Sayfalar

23 Haziran 2011

Sinemanın En Tehlikeli Seri Katilleri

Tehlikeli, acımasız, karanlık ve cani seri katiller beyazperdenin vazgeçilmez figürlerinden. Oldukça soğukkanlı ve hatta karizmatik bu arızalı karakterler her ne kadar gerçek hayatta karşılaşmak istemeyeceğiniz tipler olsa da içten içe hayranlık duymamak elde değil. Kurbanlarını son derece acımasız yöntemlerle katleden, hem yakalanmak isteyip hem de yakalanmayacağından son derece emin bir şekilde polisle köşe kapmaca oynayan seri katillerin ortak özelliği ise keskin zekaları ve öldürmekten zevk almaları.  
Dizi dünyasının eli kanlı seri katili Dexter’ı izlerken sinemadaki seri katilleri düşündüm ve kalabalık bir liste çıkardım. Ama sevişen, öpüşen, içen, sızan gençleri öldürmekten başka işi olmayan Michael Myers (Halloween) ve Leatherface (The Texas Chainsaw Massacre) gibilerini liste dışı bıraktım. İşte en kanlı, en kötü seri katiller ilk 10:
10.    Aileen Wuornos – Monster (2003)
Kadınların seri katil olmasına pek alışkın değiliz ama Aileen’ın hikayesi gerçek hayata dayanıyor. Çocukken tazice uğramış, sürekli itilip kakılmış ve sonunda fahişelik yapmaya başlamış. Aşık olduğu Selby sayesinde tam mutlu oldum derken, kendisine tecavüz etmeye kalkışan bir müşterisini öldürür. Sonra da hazır elim değmişken diye diğer müşterilerinin de icabına bakmaya başlar. Listedeki diğer isimler gibi öldürmekten özel bir zevk aldığı söylenemez, asıl motivasyonu erkeklerden intikam almak.  
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Kibar davranın, kadın ruhunu okşayan sözler söyleyin.  
9.   Jigsaw – Saw (2004)
Aslında kendisini pek sevmiyorum, hatta mide bulandırıcı cinayetlerinin yer aldığı serinin değil tamamını yarısını bile izlemedim. Ama ilk filmdeki müthiş zeka oyununa binaen listeye almaya karar verdim. Kurbanlarının hiç birini kendi elleriyle öldürmüyor. Bol bol boş vakti ve parası olduğundan olsa gerek, yaptığı birbirinden eksantrik icat ve düzenekler aracılığıyla kurbanların ya kendisini ya da karşısındakini öldürmesini sağlıyor. Ölümcül bir hastalığa yakalanmış ve geri kalan günlerini de insanlara ahlak dersi vermeye adamış diye sempati duyacağımızı sanıyorsa yanılıyor. Git kardeşim bi sayfiye yerine takıl orada, paranı da bağışla hayır kurumlarına. Sevap kazanırsın giderayak.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Paniğe kapılmayın. Nasıl olsa kurtulamayacaksınız.

