Sayfalar

11 Mart 2013

Se7en Soundtrack / The Hearts Filthy Lesson

     Se7en'i izlemeyen kalmış mıdır? Tamam biraz saçma bir soru oldu, o zaman "Se7en'i izleyip de etkilenmeyen olmuş mudur?" diye düzeltelim. Oyuncuları, senaryosu, görselliği vs. her şeyiyle dört dörtlük olan filmin unutulmaz finalinin ardından kapanış jeneriğiyle birlikte David Bowie'nin bu müthiş şarkısı başlar ve zaten şok olmuş izleyici iyice koltuğuna yapışır. Şahsen bu filme bu kadar yakışacak başka bir şarkı daha aklıma gelmiyor. Filmi ve şarkıyı hatırlamak isteyenler lütfen böyle buyurun:


4 Mart 2013

Les Miserables

    
      Ne zaman bir müzikal film izlesem gerçek hayatın da böyle olabilme düşüncesi beni eğlendirir. Vapurda giderken ya da bir devlet dairesinde sıra beklerken insanlar birden şarkı söylemeye ve dans etmeye başlasa ya da arkadaşlar arasında nağmeli nağmeli konuşsak ilginç olurdu hakikaten. Ama bunu beyazperdede izlemeye gelince işin rengi değişiyor benim için. Güzel şarkılar ve yaratıcı bir koreograf söz konusuysa tamam ama filmin en can alıcı yerinde karakter şakımaya başlayınca elimde değil canım sıkılıyor. Bu yüzden, sevdiğin müzikal filmleri say deseniz Grease, West Side Story, Moulin Rouge ve Sweeney Todd'dan başka isim aklıma gelmez. Ne yazık ki Les Miserables da ileride hatırlayacağım filmler arasında yer almayacak, en azından iyi bir şekilde. 
     Victor Hugo gibi dev bir ismin defalarca uyarlanmış bir eserini tekrar filme çekmek riskli bir karar. Tolstoy'un Anna Karenina'sını farklı bir yorumla sunan Joe Wright bu riski kazanca dönüştürebilmişti. Les Miserables'ın yönetmeni Tom Hooper ise bu şansı ıskalamış görünüyor. Elbette kabul etmek gerekir ki Sefiller gibi bir eseri filme uyarlamak kolay iş değil. Artık dürüst bir hayata başlamak isteyen eski bir mahkum, sisteme sadık bir kanun adamı, çocuğu için saçı ve dişinden başlayarak vücudunu satmak zorunda kalan bir kadın gibi romanının kahramanlarının yaşadıkları çelişkiler, çaresizlikler, mücadeleler yeterince işlenmeden Sefiller'i anlatmış sayılmazsınız. İşte bu noktada film, ne karakterlerinin duygu durumlarını hakkıyla aktarabiliyor ne de hikayenin fonunu oluşturan devrim sonrası Fransa'sına dair anlamlı bir şeyler söyleyebiliyor. Bana göre bunun en büyük nedeni filmde şarkıyla söylenmemiş diyalogların yok denecek kadar az olması. Müzikal bir filmin şarkı ve diyalog dengesini iyi sağlamasının izleyeni sıkmamak adına önemli olduğunu düşünüyorum. Ama Les Miserables'ın her karakterinin derdini şarkıyla türküyle anlatması beni fazlasıyla baydı. Üstelik de bunu 2,5 saat gibi uzun bir süre boyunca izlemek gerçekten dayanılır gibi değil.   


     Neyse ki yıldız oyuncu kadrosu filmi bir nebze de olsa izlenebilir kılıyor. Bir kaç sene önceki Oscar Töreni'nde sergilediği performansla müzikale olan yatkınlığını gösteren Hugh Jackman göründüğü ilk sahneden başlayarak hiç zorlanmadan oynamış. Anne Hathaway'i pek sevmem ama hatun ödülleri sildi süpürdü artık bana laf düşer mi bilmem. Russel Crowe her zaman iyi bir oyuncu olmuştur, her rolün altından kalkmıştır ama şarkı söyleyemiyormuş öğrenmiş olduk. Helena Bonham Carter ve Sacha Baron Cohen ikilisinin olduğu sahneler ise sanki Tim Burton filminden copy-paste yapılmış gibiydi. Amanda Seyfried için de bir "eh işte" diyelim eksik kalmasın.
     Filmi izlerken aklımdaki tek şey "keşke bu film müzikal olarak çekilmeseymiş" düşüncesiydi. Veyahut sözünü ettiğim şarkı-diyalog dengesi tadında tutulsaydı ortaya gerçekten görkemli bir film çıkabilirdi. Belki de yönetmen Sefiller'i anlatırken, 2,5 saatlik şarkı şovuyla izleyiciyi de "sefil" ederek karakterlerle daha iyi empati kurmasını hedeflemiştir, kim bilir...  

