Sayfalar

korku filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
korku filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2012

Sinema Dünyasının En "Psycho" Babası

      Bugün Babalar Günü. Kutlanmasını, hediyeler alınmasını gereksiz bulduğum özel (!) günlerden biri daha. Eh, yine de eksik kalmayalım ve bir filmperest olarak bu günü kendimizce analım istedim. Stanley Kubrick'in The Shining (1980) filmini izleyenler bilir (izlemeyenler de mutlaka izlemelidir). Kışı geçirmek ve göz kulak olmak üzere gittikleri boş bir oteldeki şeytani güçler tarafından ele geçirilen aile babası Jack Torrence eşi ve çocuğuna dehşet saçmıştı. İlk izlediğimde gerim gerim gerildiğim bu film yıllar sonra rüyama girmişti ve kendimi o otelde görmüştüm. Öhöm her neyse konumuz bu değil tabi ki :) 
      Bendeniz günün anlam ve önemine uygun (?) olarak Jack Nicholson'ın insan üstü bir performansla canlandırdığı Jack Torrence karakterini sinema dünyasının en "psyhco baba"sı olarak taçlandırıyor ve "Here's Johnny" repliğinin damgasını vurduğu filmin en vurucu sahnelerinden birini aşağıda paylaşıyorum. İyi pazarlar!

9 Şubat 2012

Don't Be Afraid of the Dark


Korku filmi izlemeyi seven biri değilim. Hayatım boyunca izlemiş olduğum korku filmleri bir elin parmaklarını geçmez o derece. Ama Don’t Be Afraid of the Dark’ın künyesinde Guillermo del Toro’nun ismini görünce, hele bir de ürkütücü fragmanını izleyince bu filme gidilir diye düşündüm. Filmin, gizemli yaratıklara ev sahipliği yapan gizemli bir ev, bu eve yeni taşınan masum aile ve sorunlu küçük kız çocuğu formülüne dayanan son derece klişe bir öyküsü ve yönetmen Troy Nixey’in ilk uzun metrajlı çalışması olsa da, senaryo Guillermo del Toro’nun kaleminden çıktıysa insanın beklentileri ister istemez artıyor. Ama sonuç koca bir hayal kırıklığı.
Bir tür filmine gittiğinde seyircinin görmeyi ve hissetmeyi beklediği şeyler bellidir. Komediye gittiyse gülecek, dram izliyorsa ağlayacaktır. Bir korku filminden beklenen ise korkutması, gerim gerim germesi ve hatta koltuktan sıçratmasıdır. Don’t Be Afraid of the Dark ise layığıyla korkutmaması bir yana, özellikle ikinci yarısında gülmekten kırıp geçiriyor. Fazla korktuğu için korku filmi izleyemeyen biri olarak ben bile etkilenmemişken, türün fanatikleri için ne büyük bir fiyasko olmuştur siz düşünün. Bunun en büyük nedeni ise senaryodaki inanılmaz hatalar. Spoiler vermemek için detaya girmiyorum ama olur da izleme gafletinde bulunursanız zaten kolaylıkla fark edersiniz. Bir başka önemli sorun ise filmin korku ve gizem kaynağı yaratıkları. Tamamen görünmedikleri ilk yarıda film ürkütmeyi başarırken, yaratıkları net bir biçimde görebildiğimiz andan itibaren “takke düştü kel göründü” misali filmin tüm gerilimi silinip gidiyor. Çünkü söz konusu meşum yaratıkların fareden biraz büyük ama bir kedinin bile rahatlıkla indirebileceği boyutta olmaları gerçekten komik. Hani nerdeyse üzerlerine bassanız ölecekler. Üstüne üstlük bu minik şeytani yaratıkların alemde hatrı sayılır bir itibarları da var çünkü 999 yılında Papa kendileriyle centilmenlik anlaşması imzalamış! Buradaki 999 rakamının şeytanın rakamı olduğu düşünülen 666’ya yaptığı ucuz göndermeyi de esefle kınıyorum. Film boyu devam eden saçmalıklar silsilesi finalde golden shot yapıyor. Yaratıkların yer altındaki inlerini bulmak için evi yıkma, hiç olmadı ilgili bölgeyi kazma gibi vasat seviyede zekası olan birisinin bile akıl edebileceği yöntemlerin hiç birine başvurulmuyor. Yoksa bir devam filmi için zemin mi hazırlamak istemişler bilemiyorum ama bu olasılık şahsen beni filmin kendisinden daha çok korkuttu.