8.   Dr. Robert Elliot/Bobbi – Dressed to Kill (1980)
Düzenli ve normal bir hayatı olan terapist Robert kişilik bölünmesinden mustariptir. Dr. Jeykıll ve Mr. Hyde’ın hikayesine benzer şekilde, Robert’ın alter egosu da Bobbi’dir. Dr. Elliot’ın ağırbaşlı, anlayışlı ve cool hallerine karşılık, Bobbi sarı peruğu, uzun parlak deri paltosu, kocaman güneş gözlükleri ve keskin usturası ile kadınları acımasızca doğramaktadır. Bu kadınların ortak noktalarının cinsel açıdan özgür bir hayat sürmeleri ise tamamen tesadüf olsa gerek.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Terapiye falan gitmeyin. Malum kelin merhemi olsa başına sürer.
7.   Mark Lewis – Peeping Tom (1960)
Sanatçı ruhu taşıyan, fotoğraf ve filme düşkün bir genç. Ama temiz yüzüne, sanat aşığı hallerine bakmayın. Aslında röntgencinin teki. Psikopat babasından miras kalan genler sayesinde olsa gerek insanların ölüm anlarını ölümsüzleştirmeyi yani kameraya almayı kafasına takmış. Kamerasına yerleştirdiği bıçak ile kurbanlarını öldürürken aynı zamanda çekim yapabiliyor. Mottosu “dünyanın en korkutucu şeyi korkudur”.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Face’te profil fotoğrafı yaparım diye poz vermeye falan kalkışmayın.
6.   Zodiac Killer – Zodiac (2007)
Tam bir muamma. Asla yakalanamadı, neye benzediği, kimin nesi olduğu bilinmiyor. İşlediği cinayetler hakkında 1974 yılına kadar polise şifreli mektuplar gönderen ve bu mektuplarda Zodyak işaretini kullanan gerçekten yaşamış (belki de hala yaşıyor) bir seri katil söz konusu. Tam 37 cinayetten sorumlu olduğu düşünülüyor. Öldürdüğü kişilerin öbür dünyada kendi köleleri olacağına inanacak kadar deli, ancak asla yakalanmamayı başaracak kadar da zeki. Şüpheli olduğu düşünülen kişiler de delil yetersizliğinden paçayı sıyırdı.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Film şeridi ambiyansıyla gözlerinizin önünden geçen hayatınızın tadını çıkarın derim.
5.   Patrick Bateman – American Psycho (2000)
Tam bir yuppie. Zengin, yakışıklı ve başarılı. Son derece de bakımlı. İkoncanlardan fazla kremi, peelingi, cilt maskesi ıvırı zıvırı var. Kullandığı herşey marka. Gittiği mekanlar ya da aldığı eşyalar üzerinden hava atmaya bayılıyor. Bayıldığı bir başka şey ise öldürmek. Fahişe, manken, arkadaş dinlemeden balta, testere ne bulduysa girişiyor. Bu esnada dikkat ettiği tek şey pahalı kıyafetlerine kan sıçramaması. Unutmadan, müzik zevki çok kötü.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Kızlar için iyi bir kısmet gibi görünüyor, cazibesine kapılır da evine giderseniz geçmiş olsun. Erkeklere de önerim onun fiyakasını bozacak hareketlerden kaçınmaları.  
4.   Jean-Baptiste Grenouille – Perfume: The Story of a Murderer (2006)
Doğduğu andan itibaren çevresindekilere uğursuzluk getiriyor. Güzel kokulara karşı saplantılı. Yaşadığı dönemde insanların pek yıkanmadığı ve her yerin pislikten kırıldığı göz önüne alınırsa aslında kendisine hak vermemek elde değil. Ancak kendi kokusunun olmadığı fark ettiğinde ideal kokuyu yaratmak için güzelim kızları telef etmeye başlıyor. Koku elde etme yöntemleri ise oldukça sıradışı ve hatta sapıkça. Sonunda ortaya çıkan parfümün kokusunu ise eminim merak etmeyen yoktur. Jean bizim zamanımızda yaşasaydı köşeyi dönmüştü.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Kurtulma şansınız nasıl koktuğunuza bağlı. Mesela soğanlı bişiler yediyseniz muhtemelen size yaklaşmayacaktır. Ama kızıl saçlarınız varsa üzgünüm hiç şansınız yok.
3.   Norman Bates – Psycho (1960)
İşletmeci. Issız, kimselerin uğramadığı tekinsiz bir motel işletiyor. Efendi, güler yüzlü ve anne kuzusu görünen karakterinin arkasında gerçekten de sağlam bir sapık yatıyor. Dondurulmuş kuşlara karşı özel bir ilgiye sahip. Annesi ve duştaki kadınlarla ilgili de ilginç fantezileri var ama fantezi kelimesi sizi yanıltmasın.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Otelinin adını veriyorum; Bates Motel. Önünden bile geçmeyin, yolunuza devam edin. Trafik canavarı ondan iyidir.
2.   John Doe – Se7en (1995)
Kültürlü, okuryazar bir katil. Fena halde de dindar. Tanrı tarafından görevlendirildiğine inandığı için, insanlara ders vermek, örnek olmak amacıyla cinayet işliyor. Hani nerdeyse “kendim için bişey istiyorsam namerdim, ne yaptıysam sizin için” diyebilir. Aynı zamanda da sabırlı biri. Kurbanlarına uzun uzun işkence etmekten hiç sıkılmıyor. Çok zeki olduğundan mı yoksa iflah olmaz bir manyak olduğundan mı (muhtemelen her ikisi de) bilinmez kendisi gelip teslim olmadıkça yakalamak mümkün değil. İnsanın kanını donduran soğukkanlılığı sayesinde ince ince kurduğu planını tam da istediği gibi sonlandırmayı başarıyor. Ancak hakkını vermek gerekir ki kendi günahlarını da kabul ediyor ve özeleştiri yapmasını biliyor.    
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Pek kurtuluş şansınız olacağını sanmam ama “dünyadaki bu pislik, çürüme nereye gidiyor” tarzı bir muhabbet açarsınız belki bir şansınız olabilir.
1.   Dr. Hannibal Lecter – The Silence of the Lambs (1991)