27 Şubat 2013

Django Unchained

  
    Tarantino kadar filmlerini özlediğim başka bir yönetmen daha yok herhalde (Haneke dahil). Inglourious Basterds'dan üç yıl sonra kavuştuğumuz Django Unchained tipik bir Tarantino filmi olarak benim gibi fanları memnun edecek her şeye sahip: değişik bir hikaye, kendine has anlatım biçimi, Tarantino çılgınlığı ve iyi bir senaryo. Samuray filmleri, animeler, istismar filmleri, B tipi filmler gibi farklı türlerin ögelerini kopyala-yapıştır usulü bir araya getirerek özgün işler ortaya koymak her yiğidin harcı değil ve QT bunu yıllardır başarıyla gerçekleştiriyor. Kill Bill'de Uzakdoğu'ya uzanmıştı, Inglourious Basterds'da 2. Dünya Savaşı tarihini tekrar yazdı, Django'da ise western'e el atıyor. Tema ise tanıdık: İntikam!
     Amerikan İç Savaşı'nın 2 yıl öncesinde geçen filmde köle Django önce kendisini serbest bırakan kelle avcısı Dr. Schultz'la işbirliği yaparak kelle avlıyor, sonrasında da köle olarak çalıştırılan karısını kurtarmaya çalışıyor. Gerisi iyi oyunculuklar, mükemmel diyaloglar, güzel görüntüler eşliğinde keyifli bir seyirlik. Spagetti western'e bayılan bir yönetmen olarak Tarantino'nun türün önemli filmlerine ve ustalarına yaptığı göndermeleri farketmemek olanaksız. Örneğin 1966 tarihli Django filminin başrol oyuncusu Franco Nero'yu Mandingo dövüşü sahnesinde görmek ustaca düşünülmüş bir incelikti. Bu göndermeler ya da kimilerine göre "çakma"lar çoğu kişi tarafından kabak tadında bulunsa da şahsen ben hala zevk alıyorum. 
     Filmin etrafında dönen bir başka tartışma ise ırkçılık üzerine. Tarantino'nun hangi tarafta olduğuna dair kafası karışmışlar da var, yönetmeni ırkçı ilan edenler de. Bence şunu göz önünde bulundurmak gerekir; Amerika'nın tarihinde ırkçılık var mı var ve bu dönemde geçen bir film çekiyorsanız siyahlara "nigger/zenci" dendiğini, siyahları aşağılayan, eziyet eden ve bu muameleyi hakettiklerini düşünen beyazları göstermenizden doğal bir şey olamaz. Üstelik de başrolde, başlangıçta beyaz adamın yardımına muhtaç olsa da, sonrasında mücadelesini kendi başına veren bir siyah var. Ayrıca Django'nun bir kahraman olarak son derece estetize biçimde sunulduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Kısacası Tarantino'nun ırkçılık propagandası yaptığını düşünmüyorum, nokta. İkna olmayanlar için Ku Klux Klan sahnesini bir kez daha izlemelerini öneririm.


     Oyunculuklar da filmin bir başka keyifli yanını oluşturuyor elbette. Jamie Foxx Django için yaratılmış gibi. Christoph Waltz için bir şey demeye gerek var mı bilmiyorum, yer aldığı sahnelerde kendisinden gözlerimi alamadım. Leonardo DiCaprio'dan pek hazzetmem ama kötü adam Calvin Candie'de çok iyiydi. Asıl bomba ise itici ötesi karakter, kraldan çok kralcı Stephen performansıyla Samuel L. Jackson'dı. Sevdiğim bir film olmamakla birlikte bana Manderlay'i ve onun kölelerini hatırlattı. Burn in hell Stephen! 
       Özetlemek gerekirse; zekice yazılmış diyaloglar, ince bir mizah, bolca kan banyosu, dozu azaltılmış olsa da hassas mideleri kaldırabilecek şiddet sahneleri ve soundtrack albümünü edinmeyi şart kılan harika müziklerle bir Tarantino filminde sevdiğiniz ve bulmayı umduğunuz her şey Django Unchained'de yeterince mevcut. İzleyin! God bless you QT!  