Elde böyle dandik bir senaryo olunca oyunculuk açısından da söylenecek fazla bir şey yok. Katie Holmes’u pek sevmem zaten ama Guy Pearce gibi yetenekli bir oyuncunun bu filmde rol almayı kabul ederken aklı neredeydi acaba? Filmin tek artısı ise set tasarımı. Kabartmalı, işlemeli kapı ve pencereleri, ahşap mobilyaları ve labirentimsi bahçesiyle oldukça görkemli ve tekinsiz görünen ev, ürkütücü bir atmosfer oluşturma konusunda filme yaratıklardan daha çok katkıda bulunmuş.
Sonuç olarak filmin isminin “Don’t Be Afraid of This Movie” olarak değiştirilmesini öneriyor, özellikle de korku filmi sevenlerin uzak durması gerektiği konusundaki uyarımı tekrarlıyorum. Fragmanı filmin kendisinden daha korkunç, onu izleyin daha iyi.

23 Haziran 2011

Sinemanın En Tehlikeli Seri Katilleri

Tehlikeli, acımasız, karanlık ve cani seri katiller beyazperdenin vazgeçilmez figürlerinden. Oldukça soğukkanlı ve hatta karizmatik bu arızalı karakterler her ne kadar gerçek hayatta karşılaşmak istemeyeceğiniz tipler olsa da içten içe hayranlık duymamak elde değil. Kurbanlarını son derece acımasız yöntemlerle katleden, hem yakalanmak isteyip hem de yakalanmayacağından son derece emin bir şekilde polisle köşe kapmaca oynayan seri katillerin ortak özelliği ise keskin zekaları ve öldürmekten zevk almaları.  
Dizi dünyasının eli kanlı seri katili Dexter’ı izlerken sinemadaki seri katilleri düşündüm ve kalabalık bir liste çıkardım. Ama sevişen, öpüşen, içen, sızan gençleri öldürmekten başka işi olmayan Michael Myers (Halloween) ve Leatherface (The Texas Chainsaw Massacre) gibilerini liste dışı bıraktım. İşte en kanlı, en kötü seri katiller ilk 10:
10.    Aileen Wuornos – Monster (2003)
Kadınların seri katil olmasına pek alışkın değiliz ama Aileen’ın hikayesi gerçek hayata dayanıyor. Çocukken tazice uğramış, sürekli itilip kakılmış ve sonunda fahişelik yapmaya başlamış. Aşık olduğu Selby sayesinde tam mutlu oldum derken, kendisine tecavüz etmeye kalkışan bir müşterisini öldürür. Sonra da hazır elim değmişken diye diğer müşterilerinin de icabına bakmaya başlar. Listedeki diğer isimler gibi öldürmekten özel bir zevk aldığı söylenemez, asıl motivasyonu erkeklerden intikam almak.  
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Kibar davranın, kadın ruhunu okşayan sözler söyleyin.  
9.   Jigsaw – Saw (2004)
Aslında kendisini pek sevmiyorum, hatta mide bulandırıcı cinayetlerinin yer aldığı serinin değil tamamını yarısını bile izlemedim. Ama ilk filmdeki müthiş zeka oyununa binaen listeye almaya karar verdim. Kurbanlarının hiç birini kendi elleriyle öldürmüyor. Bol bol boş vakti ve parası olduğundan olsa gerek, yaptığı birbirinden eksantrik icat ve düzenekler aracılığıyla kurbanların ya kendisini ya da karşısındakini öldürmesini sağlıyor. Ölümcül bir hastalığa yakalanmış ve geri kalan günlerini de insanlara ahlak dersi vermeye adamış diye sempati duyacağımızı sanıyorsa yanılıyor. Git kardeşim bi sayfiye yerine takıl orada, paranı da bağışla hayır kurumlarına. Sevap kazanırsın giderayak.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Paniğe kapılmayın. Nasıl olsa kurtulamayacaksınız.

