Sayfalar

kötü filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kötü filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2014

The Counselor / Danışman


    The Counselor'ı gösterimdeyken kaçırdığım için üzülmüştüm. Çünkü kadrosu açıklandığından beri merakla beklemekte olduğum filmler arasında yer alıyordu. Dünya gözüyle Brad Pitt, Michael Fassbender, Javier Bardem, Penelope Cruz ve Cameron Diaz gibi iyi oyuncuları karşılıklı rol keserken görecektik daha ne olsun. Filmin yönetmen künyesinde -her ne kadar formdan düşmüş olsa da- Ridley Scott isminin yer alması revani üstündeki kaymak etkisi yaratmıştı. Ama izledikten sonra yaşadığım hüsran neticesinde farkettim ki, Ridley Scott'ın bu filmle ilgili TEK başarısı, böyle saçma bir senaryoya rağmen bu beş yıldız ismi filmde oynamaları için ikna etmek olmuş. Artık içkilerine ilaç mı kattı, şantaj mı yaptı bilinmez ama ikna edici iletişim derslerinde ibret olsun diye okutulabilir. 
     Film bir kitaptan uyarlanmış, ancak filmin abukluğu kitaptan mı kaynaklanıyor yoksa senaristin beceriksizliğinden mi bilemiyorum. Öngördüğüm tek şey, bu filmin yıllar sonra sadece Cameron Diaz'ın akla ziyan catfish sahnesiyle hatırlanacağı. İzlemeyin, izlettirmeyin!

26 Mart 2013

Gelmiş Geçmiş En Saçma Ölüm Sahneleri

       Geçenlerde internette bir sitede "sinemadaki en saçma ölüm sahneleri" üzerine bir top 10 listesine rastladım. İçlerinde iki tane de Türk filminin olması, üstelik birinci ve üçüncü sırada yer almaları tabi ki göğsümü kabarttı. Bir tanesini hatırlarsınız belki; Karateci Kız, daha önce yine burada paylaşmıştım. Kendisi tüm zamanların en kötü ölüm sahnesi olma unvanını kaptırmış ama hemen üzülmeyin, aynı unvan bu sefer bir başka Türk filmine ait: Kara Murat Fatihin Fermanı. Neyse lafı uzatmayalım, videoyu gururla izleyelim. Listedeki diğer filmlerden bazılarını da paylaştım ancak hepsini izlemek için buraya tık


Aşağıdaki video ise Ricky Oh: The Story of Ricky filminin fragmanı. Emin olun bu kadar abuk sahneyi daha önce bir arada görmediniz. 


Majestelerinin karizmatik ajanı James Bond adam öldürmekte sınır tanımıyor.


Çabuk bana basket topu getirin çabuk!!

9 Şubat 2012

Don't Be Afraid of the Dark


Korku filmi izlemeyi seven biri değilim. Hayatım boyunca izlemiş olduğum korku filmleri bir elin parmaklarını geçmez o derece. Ama Don’t Be Afraid of the Dark’ın künyesinde Guillermo del Toro’nun ismini görünce, hele bir de ürkütücü fragmanını izleyince bu filme gidilir diye düşündüm. Filmin, gizemli yaratıklara ev sahipliği yapan gizemli bir ev, bu eve yeni taşınan masum aile ve sorunlu küçük kız çocuğu formülüne dayanan son derece klişe bir öyküsü ve yönetmen Troy Nixey’in ilk uzun metrajlı çalışması olsa da, senaryo Guillermo del Toro’nun kaleminden çıktıysa insanın beklentileri ister istemez artıyor. Ama sonuç koca bir hayal kırıklığı.
Bir tür filmine gittiğinde seyircinin görmeyi ve hissetmeyi beklediği şeyler bellidir. Komediye gittiyse gülecek, dram izliyorsa ağlayacaktır. Bir korku filminden beklenen ise korkutması, gerim gerim germesi ve hatta koltuktan sıçratmasıdır. Don’t Be Afraid of the Dark ise layığıyla korkutmaması bir yana, özellikle ikinci yarısında gülmekten kırıp geçiriyor. Fazla korktuğu için korku filmi izleyemeyen biri olarak ben bile etkilenmemişken, türün fanatikleri için ne büyük bir fiyasko olmuştur siz düşünün. Bunun en büyük nedeni ise senaryodaki inanılmaz hatalar. Spoiler vermemek için detaya girmiyorum ama olur da izleme gafletinde bulunursanız zaten kolaylıkla fark edersiniz. Bir başka önemli sorun ise filmin korku ve gizem kaynağı yaratıkları. Tamamen görünmedikleri ilk yarıda film ürkütmeyi başarırken, yaratıkları net bir biçimde görebildiğimiz andan itibaren “takke düştü kel göründü” misali filmin tüm gerilimi silinip gidiyor. Çünkü söz konusu meşum yaratıkların fareden biraz büyük ama bir kedinin bile rahatlıkla indirebileceği boyutta olmaları gerçekten komik. Hani nerdeyse üzerlerine bassanız ölecekler. Üstüne üstlük bu minik şeytani yaratıkların alemde hatrı sayılır bir itibarları da var çünkü 999 yılında Papa kendileriyle centilmenlik anlaşması imzalamış! Buradaki 999 rakamının şeytanın rakamı olduğu düşünülen 666’ya yaptığı ucuz göndermeyi de esefle kınıyorum. Film boyu devam eden saçmalıklar silsilesi finalde golden shot yapıyor. Yaratıkların yer altındaki inlerini bulmak için evi yıkma, hiç olmadı ilgili bölgeyi kazma gibi vasat seviyede zekası olan birisinin bile akıl edebileceği yöntemlerin hiç birine başvurulmuyor. Yoksa bir devam filmi için zemin mi hazırlamak istemişler bilemiyorum ama bu olasılık şahsen beni filmin kendisinden daha çok korkuttu.