24 Şubat 2013

Sürprizsiz Oscar

  Oscar Töreni her geçen yıl daha tahmin edilebilir olmaya başladı. Çünkü Akademi Ödülleri'nin sahipleri belli oluncaya kadar dağıtılan pek çok ödül kimlere gittiyse Oscar'da da pek değişiklik olmuyor. O yüzden 85. Oscar Töreni'nde Argo'nun en iyi film seçilmesi kimseyi şaşırtmadı. Kendi adıma bence gecenin tek sürprizi en iyi yönetmen ödülünün Ang Lee'ye verilmesiydi. Gönlüm Haneke'den yana olsa da Ben Affleck yerine Lee'nin ödüllendirilmesi hoşuma gitti.  Lincoln'deki muhteşem ötesi oyunculuğuyla Daniel Day Lewis'in en iyi erkek oyuncu seçilmesi zaten kesindi. Ancak bu sene ne kadar ödül varsa toplayan Jennifer Lawrence'ın en iyi kadın oyuncu seçilmesini esefle kınadım. Hatun daha merdiven çıkamıyor!! Her neyse lafı uzatmayalım, buyurunuz kazananlar listesi: 

En İyi Film: Argo


En İyi Yönetmen: Ang Lee (Life of Pi)


En İyi Erkek Oyuncu: Daniel Day-Lewis  Lincoln)


En İyi Kadın Oyuncu: Jennifer Lawrence (Silver Linings Playbook)


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christoph Waltz (Django Unchained)


En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Anne Hathaway (Les Misérables)


En İyi Uyarlama Senaryo: Argo

En İyi Özgün Senaryo: Django Unchained


    En İyi Animasyon Film: Brave

    Yabancı Dildeki En iyi Film: Amour (Michael Haneke)

    En İyi Şarkı: Skyfall

    En İyi Müzik: Life of Pi

    En İyi Yapım Tasarımı/Sanat Yönetimi: Lincoln

    En İyi Görüntü Yönetimi: Life of Pi

    En İyi Belgesel: Searching for Sugar Man

    En İyi Kurgu: Argo

    En İyi Kısa Belgesel: Inocente

    En İyi Kısa  Film: Curfew

    En İyi Kostüm Tasarımı: Anna Karenina

    En İyi Makyaj ve Saç: Les Misérables

    En İyi Kısa Animasyon: Paperman

    En İyi Ses Kurgusu: Zero Dark Thirty & Skyfall

    En İyi Ses Miksajı: Les Misérables

    En İyi Görsel Efekt: Life of Pi

    3 Şubat 2013

    Killing Them Softly

          
         Andrew Dominik, The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford (Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikasti, 2007)'nin ardından oldukça sükse yapmış bir yönetmen. İzleyenler hatırlayacaktır; efsanevi bir kanun kaçağının son günlerini yavaş tempolu ve stilize biçimde anlatarak orijinal bir western ortaya koymuştu. Killing Them Softly'de yine suç dünyasını mercek altına alan yönetmen ekonomik kriz ve Amerika eleştirisini de işin içine katmış.
           Killing Them Softly bir suç filmi evet ama bu tür filmlerde alışık olduğumuz karizma suçlular, akıl dolu tuzaklar ve gerilim yok. Her şey iki ezik kafadarın, kafası daha çok çalışan birinin aklına uyup kumarhane soygunu yapması ile başlıyor. Ancak çaldıkları paralar büyükbaş birilerine ait ve bu büyükbaşlar da işleri yoluna koymak için bir "temizlikçi" gönderiyorlar. Filmin tek karizmatik ve aklı başında görünen kişisi (haliyle kendisi Brad Pitt tarafından canlandırılıyor) olan bu temizlikçi, ortalığı kan gölüne bulayarak herkesi "temizlemeden" önce izleyecekleriniz ise bol bol saçma muhabbet. Filmi beğenenler bu noktada bana kızacaktır belki ama bütün o ikili diyalogları izlerken fazlasıyla sıkıldım. Tarantino'nun veya Guy Ritchie'nin filmleri de bol miktarda ikili (hatta daha fazla) diyalog içerir ama hepsi de zekice yazılmış, esprili diyaloglardır ve bu tarz muhabbetleri izlemeye bayılırım. Killing Them Softly'dekiler ise -belki filmin sonundaki hariç- bana göre gereksiz, uzun ve zorlamaydı. Organize suç dünyasının Amerika'nın ekonomik ve politik sistemiyle olan göbek bağına işaret etmek ve sistem eleştirisi yapmak için fonda sürekli kafa ütüleyen Bush ve Obama'nın sözlerine bu kadar yer verilmeli miydi ondan da emin değilim. Filmin katili kibarca adam öldürmekten hoşlanıyor olabilir ama filmin yönetmeni mesajını hiç de kibar bir şekilde değil, gözümüze soka soka vermeye çalışıyor.



