapmasını biliyor.    
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Pek kurtuluş şansınız olacağını sanmam ama “dünyadaki bu pislik, çürüme nereye gidiyor” tarzı bir muhabbet açarsınız belki bir şansınız olabilir.
1.   Dr. Hannibal Lecter – The Silence of the Lambs (1991)

Aslında John Doe ve Dr. Lecter arasında bir kararsızlık yaşadım ancak keskin zekası, ince zevkleri ve karizmasıyla Hannibal Lecter bir numaralı seri katilimiz olmayı haketti. Oldukça başarılı bir psikolog iken hastalarını yemeyi adet haline getiren Dr. Lecter film boyunca yoğun güvenlik önlemleri altındaki bir hücrede karşımıza çıksa da, o keskin bakışlarıyla izleyiciyi tedirgin etmeyi fazlasıyla başarmaktadır. Kendisi gibi diğer canileri yakalaması için FBI’ya yardım ederken, ajan Clarice Starling’ün çocukluk travmalarıyla ilgilenmeyi, isabetli ruhsal analizler yapmayı da ihmal etmez.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Sakın yemek teklifini kabul etmeyin, sizi yemese bile ne yedireceği bilinmez.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...