Elde böyle dandik bir senaryo olunca oyunculuk açısından da söylenecek fazla bir şey yok. Katie Holmes’u pek sevmem zaten ama Guy Pearce gibi yetenekli bir oyuncunun bu filmde rol almayı kabul ederken aklı neredeydi acaba? Filmin tek artısı ise set tasarımı. Kabartmalı, işlemeli kapı ve pencereleri, ahşap mobilyaları ve labirentimsi bahçesiyle oldukça görkemli ve tekinsiz görünen ev, ürkütücü bir atmosfer oluşturma konusunda filme yaratıklardan daha çok katkıda bulunmuş.
Sonuç olarak filmin isminin “Don’t Be Afraid of This Movie” olarak değiştirilmesini öneriyor, özellikle de korku filmi sevenlerin uzak durması gerektiği konusundaki uyarımı tekrarlıyorum. Fragmanı filmin kendisinden daha korkunç, onu izleyin daha iyi.

3 Ekim 2011

Türk Usulü E.T. Denemesi, Huzurlarınızda Homoti!

    Hollywood'da büyük fırtınalar koparmış filmlerin taklitleriyle dolu bir tarihi var Türk Sinemasının. Süpermen Dönüyor (Superman), Şeytan (Exorcist), Vahşi Kan (First Blood/Rambo), Badi (E.T.) en bilinen örneklerden. Ama bir örnek daha var ki tamamen akıllara ziyan: Spielberg'in yarattığı uzaylı kahraman E.T.'nin Türk usulü bir başka taklidi Homoti. Müjdat Gezen'in hem yazıp hem yönetip hem de oynadığı Homoti için fazla söze gerek yok, filmden kısa bir sahne herşeyi anlatmaya yetiyor:


7 Eylül 2011

Your Highness

Dönem filmleri ile dalga geçmek Hollywood’un en sevdiği işlerden biri. Ama en iyi yaptıkları arasında değil maalesef. Your Highness da bunu son örneği. İtiraf edeyim başlangıçta filmle ilgili güzel umutlarım vardı ve bunun baş sebebi de oyuncu kadrosunda Natalie Portman ve James Franco isimlerini görmekti. Filmin eğlenceli jeneriği de gayet hoştu. Ancak geri kalanını izlemeye meğerse hiç gerek yokmuş.
Düşünün ki yemek yapacaksınız ve elinizde en kaliteli malzemeler var. Ama siz, o malzemeleri umarsızca ziyan ederek ve tamamen kafanızdan atarak ortaya bir yemek koyuyorsunuz ve o yemeği yiyenlerin büyük çoğunluğu midesini bozuyor. Beğenenler ise büyük ihtimalle daha önce hayatında ıvır zıvırdan başka bir şeyle beslenmemiş olanlar. Bu örneği sinemaya yani Your Highness’a uyarlarsak ise durum şöyle: Yönetmen David Gordon Green filminin kadrosuna Natalie Portman, James Franco ve Zooey Deschanel gibi yıldız oyuncuları dahil ediyor, şövalyelik, kahramanlık, erkeklik gibi ti’ye almaya müsait bir temadan yola çıkıyor; ama gelin görün ki film, en klişe belden aşağı esprilere sırtını dayayarak berbat bir tekrardan öteye gidemiyor.
        Yönetmen David Gordon Green’i 2008 tarihli Pineapple Express filmiyle biliyorduk aslında. Üstelik söz konusu film çok daha eli yüzü düzgün ve komik bir filmdi. Danny McBride ve James Franco yanlarında Seth Rogen ile birlikte döktürmüşlerdi. Ancak bu filmin aksine Your Highness’ta, zeki ve gerçekten komik diyaloglardan ve yenilikçi bir yorumdan eser yok. Tamam kabul ediyorum birkaç sahnede gülmeniz mümkün ama her sahne ve esprinin birer klişeden ibaret olması neticede hiç keyif vermiyor.

Aslında bunun gibi sonu başından tahmin edilebilen filmlerin izlenmesi ve sevilmesi için iki yol izlenebilir; ya seyircinin sevdiği yıldız oyuncuları oynatmak ya da çok yaratıcı ve türe yeni yorum getiren bir senaryodan yola çıkmak. Your Highness birinci yolu seçmiş ancak kadrodaki yıldız oyuncular bile filmi kurtarmak için yetersiz. Gerçi Portman ve Franco’nun oyunculuklarına sözüm yok ama 127 Hours ve Black Swan gibi filmlerden sonra böylesine bayat ve absürd bir filmde yer almayı nasıl kabul ettiklerini pek aklım almıyor doğrusu.
Filmi yerden yere vurdum biliyorum. Ama böylesine incelikten ve yaratıcılıktan yoksun filmleri izledikçe seyircinin zekasını küçümseyen ve beğeni düzeyini aşağı çekmeye çalışan sinemacılara kızıyorum. Olmuyor böyle, lütfen biraz daha gayret!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...