Aslında John Doe ve Dr. Lecter arasında bir kararsızlık yaşadım ancak keskin zekası, ince zevkleri ve karizmasıyla Hannibal Lecter bir numaralı seri katilimiz olmayı haketti. Oldukça başarılı bir psikolog iken hastalarını yemeyi adet haline getiren Dr. Lecter film boyunca yoğun güvenlik önlemleri altındaki bir hücrede karşımıza çıksa da, o keskin bakışlarıyla izleyiciyi tedirgin etmeyi fazlasıyla başarmaktadır. Kendisi gibi diğer canileri yakalaması için FBI’ya yardım ederken, ajan Clarice Starling’ün çocukluk travmalarıyla ilgilenmeyi, isabetli ruhsal analizler yapmayı da ihmal etmez.
Olur da bir gün karşılaşacak olursanız: Sakın yemek teklifini kabul etmeyin, sizi yemese bile ne yedireceği bilinmez.

7 Haziran 2011

Fright Night Trailer

     Bir vampir filmi daha yolda. Twilight serisinin topladığı parsaların diğer yapımcıların da iştahını kabarttığı kesin. Bu sefer ki vampirimiz Küçük Emrah kaşlı Colin Farrel. Esas oğlan ise Terminator Salvation'da John Connor'ın ergen babasını canlandıran Anton Yelchin. Ağustosta gösterime girecek olan filmin trailerı da pek birşey vaad etmiyor doğrusu.


1 Haziran 2011

Happy Birthday Marilyn!

      Bugün Norma Jeane Mortenson'un ya da tüm dünyada bilinen adıyla Marilyn Monroe'nun doğum günü. Hollywood'un muhteşem sarışını bugün hala yaşasaydı 85 yaşında olacaktı. Ama yine de kendisinin tonton bir nineye veya botokslu bir şişme kadına dönüştüğünü görüp hayal kırıklığına uğramaktansa, filmlerindeki fettan performansıyla Marilyn'i hatırlamak daha iyidir ne dersiniz?



30 Mayıs 2011

Burton ve Depp'in Yeni Projesi: Dark Shadows

    
        Tim Burton ve Johnny Depp'in yıllardır birlikte harika işlere imza attıkları malumunuz. İkilinin son bombasının ise 60'lı yılların fantastik dizisi Dark Shadows'un sinema uyarlaması olacağını muhtemelen duymayan kalmadı. Bol vampirli, kurt adamlı, zombili, cadılı ve hayaletli bu gotik uyarlama için Burton'dan başkası uygun olur muydu bilmiyorum. Vampir Barnabas Collins'i canlandıracak olan Depp'in rol arkadaşları ise Helene Bonham Carter, Eva Green, Michelle Pfeiffer, Chloe Moretz ve Jackie Earle Haley. Sabırsızlıkla bekliyoruz!

25 Mayıs 2011

Moulin Rouge Soundtrack - El Tango De Roxanne

     Baz Luhrmann'ın yönettiği Moulin Rouge 2001 yılında gösterime girdiğinde Hollywood'un eski görkemli müzikallerine bir dönüş gibiydi ve oldukça da ilgi görmüştü. Ama bu haklı ilginin tek nedeni filmin, sadece Nicole Kidman ve Ewan McGregor gibi popüler oyunculara, göz kamaştırıcı kostüm ve dekorlara, başarılı koreografilere sahip olması değil, günümüz popüler parçalarını 1890'ların Paris'inde geçen bir hikaye için yeniden düzenlemesiydi. Show Must Go On, Like A Virgin, Smells Like Teen Sprit o şarkılardan birkaç tanesi. İşte; The Police şarkısı Roxanne eşliğinde harika bir sahne.


22 Mayıs 2011

Tebrikler Nuri Bilge Ceylan!