           Filmin en akılda kalıcı sahnesi şüphesiz ki katil Jackie'nin (sürprizi bozmayalım) X'i vurduğu an. Gerek çekim tekniği, gerek fondaki müzikle fazlasıyla estetize edilmiş bir şiddet gösterisiydi. Yaratıcılık ve yönetmenlik becerisi böyle bir şey evet ama yine de şiddetin bu denli yüceltilmesini rahatsız edici bulduğumu belirtmeden geçemeyeceğim. 
           Brad Pitt, James Gandolfini, Ray Liotta ve Richard Jenkins; hepsi de iyi oyuncular ve bahsettiğim o diyalogların izlenebilir olmasının tek nedeni bu dörtlü arasında geçiyor olması. Bir de soyguncu loser rollerindeki Ben Mendelsohn ve Scoot McNairy var ki canlandırdıkları karakterlere son derece yakışmışlar. 
          Özetle Killing Them Softly vasat bir film ancak yine de çok kötü diyemem. Hatta internette okuduğum yorumlarda çok beğenenler olduğunu da gördüm. Oyuncuların hatırına ve başka alternatifiniz de yoksa izleyip kendi kararınızı kendiniz verin ve yorumlarınız paylaşmayı da ihmal etmeyin. 

    21 Ocak 2013

    Lawless


        1920'li yıllarda Amerika'daki içki yasağı ve o dönemin gangsterlerinin suç öyküleri Hollywood için her zaman cazip bir kaynak oldu. İtiraf edeyim ben de jilet gibi takım elbiselerinin içindeki janti gangsterlerin başrolde olduğu filmleri fazlasıyla severim. Gerçek bir öyküden esinlenildiği ibaresiyle açılan Lawless'a ise gangster filmi demek pek doğru olmaz (iyi film diyeni ise vurmak lazım). Kaçak içki üreten üç kardeşin kendilerinden haraç toplamaya çalışan sözde kanun adamıyla mücadelesini anlatan film Matt Bondurant'ın The Wettest County in the World isimli kitabından uyarlanmış. 
        Filmin iyi adamları olan Bondurant kardeşler en tehlikeli ve ölümcül durumların bile üstesinden gelip hayatta kalmalarıyla meşhur. Kötü adamlara pabuç bırakmayacak kadar da yürekliler. Kardeşlerin en küçüğü ve aynı zamanda en eziği olan Jack ise, "ben saksı değilim" tarzı bir çaba içinde kendisini abilerine ispatlamaya çalışıyor. Psikopatlık derecesindeki kötü adamın katkılarıyla işler sarpa sarıyor ve olaylar gelişiyor. Ancak gelin görün ki, oldukça yüzeysel olarak bahsettiğim bu hikaye son derece orijinal ve sürükleyici bir şekilde anlatılabilecekken, üstelik de senaryo Nick Cave gibi hem müzisyenliği hem de daha önceki senaryosu (bkz. The Proposition) gayet başarılı birinden çıkmışken, film vasatın ötesine geçememiş. Boşluklarla dolu bir olay örgüsü, derinlikten yoksun karakterler ve elde var hayalkırıklığı. Türün klişeleri tamamen yerli yerinde ama yine de tahmin edilebilir bir hikaye olduğunu söyleyemem çünkü bu finalin bu kadar kötü olabileceğini sanıyorum kimse tahmin etmemiştir. 
          Filmi vasatlaştıran unsurlar arasında Jack rolündeki Shia LeBeouf'un katkısından da bahsetmemek olmaz. Karizma mı, yıldız ışığı mı adı her neyse, işte bu adamda ondan yok. Konu yakışıklılık ya da güzellikle de ilgili değil, başka bir şeyler eksik. Gerçi zayıf halka Jack için biçilmiş kaftan olduğu ortada. Rol yapmasına gerek bile kalmamış sanki. İri kıyım, ağır abi Forrest Bondurant'ı canlandıran Tom Hardy ise filmdeki az sayıda iyi şeylerden biriydi. Her suç filminin olmazsa olmazı "seksi şuh kadın" rolünde Jessica Chastain bekleneni vermiş. Abartılı hareketleri ve kaşsız suratıyla filmin kötü adamı Guy Pearce psikopatlıkta çığır açmış denebilir. Vee muhteşem insan, karizmanın öteki adı Gary Oldman. Rolü o kadar az ki bu bile filmi yerden yere vurmam için tek başına yeterli. Ama göründüğü kısa sahnelerde resmen büyülüyor. 


