Sayfalar

Tarsem Singh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarsem Singh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2013

Snow White Vs. Snow White


    Son zamanlarda beyazperdede bir Pamuk Prenses furyasıdır sürüyor. Tarsem Singh'in Mirror Mirror'unun ardından Snow White and the Huntsman geldi. Son olarak da İspanyollar Blancanieves ile farklı bir Pamuk Prenses uyarlamasına imza attılar. Hemen hemen aynı dönemde bu Pamuk Prenses ilgisi nereden çıktı bilinmez ama önümüzdeki günlerde farklı masal uyarlamaları görmeye devam edeceğiz gibi geliyor. 
    Malum, Pamuk Prenses masalının başı da sonu da belli. Bu yüzden üç yönetmen masalı kendine göre farklı tarzlarda ve hatta radikal değişiklikler yaparak uyarlamaya çalışmış. Üç filmin de masaldan farklılaştığı çok önemli noktalar var. Örneğin bir tanesinde prens yok, diğerinde prens var ama öpücüğü işlevsiz ve ötekinde ise Pamuk Prenses elmayı ısırmıyor bile. Tarz açısından bakarsak ise Mirror Mirror'un yönetmen Tarsem Singh'in alışıldık renkli görsel dünyasına uygun, biraz uçuk ve mizahi yönü ağır basan bir film olduğunu söyleyebiliriz. Snow White and the Huntsman yönetmen Rupert Sanders'in ilk filmi. Etkileyici ve karanlık bir masal dünyası tasarlanmış, ancak orijinal bir epik film olma derdindeymiş gibi kendisini fazlaca ciddiye alması filmin en büyük hatası. Blancanieves ise aslında içlerinde en farklı olanı ve hem siyah-beyaz görselliği hem de sessiz film olmasıyla diğer iki filmden açık ara önde. Yönetmen Pablo Berger ismini bir yere not almak lazım.   
     Şimdi gelelim masalın ana karakterleri bazında üç filmi kıyaslamaya...

Pamuk Prenses / Snow White











    Bilirsiniz Pamuk Prenses naif, kırılgan, elinden cücelerin ev işlerini yapmaktan başka iş gelmeyen, saftirik bir kızdır. Ancak üç filmin Pamuk Prenses'i de -yeni nesillere kötü örnek olmama adına- eli kılıç tutan, kötülere karşı bizzat kendisi savaşan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Pamuk Prenses rolüne en yakışan isim ise bence Mirror Mirror'daki Lily Collins. Cımbız yüzü görmemiş kaşları, çıtı pıtı sevimli halleriyle tam bir masal kahramanı olmuş. Yalnız filmin sonundaki Bollywoodvari şarkısı olmayaydı iyiydi. Kristen Stewart'a değinmeye gerek var mı bilmiyorum, tüm filmi karnı ağrıyormuş gibi bir yüz ifadesiyle tamamladı. Blancanieves'in Pamuk Prenses'i ise boğaları dize getiren bir matador (farklı bir uyarlama olduğunu söylemiştim değil mi?) ve Macarena Garcia tarafından başarıyla canlandırılmış. 

Kötü Kraliçe / Evil Queen











    Güzelliği ve kötülüğü dillere destan kraliçe rolü için birinciliği Charlize Theron'dan başkasına verirsem çarpılırım muhtemelen. Zaman zaman abartıları olsa da göründüğü her sahne ayrı bir muhteşem. Tek sorun sihirli aynasının bir aynadan çok siniye benzemesi. Baya güldüm, evet. Mirror Mirror'da Julia Roberts filmin tonuna uygun olarak kötü kraliçenin bir parodisi gibi, hatta o kabarık kostümlerin içinde Alice Harikalar Diyarı'ndaki kupa kraliçesine daha çok benziyor diyebilirim. Günümüzde geçtiği için Blancanieves'de bir kötü kraliçe yok ama gaddar üvey anne Encarna rolünde Maribel Verdu tam bir femme fatale olmuş. 

Yakışıklı Prens / Prince Charming











     Daha önce de söylediğim gibi günümüzün uyarlamalarında Pamuk Prenses kurtarılmayı beklemektense, eline kılıcını alıp dövüşmeyi tercih ediyor. Bu yüzden de beyaz atlı prensler biraz ikinci planda. Üstelik de son derece sıkıcılar. Bu yüzden ne Mirror Mirror'un çokoprensini ne de Snow White and the Huntsman'ın ezik tipli William'ını sevmedim. Zaten kendisinin Chris Hemsworth tarafından canlandırılan bir avcı yanında hiç şansı olmaz, olamaz. 

Avcı / Huntsman









    Hazır laf Chris Hemsworth'tan açılmışken kendisinin masal tarihinin görmüş olduğu en şükela avcı olduğunu belirtmek lazım. Onu elinde kah çekici (bkz. Thor) kah baltasıyla izlemeye alıştık ama artık farklı rollerde de yer alsa fena olmayacak. Mirror Mirror'da ve Blancanieves'de teorik olarak bir avcı yok aslında ama kraliçenin yancıları olarak Pamuk Prenses'e kötülük yapmaları bakımından bu kategoride yer almalarında bir sakınca görmüyorum. İlk filmin karikatürize tiplemesine nazaran kaytan bıyıklı Genaro Billbao çok daha kötücül. 

Yedi Cüceler / Seven Dwarfs











      Masalın olmazsa olmaz karakterleri yedi cücelerin en radikal sunumu ise Blancanieves'ten geliyor ve bizim madenci olarak bildiğimiz yedi kafadarlar filmde matador cüceler olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik de altı taneler. Mirror Mirror'da yedi cücelerin sunumu son derece matrak olmuş, Snow White and the Huntsman'ın cüceleri ise neredeyse The Hobbit'ten çıkmış gibiler.  