    Merakla beklenen 64. Cannes Film Festivali ödülleri her zamanki gibi kapanış töreninde sahiplerini buldu ve Cannes'dan eli boş dönmemeyi adet haline getiren Nuri Bilge Ceylan bu sene de kuralı bozmadı. Büyük Ödül iki yönetmen arasında paylaştırıldı: Bir Zamanlar Anadolu'da ile N. Bilge Ceylan ve Le Gamin au vélo (The Kid With a Bike) ile Jean-Pierre&Luc Dardenne Grand Prix'e layık görüldüler.
    Altın Palmiye ise Tree of Life filmiyle Terrence Malick'in oldu. En iyi Kadın Oyuncu ödülünü Melancholia'daki performansıyla Kirsten Dunst, En İyi Erkek Oyuncu ödülünü de The Artist'in başrol oyuncusu Jean Dujardin aldı. En İyi Yönetmen Ödülü ise Drive filmi ile Nicolas Winding Refn'e gitti. Ne diyelim herkese ama en çok N. Bilge Ceylan'a tebrikler!

18 Mayıs 2011

Cannes'da De Niro'ya Saygı Duruşu

      Hala devam etmekte olan 64. Cannes Film Festivali'nin açılış töreninde jüri başkanı Robert De Niro için hazırlanmış kısa bir film gösterildi. Efsane aktöre bir saygı duruşu olarak nitelendirilebilecek film, De Niro'nun yer aldığı unutulmaz filmlerin bazı sahnelerinden oluşuyor. İzledikten sonra kendisine bir kez daha hayran olmamak elde değil.



13 Mayıs 2011

Beyazperdede Cadı Avı

Kadınlar tarihin başlangıcından beri tehlikeli ve kötücül görüldüler. Ne de olsa Adem’in cennetten kovulmasına neden olan bir kadındı. Sebep ne olursa olsun kadının ikincil bir konuma yerleştirilmesi, çoğu zaman yok sayılması ve hatta tehlikeli görülerek yok edilmesi tarihin tanık olduğu gerçek olaylardır. Kadının zekasını ve cinselliğini bastırmaya çalışan ve bunun din adına olduğunu savunan erkekler tarafından yakılan, taşlanan, acımasızca öldürülen kısacası bir nevi cadı avına uğrayan kadınların gerçek ya da kurmaca hikayelerini sinemada izlemek ise başlı başına sarsıcı bir deneyim. Aklıma gelen ilk örnekleri aşağıda paylaşıyorum. Fırsat bulursanız mutlaka izlemenizi önerdiğim bu filmlerde coğrafya ya da tarih değişse de hala değişmeyen şeyler olduğunu göreceksiniz.


The Messenger: The Story of Joan of Arc (1999) – Yönetmen: Luc Besson

Fransızlar için önemli bir sembol olan Jeanne d’Arc’ın sinema uyarlaması görkemli savaş sahneleri ve yıldız oyuncularıyla epik bir hikaye anlatıyordu. Bilmeyenler için söyleyelim Jeanne d’Arc’ın Yüzyıl Savaşları’nda ülkesi Fransa’yı istilacılara karşı koruduğuna ve Orleans’ta ordunun başına geçip İngilizleri hezimete uğrattığına inanılıyor. Tüm bunları yaparken henüz 17 yaşında olan Jeanne d’Arc erkek kıyafetleri giyiyordu çünkü emrindeki askerler genç bir kızdan emir almayı hoş karşılamıyordu. Savaş sırasındaki etkisi Fransa Kralı’nı bile gölgede bırakınca Jeanne İngilizlere satıldı. İngilizler de genç kızı cadılık ve kafirlik suçlamalarıyla kilise mahkemesinde idama mahkum ettiler. Jeanne d’Arc 30 Mayıs 1431’de Rouen meydanında diri diri yakıldı.