         Neyse lafı fazla uzatmayalım. Hani fragmanı kendisinden güzel filmler vardır, oyuncu kadrosu da süperdir. Hele hele Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye için yarışmış bir filmse beklentileriniz tavan yapar. Ama sonuç kocaman bir hüsrandır. İşte Lawless aynen böyle bir film olmuş. Asla izlemeyin diyemem, ama önerim beklentilerinizi yüksek tutmamanız. 

    16 Ocak 2013

    The Hobbit: An Unexpected Journey

      
      Orta Dünya'yı özlemişim. Gandalf'ı, Frodo'yu, Elfler'i, Ayrıkvadi'yi, Gollum'u ve hatta leş görünümlü Orkları. Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin bitmesinin üzerinden 10 yıl geçti ve bu kadar uzun bir süre sonra serinin benim gibi hayranları için tanıdık diyarlarda, eski ve yeni kahramanların maceralarını izlemek çok büyük bir keyif. Tolkien'in Hobbit'ini okumadım, dolayısıyla filmin bir uyarlama olarak başarılı olup olmadığını tartışacak değilim. Keza Hobbit'i Yüzüklerin Efendisi ile kıyaslamak gibi bir niyetim de yok. Neticede birisi tamamlanmış efsanevi bir üçleme, Hobbit ise yeni başlamış bir serinin ilk basamağı. O halde başlayalım Hobbit'ten bahsetmeye. 
         Film, Yüzük Kardeşliği'yle paralel şekilde aynı yerde ve zamanda, Bilbo Baggins'in doğum günü partisi hazırlıkları sırasında başlıyor. Ancak asıl hikaye LOTR'in 60 yıl öncesinde geçiyor. Frodo'nun Orta Dünya'yı kurtarma misyonunun çok ötesinde bir motivasyonla, macera ve keşfetme arzusuyla pek sevgili Shire'ından ayrılan Bilbo, büyücü Gandalf'la birlikte 13 cücelere eski vatanlarını ejderha Smaug'tan kurtarmak için yardım etmeye çalışıyor. Gerisi bol bol macera ve heyecan elbette. Tabi ki bu beklenmedik yolculuğu keyifli bir seyirliğe dönüştüren sadece aksiyon dozu değil. Çekimlerin gerçekleştirildiği Yeni Zelanda'nın müthiş doğası, bilgisayar efektlerinin geldiği son nokta itibariyle nefesleri kesen görkemli Erebor, yeraltındaki Goblin Krallığı ve taştan devlerin savaşı gerçekten de büyüleyiciydi. Sadece kuyruğunu ve gözlerini görebildiğimiz ejderha Smaug'un tamamı için ise sabırsızlanıyorum.
          Filmin ana kahramanlarının boylu poslu insanlar ya da (adeta) ari ırk Elfler olmaması kimileri için (bkz. Ömür Gedik vb.) bir kusur olarak görülse de Gandalf yanlarında kazulet gibi dikilmediği sürece cüceleri izliyormuşum gibi gelmedi bana. Zaten karizmatik erkek kontenjanını doldurması için bir adet cüce kralımız Thorin vardı. Kendisi yakın zamanda bir Legolas vakasına dönüşebilir zira Richard Armitage'in gerçek hayattaki sakallı hali bana ilk bakışta Sparta kralını anımsattı (bkz). Bilbo Baggins rolündeki Martin Freeman ise The Hitchhiker's Guide to the Galaxy (Otostopçunun Galaksi Rehberi, 2005)'de olduğu gibi sersem sepelek rollere çok yakışıyor.   