8.   Dr. Robert Elliot/Bobbi – Dressed to Kill (1980)
Düzenli ve normal bir hayatı olan terapist Robert kişilik bölünmesinden mustariptir. Dr. Jeykıll ve Mr. Hyde’ın hikayesine benzer şekilde, Robert’ın alter egosu da Bobbi’dir. Dr. Elliot’ın ağırbaşlı, anlayışlı ve cool hallerine karşılık, Bobbi sarı peruğu, uzun parlak deri paltosu, kocaman güneş gözlükleri ve keskin usturası ile kadınları acımasızca doğramaktadır. Bu kadınların ortak noktalarının cinsel açıdan özgür bir hayat sürmeleri ise tamamen tesadüf olsa gerek.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Terapiye falan gitmeyin. Malum kelin merhemi olsa başına sürer.
7.   Mark Lewis – Peeping Tom (1960)
Sanatçı ruhu taşıyan, fotoğraf ve filme düşkün bir genç. Ama temiz yüzüne, sanat aşığı hallerine bakmayın. Aslında röntgencinin teki. Psikopat babasından miras kalan genler sayesinde olsa gerek insanların ölüm anlarını ölümsüzleştirmeyi yani kameraya almayı kafasına takmış. Kamerasına yerleştirdiği bıçak ile kurbanlarını öldürürken aynı zamanda çekim yapabiliyor. Mottosu “dünyanın en korkutucu şeyi korkudur”.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Face’te profil fotoğrafı yaparım diye poz vermeye falan kalkışmayın.
6.   Zodiac Killer – Zodiac (2007)
Tam bir muamma. Asla yakalanamadı, neye benzediği, kimin nesi olduğu bilinmiyor. İşlediği cinayetler hakkında 1974 yılına kadar polise şifreli mektuplar gönderen ve bu mektuplarda Zodyak işaretini kullanan gerçekten yaşamış (belki de hala yaşıyor) bir seri katil söz konusu. Tam 37 cinayetten sorumlu olduğu düşünülüyor. Öldürdüğü kişilerin öbür dünyada kendi köleleri olacağına inanacak kadar deli, ancak asla yakalanmamayı başaracak kadar da zeki. Şüpheli olduğu düşünülen kişiler de delil yetersizliğinden paçayı sıyırdı.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Film şeridi ambiyansıyla gözlerinizin önünden geçen hayatınızın tadını çıkarın derim.
5.   Patrick Bateman – American Psycho (2000)
Tam bir yuppie. Zengin, yakışıklı ve başarılı. Son derece de bakımlı. İkoncanlardan fazla kremi, peelingi, cilt maskesi ıvırı zıvırı var. Kullandığı herşey marka. Gittiği mekanlar ya da aldığı eşyalar üzerinden hava atmaya bayılıyor. Bayıldığı bir başka şey ise öldürmek. Fahişe, manken, arkadaş dinlemeden balta, testere ne bulduysa girişiyor. Bu esnada dikkat ettiği tek şey pahalı kıyafetlerine kan sıçramaması. Unutmadan, müzik zevki çok kötü.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Kızlar için iyi bir kısmet gibi görünüyor, cazibesine kapılır da evine giderseniz geçmiş olsun. Erkeklere de önerim onun fiyakasını bozacak hareketlerden kaçınmaları.  