      Uzun lafın kısası, bir Pamuk Prenses uyarlaması izlemek istiyorsanız; hafif ve komik bir film için Mirror Mirror, içi boş aksiyon için Snow White and the Huntsman, biraz hüzünlü ama daha gerçek bir uyarlama için Blancanieves'i tercih edebilirsiniz. 

15 Kasım 2011

Mirror, Mirror Trailer

Daha birkaç gün önce burada Tarsem Singh'ten ve üzerinde çalıştığı son projesi Mirror, Mirror'dan bahsetmiştim. Filmin fragmanı da gösterime girdi. Görünen o ki, bildiğimizden farklı bir Pamuk Prenses bekliyor bizi. 


8 Kasım 2011

Tarsem Singh'den Masallar


Ünlü müzik grubu R.E.M.’i bilirsiniz, tabi onun en meşhur şarkısı Losing My Religion’ı da. Peki o muhteşem şarkının aynı güzellikteki klibinin kimin elinden çıktığını biliyor musunuz? Hemen söyleyim: Tarsem Singh. Kendisi ayrıca çok güzel filmlere de imza atmış bir yönetmen. Ancak maalesef ismi bilinen, fazla popüler yönetmenlerden değil. Popülerden kastım; en sevilen üç yönetmen sıralamasında adına sıkça rastlamazsınız. Bunun nedeni şimdiye kadar topu topu üç film çekmiş olması da olabilir. Filmografisinde The Cell (Hücre, 2000), The Fall (Düşüş, 2006) ve pek yakında vizyona girecek olan filmi Immortals yer alıyor. Şu anda üzerinde çalıştığı son filmi ise Pamuk Prenses. Imdb’de Mirror Mirror orijinal ismiyle yer alan filmde Lily Collins (prenses), Julia Roberts (kötü kraliçe) ve Sean Bean (kral) başroldeler.   
Tarsem Singh’in iki filmini de izleyenler bilirler; izlemeye doyamadığınız sıradışı bir görsellikle büyülenir, hemen her sahnedeki sembollerle afallarsınız. Üstelik de konu ister The Cell’de olduğu gibi bir seri katil avı, isterse de ufak bir kıza anlatılan bir kahramanlık öyküsü olsun masalsı bir atmosfer, özenle oluşturulmuş sahneler ve en önemlisi sembolik bir anlatım (bunu şimdiden söylemek erken bile olsa) Tarsem Singh filmlerinin alamet-i farikası olacak gibi görünüyor. Hem metinlerarasılığın zenginliği hem de iki filmin kendi aralarındaki göndermelerini çözmek gerçekten ayrı bir seyir keyfi. The Cell ve The Fall’u arka arkaya izleyin, ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız. 

 Odd Nerdrum'un Dawn isimli tablosu
The Cell'den bir sahne

S. Dali'nin Face of Mae West isimli tablosu ve The Fall'ın afişi   


      The Cell ilk bakışta seri cinayetler işleyen bir katil-polis kovalaması anlatan bir polisiye gibi görünse de aslında psikolojik yönü daha ağır basan bir filmdir. Klasik polisiyelerin aksine katil filmin başında yakalanır, ancak komaya girdiği için son kurbanının yerini öğrenmek amacıyla sıra dışı bir yöntem denenmesi gerekmektedir. Böylece polisler, hastalarının travmalarını iyileştirmek için onların bilinçaltına giren bir doktordan yardım ister. Buraya kadar biraz sıradan bir konuya sahip görünen bu filmi başarılı olarak nitelendirmemi sağlayan ise elbette ki görselliği. Psikopatlığın doruklarında gezen bir katilin tekinsiz bilinçaltı ancak bu kadar güzel yansıtılabilirdi herhalde. Film boyunca bir yandan gerim gerim gerilirken bir yandan da atmosfere hayran olmamak elde değil. Filmin çok da yaratıcı olmayan senaryosu dışındaki tek eksisi ise başroldeki Jennifer Lopez. Hatta başrolde sırf o olduğu için the Cell’i izlemeyen ve beğenmeyenler olabileceği kanaatindeyim.
The Fall ise konu ve tür açısından çok farklı bir yerde durmakla birlikte, sembolik anlatı yapısı, renk kullanımı ve hatta dekor ve aksesuarlar bakımından The Cell’e fazlasıyla benziyor. Kimi zaman güldürüp kimi zaman hüzünlendiren, masalla gerçeğin birbirine karıştığı filmin konusu hakkında pek bir şey söylemek istemiyorum ama karşınızda sadece güzel görüntüler değil aynı zamanda sağlam bir hikaye de var.  

   Papağan gibi sürekli filmlerdeki görselliğin ne kadar harika olduğundan bahsediyorum farkındayım ama bu görselliğin “aman şöyle canlı renkleri seçelim, wallpaper olacak manzaralar bulalım, efektleri de dayayalım” mantığıyla hiç alakası olmadığını da belirtmeden geçemem. The Fall’da hiçbir özel efektin kullanılmadığını ve filmin 18 farklı ülkede, 26 ayrı gerçek mekanda çekildiğini eklersem ne demek istediğim daha anlaşılır olacaktır. Hatta bu mekanların büyük bir kısmının üşenmeyip tek tek tespit edildiği hoş bir blog için buradan buyrun.
Tarsem Singh’in son filmi Immortals için ise geri sayım başladı. Başarılı yönetmenin ellerinden mitolojik bir öykü izleyecek olmak bünyede fazlasıyla heyecan ve tabi ki beklenti yarattı. Hayal kırıklığına uğrayacağımı düşünmemekle birlikte haklı çıkıp çıkmayacağım bir başka yazının konusu olacak elbette. 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...