        Gelelim eski dostlara.. Gandalf canımız ciğerimiz, hani insan keşke tanısa da başı her sıkıştığında koşsa istiyor. Ian McKellen bu rol için yaratılmış sanki. Aynı şekilde Cate Blanchett de üzerine nur inmiş gibi duran halleriyle Lady Galadriel'de çok karizmatik.  Teknoloji sağ olsun yüzünün her mimiğini görebildiğimiz Gollum ise hala zavallı ama bir o kadar ürkütücü. Kısa bir süreliğine Frodo'yu görmek de çok hoş bir sürprizdi. 
        Efektler süper dememe tekrar gerek var mı bilmiyorum. Aynı şey kostümler ve makyaj için de geçerli. Özellikle cücelerin makyaj ve saç tasarımları okullarda ders olarak okutulabilir, son derece gerçekçi duruyorlardı. 
        Hobbit'in Yüzüklerin Efendisi gibi efsanevi bir konuma gelip gelmeyeceğini görmek için üçlemenin tamamlanmasını, yani 2014'ü beklememiz gerekecek. Şu noktada benim açımdan söylenecek şey Hobbit'in Orta Dünya hasretimizi giderecek, eli yüzü düzgün, keyifli bir fantastik macera filmi olduğudur. Ama kesinlikle iki boyutlu ve orjinal dilde izleyin. 

    14 Ocak 2013

    Altın Küre'nin Sahipleri


        Adayları birkaç gün önce açıklanan Oscar'ların öncülü 70. Altın Küre Ödülleri sahiplerini buldu. En iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerini Argo filmi ile Ben Affleck'in kazanması kategorilerdeki diğer adaylar düşünüldüğünde bence büyük sürpriz oldu. 7 dalda adaylığı bulunan Lincoln sadece tek ödül alabildi. Haneke'nin ödül avcısı haline gelen Amour'unun yabancı dilde en iyi film ödülünü kazanması ise kimseyi şaşırtmamış olsa gerek. Diğer kazananlar ise şu şekilde;


    En iyi film (Drama): Argo
    En iyi yönetmen: Ben Afflect (Argo)
    En iyi kadın oyuncu: Jessica Chastain (Zero Dark Thirty)
    En iyi erkek oyuncu: Daniel Day-Lewis (Lincoln)
    En iyi yardımcı kadın oyuncu: Anne Hathaway (Les Miserables)
    En iyi yardımcı erkek oyuncu: Christoph Waltz (Django Unchained)
    En iyi animasyon: Brave
    En iyi senaryo: Quentin Tarantino (Django Unchained)
    En iyi şarkı: Adele (Skyfall)
    Yabancı dilde en iyi film: Amour (Michael Haneke)

    En iyi film (Müzikal veya Komedi): Les Miserables
    En iyi kadın oyuncu 
    (Müzikal veya Komedi): Jennifer Lawrence (Silver Linings Playbook)
    En iyi erkek oyuncu (Müzikal veya Komedi): Hugh Jackman (Les Miserables)

    En iyi drama dizisi: Homeland
    En iyi kadın oyuncu: Claine Danes (Homeland)
    En iyi erkek oyuncu: Damien Lewis (Homeland)
    En iyi komedi veya müzikal dizisi: Girls
    Komedi veya müzikal dizisi, en iyi kadın oyuncu: Lena Dunham (Girls)
    Komedi veya müzikal dizisi, en iyi aktör: Don Cheadle (House of Lies)
    En iyi minidizi veya film: Game Change
    Minidizi veya film en iyi kadın oyuncu: Julianne Moore (Game Change)
    Minidizi veya film en iyi erkek oyuncu: Kevin Costner (Hatfields & McCoys)
    Minidizi veya film en iyi yardımcı kadın oyuncu: Maggie Smith (Downton Abbey)
    Minidizi veya film en iyi yardımcı erkek oyuncu: Ed Harris (Game Change)