4.   Jean-Baptiste Grenouille – Perfume: The Story of a Murderer (2006)
Doğduğu andan itibaren çevresindekilere uğursuzluk getiriyor. Güzel kokulara karşı saplantılı. Yaşadığı dönemde insanların pek yıkanmadığı ve her yerin pislikten kırıldığı göz önüne alınırsa aslında kendisine hak vermemek elde değil. Ancak kendi kokusunun olmadığı fark ettiğinde ideal kokuyu yaratmak için güzelim kızları telef etmeye başlıyor. Koku elde etme yöntemleri ise oldukça sıradışı ve hatta sapıkça. Sonunda ortaya çıkan parfümün kokusunu ise eminim merak etmeyen yoktur. Jean bizim zamanımızda yaşasaydı köşeyi dönmüştü.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Kurtulma şansınız nasıl koktuğunuza bağlı. Mesela soğanlı bişiler yediyseniz muhtemelen size yaklaşmayacaktır. Ama kızıl saçlarınız varsa üzgünüm hiç şansınız yok.
3.   Norman Bates – Psycho (1960)
İşletmeci. Issız, kimselerin uğramadığı tekinsiz bir motel işletiyor. Efendi, güler yüzlü ve anne kuzusu görünen karakterinin arkasında gerçekten de sağlam bir sapık yatıyor. Dondurulmuş kuşlara karşı özel bir ilgiye sahip. Annesi ve duştaki kadınlarla ilgili de ilginç fantezileri var ama fantezi kelimesi sizi yanıltmasın.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Otelinin adını veriyorum; Bates Motel. Önünden bile geçmeyin, yolunuza devam edin. Trafik canavarı ondan iyidir.
2.   John Doe – Se7en (1995)
Kültürlü, okuryazar bir katil. Fena halde de dindar. Tanrı tarafından görevlendirildiğine inandığı için, insanlara ders vermek, örnek olmak amacıyla cinayet işliyor. Hani nerdeyse “kendim için bişey istiyorsam namerdim, ne yaptıysam sizin için” diyebilir. Aynı zamanda da sabırlı biri. Kurbanlarına uzun uzun işkence etmekten hiç sıkılmıyor. Çok zeki olduğundan mı yoksa iflah olmaz bir manyak olduğundan mı (muhtemelen her ikisi de) bilinmez kendisi gelip teslim olmadıkça yakalamak mümkün değil. İnsanın kanını donduran soğukkanlılığı sayesinde ince ince kurduğu planını tam da istediği gibi sonlandırmayı başarıyor. Ancak hakkını vermek gerekir ki kendi günahlarını da kabul ediyor ve özeleştiri yapmasını biliyor.    
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Pek kurtuluş şansınız olacağını sanmam ama “dünyadaki bu pislik, çürüme nereye gidiyor” tarzı bir muhabbet açarsınız belki bir şansınız olabilir.
1.   Dr. Hannibal Lecter – The Silence of the Lambs (1991)