    11 Ocak 2013

    Anna Karenina


          Tolstoy'un trajik, yalnız, özgür ve cesur karakteri Anna Karenina sinemadaki macerasına Joe Wright ile devam ediyor. Son dönemin yetenekli yönetmenlerinden Wright'ın Pride and Prejudice (Aşk ve Gurur, 2005) ve Atonement (Kefaret, 2007) gibi roman uyarlamalarının altından başarıyla kalktığı düşünüldüğünde Anna Karenina gibi bir başyapıt için doğru isim olduğu kesin. Anna Karenina'yı bir yasak aşk hikayesi şeklinde basitleştirenlerin aksine biçim ve içerik bakımından oldukça farklı bir uyarlama ortaya koymuş ve bence çok da güzel olmuş. 
        Önce gelelim biçim kısmına. Bir tiyatro oyununu izler gibi, daha doğrusu tiyatroda sahnelenen Anna Karenina'yı izler gibiyiz. Arka planda değişen, birbiriyle iç içe geçen dekorlar ve teatral oyunculuklar başta izleyiciyi yabancılaştırsa da doğal mekanların işin içine girmesi hoş bir denge yaratıyor. Bu pek alışılmadık sinema-tiyatro birlikteliğinin sadece hoşluk olsun diye düşünülmediği kesin elbette. Anna'nın çevresindeki bütün o sosyetik, soylu, zengin sınıfın yapay ilişkileri ve sahte ahlak anlayışları tiyatro sahnesinden daha iyi bir simgeleştirmeyle anlatılamazdı herhalde. Anna ve Vronsky'nin doğal mekanlarda yaşanan aşkı finale doğru bu sahte sahne içine hapsedilmişken, romanın diğer çifti Levin ve Kitty'nin ilişkisinde tam tersi bir süreç işliyor. Levin ve Kitty'nin zaman geçtikçe derinleşen dingin aşkı arka planda kalmakla birlikte Anna ve Kont Vronksy'nin tutkulu aşkı karşısında tam bir zıtlık oluşturmuş. Bu tutkulu aşkın ilk kıvılcımlarının çaktığı dans sahnesindeki koreografi ise ayakta alkışlanacak kadar etkileyici. Filmin müthiş kurgusu ve sanat yönetimi için de ayrı birer alkış lütfen. 


          Aynı isme sahip ancak birbirine hiçbir açıdan benzemeyen iki erkek arasında kalan Anna'nın ahlakçı bir tavırla eleştirilip, sonunda "layığını bulan kötü kadın" olarak sunulmaması da filmin artıları arasında yer alıyor bana göre. Anna'nın tek hatası (?) çevresindeki asilzadeler gibi saman altından su yürütmeyip, her şeyi göze alarak aşkının peşinden gitmesi. Oğlunu, saygın bir konumu ve refah dolu hayatını sevdiği adam uğruna bırakıyor ve artık sahip olduğu tek şeyin, yani Vronsky'nin kendisini terk edeceği korkusu ve dışlanmışlığın getirdiği yalnızlık ile baş edemiyor. Filmin en önemli kusuru Anna'nın adım adım dibe vuruşunun altında yatan iç hesaplaşmalar ve gel-gitlerin biraz üstünkörü geçilmesi ve Anna'nın gereksiz tripler yapan bir "Türk kızı" gibi gösterilmesi olmuş. Bu noktada aldatılan koca Karenin'e de değinmek lazım. Biraz duygusuz ve soğuk görünmekle birlikte her şeye rağmen eşini seven ve affetmeye hazır Karenin'in çaresiz halleri yürek burkucuydu. Tabi bunda Jude Law'ın müthiş oyunculuğunun da payı büyük. Jude Law gibi koca aldatılır mı be pehh! Hayır Kont Vronsky rolündeki kaytan bıyıklı Aaron Taylor-Johnson bişeye benzese içim yanmaz. Adam 90'lı, dünkü çocuk resmen! 
       Öhöm neyse, konumuza tekrar dönersek Keira Knightley'i Anna Karenina rolüne yakıştıranlar kadar, aksini savunanlar da var. Daha önce Greta Garbo, Vivien Leigh ve Sophie Marceau gibi dev isimler tarafından canlandırılan bir karaktere tekrar hayat vermek kolay bir iş olmasa gerek. Keira Knightley aşırı mimiklerini törpülemeyi başarmış ve unutulmaz bir performans sergilemese de rolün altından kalkabilmiş.
          Sonuç olarak Anna Karenina bence elbette öncelikle okunması gereken, sadece yasak bir aşk hikayesi değil dönemin Rusya'sı, toplumsal yapısı, sosyal ilişkileri hakkında kallavi bir eser. Bu yüzden yapılacak her uyarlama girişimi illa ki eksik kalacaktır ama pek azı Wright'ın uyarlaması gibi özgün ve güzel olacaktır.

    10 Ocak 2013

    Oscar Adayları Belli Oldu!


        Sinema dünyasının en prestijli olmasa da en meşhur ödülleri arasında olan Oscar adayları nihayet açıklandı. Favori yönetmenim Michael Haneke 5 kategoride aday olarak 85 yaşındaki Akademi Ödülleri'ne damgasını vuracak gibi gözüküyor. Diğer adaylar ise şu şekilde;