Aslında John Doe ve Dr. Lecter arasında bir kararsızlık yaşadım ancak keskin zekası, ince zevkleri ve karizmasıyla Hannibal Lecter bir numaralı seri katilimiz olmayı haketti. Oldukça başarılı bir psikolog iken hastalarını yemeyi adet haline getiren Dr. Lecter film boyunca yoğun güvenlik önlemleri altındaki bir hücrede karşımıza çıksa da, o keskin bakışlarıyla izleyiciyi tedirgin etmeyi fazlasıyla başarmaktadır. Kendisi gibi diğer canileri yakalaması için FBI’ya yardım ederken, ajan Clarice Starling’ün çocukluk travmalarıyla ilgilenmeyi, isabetli ruhsal analizler yapmayı da ihmal etmez.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Sakın yemek teklifini kabul etmeyin, sizi yemese bile ne yedireceği bilinmez.

3 Nisan 2011

Dikkat! Kurt Adam Çıkabilir

Karanlık gökyüzünde bulutların arasından çıkan dolunay, tekinsiz bir gece ve sessizliği bozan ulumalar… Beyazperdede hemen hemen bütün kurt adam filmlerinin olmazsa olmaz ambiyansı böyledir. Devamında da tırnakları ve dişleri uzayan, kulakları sivrilen ve vücudunun her yeri tüylerle kaplanan kahramanın ürküten dönüşümünü izleriz.
Kurt adam efsanesinin çok eskilere, hatta eski Yunan’a kadar dayandığı bilinmektedir. Tanrı Zeus’un, Arkadia Kralı Lykaon’u insan eti yediği ve kendisine de sunduğu için cezalandırarak kurda dönüştürdüğü söylenir. Ortaçağda ise kurt adam olduğu düşünülen kişiler büyücü ve cadı olmakla suçlananlar gibi yakılıyor ya da asılıyordu. Aradan geçen uzun yıllar sonunda ise bilim çevreleri kurt adam efsanesinin ardında psikolojik bir rahatsızlık yattığına karar verdi: Lycontrophy (Likantropi). Bu ad, Yunanca’da kurt anlamına gelen lykos ile erkek anlamına gelen anthropos kelimelerinin birleşmesinden üretilmişti.
Sinema ise kurt adam efsanesini tekrar tekrar canlandırırken elbette bu bilimsel açıklamalara yüz vermeyecekti. Onun yerine, bir kurt tarafından ısırılınca her dolunayda vahşi bir kurda dönüşerek çevresine dehşet saçan, sadece gümüş bir kurşun ya da kılıçla öldürülebilen ve öldüğünde de insan suretine geri dönen bir korku figürü olarak yıllarca pek çok kurt adamla tanıştık.  
      İd-ego çatışması süresince egonun, id’i bir yandan bastırma, bir yandan da doyurma çabalarının ve ilkel, vahşi, saldırgan ve tehlikeli özellikleriyle kontrolden çıkmış id’in vücut bulmuş hali olarak da okunabilecek Kurt Adam miti geçtiğimiz günlerde vizyona giren Red Riding Hood (Kız ve Kurt) sayesinde bir kez daha gündeme geldi. Ben de bu vesileyle beyazperdedeki kurtlarımızı hatırlayalım dedim.

Werewolf of London (1935) – Yönetmen: Stuart Walker
Kurt Adam: Henry Hull



The Wolf Man (1941) – Yönetmen: George Wagner
Kurt Adam: Lon Chaney Jr.



I Was a Teenage Werewolf (1957) – Yönetmen: Gene Fowler Jr.
Kurt Adam: Michael Landon



The Curse of the Werewolf (1961) – Yönetmen: Terence Fisher
Kurt Adam: Oliver Reed



Silver Bullet (1985) – Yönetmen: Daniel Attias
Kurt Adam: Gary Busey



Wolf (1994) – Yönetmen: Mike Nichols
Kurt Adam: Jack Nicholson



Dog Soldiers (2002) – Yönetmen: Neil Marshall
Kurt Adam: Tek bir kurt adamdan söz etmek mümkün değil



Underworld Serisi (2003, 2006, 2009) – Yönetmenler: Len Wiseman, Patrick Tatopoulos



Wolfman (2010) – Yönetmen: Joe Johnston
Kurt Adam: Benicio Del Toro


Bu arada kurt adam - vampir çatışmasının başka bir versiyonu olan Twilight serisinin "baby face" kurdu Jacob ise kurt adam mitini bir korku figürü olmaktan çıkararak romantik bir yan karaktere dönüştürdü.


Vee son olarak Michael Jackson'ın Thriller klibinin başında yer alan unutulmaz Kurt Adam performansını da anmadan geçmek olmaz.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...