    EN İYİ FİLM
    Beasts of the Southern Wild
    Zero Dark Thirty
    Lincoln
    Silver Linings Playbook
    Les Miserables
    Life of Pi
    Amour
    D’jango Unchained
    Argo
    EN İYİ YÖNETMEN
    Amour - Michael Haneke
    Beasts of the Southern Wild - Benh Zeitlin
    Life of Pi - Ang Lee
    Lincoln - Steven Spielberg
    Silver Linings Playbook - David O. Russell
    EN İYİ ERKEK OYUNCU
    Bradley Cooper - Silver Linings Playbook
    Daniel Day-Lewis - Lincoln
    Hugh Jackman - Les Misérables
    Joaquin Phoenix  - The Master
    Denzel Washington - Flight
    EN İYİ KADIN OYUNCU
    Jessica Chastain - Zero Dark Thirty
    Jennifer Lawrence - Silver Linings Playbook
    Emmanuelle Riva - Amour
    Quvenzhané Wallis - Beasts of the Southern Wild
    Naomi Watts - The Impossible
    EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
    Alan Arkin - Argo
    Robert De Niro - Silver Linings Playbook
    Philip Seymour Hoffman - The Master
    Tommy Lee Jones - Lincoln
    Christoph Waltz - Django Unchained
    EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
    Amy Adams - The Master
    Sally Field - Lincoln
    Anne Hathaway - Les Misérables
    Helen Hunt - The Sessions
    Jacki Weaver - Silver Linings Playbook
    EN İYİ UYARLAMA SENARYO
    Argo - Chris Terrio
    Beasts of the Southern Wild - Lucy Alibar & Benh Zeitlin
    Life of Pi - David Magee
    Lincoln - Tony Kushner
    Silver Linings Playbook - David O. Russell
    EN İYİ ORİJİNAL SENARYO
    Amour - Michael Haneke
    Django Unchained - Quentin Tarantino
    Flight - John Gatins
    Moonrise Kingdom - Wes Anderson & Roman Coppola
    Zero Dark Thirty - Mark Boal
    EN İYİ ANİMASYON
    Brave - Mark Andrews ve Brenda Chapman
    Frankenweenie -  Tim Burton
    ParaNorman - Sam Fell ve Chris Butler
    The Pirates! Band of Misfits - Peter Lord
    Wreck-It Ralph - Rich Moore
    EN İYİ YABANCI FİLM 
    Amour
    No
    Warwitch
    A Royal Affair
    Kon-tiki
    EN İYİ MÜZİK
    Anna Karenina
    Argo
    Life of Pi
    Lincoln
    Skyfall 
    EN İYİ ŞARKI
    Before My Time (Chasing Ice)
    Pie’s Lullaby (Live of Pie)
    Suddenly (Les Miserables)
    Everybody Needs a Best Friend (Ted)
    Skyfall (Skyfall)
    EN İYİ SİNEMATOGRAFİ
    Anna Karenina
    Django Unchained
    Life of Pi
    Lincoln
    Skyfall 
    EN İYİ BELGESEL
    5 Broken Cameras
    The Gatekeepers
    How to Survive a Plague
    The Invisible War
    Sugar Man
    EN İYİ KISA BELGESEL
    Inocente
    Kings Point
    Mondays at Racine
    Open Heart
    Redemption
    EN İYİ KURGU
    Argo
    Life of Pi
    Lincoln
    Silver Linings Playbook
    Zero Dark Thirty 
    EN İYİ MAKYAJ
    Hitchcock
    The Hobbit: An Unexpected Journey
    Les Misérables 
    EN İYİ YAPIM TASARIMI
    Anna Karenina
    The Hobbit: An Unexpected Journey
    Les Misérables
    Life of Pi
    Lincoln 
    EN İYİ KISA ANİMASYON
    Adam and Dog - Minkyu Lee
    Fresh Guacamole - PES
    Head over Heels - Timothy Reckart ve Fodhla Cronin O’Reilly
    Maggie Simpson in “The Longest Daycare” - David Silverman
    Paperman - John Kahrs
    EN İYİ KISA FİLM
    Asad - Bryan Buckley ve Mino Jarjoura
    Buzkashi Boys - Sam French ve Ariel Nasr
    Curfew - Shawn Christensen
    Death of a Shadow - Tom Van Avermaet ve Ellen De Waele
    Henry - Yan England
    EN İYİ SES KURGUSU
    Argo
    Django Unchained
    Life of Pi
    Skyfall
    Zero Dark Thirty
    EN İYİ SES MİKSİ
    Argo
    Les Misérables
    Life of Pi
    Lincoln
    Skyfall
    EN İYİ GÖRSEL EFEKT
    The Hobbit: An Unexpected Journey
    Life of Pi
    The Avengers
    Prometheus
    Snow White and the Huntsman

    Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...