Agora (2009) – Yönetmen: Alejandro Amanabar

 İspanyol yönetmen Amenabar tarafından çekilen bu film de gerçek bir tarihi karakteri, İskenderiyeli Hypatia’nın hayatını konu alıyor. Hypatia felsefe, matematik ve astronomi alanında dersler veren, politika alanında da etkili bir kadın olarak yaşadığı dönemin yegane bilim insanı olarak bilinmektedir. Çeşitli kaynaklarda son derece güzel olduğu belirtilen Hypatia bilimsel çalışmalarının kısıtlanmaması için hiç evlenmemiştir. Ancak söz konusu dönem aynı zamanda Hıristiyanların önce paganlarla sonra da Yahudilerle kanlı çatışmalarına da sahne olmuştur. İskenderiye kütüphanesinin de bu çatışmalar esnasında Hıristiyanlarca yakıldığı tarihin notları arasında. Hypatia’nın da bu yobazlıktan nasibini alması ne yazık ki gecikmemiş. Başrahip tarafından kışkırtılan bir grup, “cadı”lıkla suçlanan Hypatia’yı parçalayarak öldürür.



Rosa Luxemburg (1989) – Yönetmen: Margarethe von Trotta

1871 – 1919 yılları arasında yaşamış olan Rosa Luxemburg, Marksist, gazeteci ve devrimci bir teorisyendir. Kızıl Rosa lakaplı Rosa Luxemburg, Spartakistler olarak bilinen grubun lideri olarak Red Flag isimli bir gazete kurmuş, çeşitli hapis cezalarına rağmen yılmamış, Avrupa’da komünizmin önemli bir sembolü haline gelmiştir. Tutuklandıktan sonra Freikorps birlikleri tarafından ölünceye kadar dövülen Rosa Luxemburg’un cesedi Landwehr kanalına atılmıştır. Kendisinin hayatını anlatan 1989 tarihli filmin Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu dalında ödüllendirildiğini de bir dip not olarak belirtelim.






Vurun Kahpeye (1973) – Yönetmen: Halit Refiğ

Sırada bizden bir örnek var. Halide Edip Adıvar’ın aynı isimli romanından uyarlanan film daha önce 1949’da Ömer Lütfü Akad tarafından ve 1964 yılında da yönetmen Orhan Aksoy tarafından beyazperdeye aktarılmıştı. Ülkenin işgal altında olduğu dönemde geçen filmde İstanbullu yeni mezun, idealist öğretmen Aliye’nin atandığı Anadolu kasabasında yaşadıklarını izliyoruz. Milli mücadeleye katılan Aliye bir yandan da öğrencilerini en iyi şekilde yetiştirmek için uğraşmaktadır. Ancak Hoca Fettah Efendi gibi gericilerin iftiralarına uğrayarak linç edilir.









Sokoote Beine Do Fekr / Silence Between Two Thoughts (2003) – Yönetmen: Babak Payami

23. Uluslararası Film Festivali programından alınan film özetini aynen aktarıyorum: Bir bakireyi idam ederseniz cennete gider, bir suçlu ise cehenneme. Bu cümle, köktenciliğe tüm biçimleriyle ve baştan sona karşı çıkan bu cesur filmin çıkış noktası. Adı belirtilmeyen bir ülkede, küçük bir çöl köyünde, genç cellat, yobaz din adamı Hacı'nın emriyle üç kadını idam etmektedir. İlk ikisi vurulduktan sonra, durması söylenir, çünkü Hacı, genç bakire kızı bu "saf" haliyle idam etmenin onu cennete göndereceği kanısındadır. Bunun yerine cellada kızla evlenmesini, onun bekaretini bozmasını ve ancak bu iş görüldükten sonra onu öldürmesini emreder, böylece kız idamdan sonra cehenneme gidecektir. Celladın inanç krizinin başlangıcıdır bu. Şüpheye kapılmış halde, evine yerleşen mahkûm kıza hiç elini sürmez. Celladın dünyası yavaş yavaş ve kaçınılmaz bir şekilde yıkılmaya başlar. Bu arada, iktidara aç Hacı oralı bir dindar kişi olan Müezzin'i öldürtmek için adamlarını yollayınca, köylüler isyan eder…
İran hükümetinin bu filme el koyduğunu ve yönetmen Babak Payami’nin de film yüzünden kısa bir süre hapis yattığını ekleyelim.


The Stoning of Soraya M. (2009) – Yönetmen: Cyrus Nowrasteh

 İran’ın küçük bir köyünde zina yapmakla suçlanan masum bir kadının, köyün erkekleri tarafından taşlanarak öldürülme olayından esinlenilerek çekilen film, şeriat kanunlarının hüküm sürdüğü bir coğrafyada sıklıkla karşılaşılan bir cezaya “recm”e odaklanıyor. Freidoune Sahebjam’ın 1994 yılında yayınlanan aynı isimdeki romanından uyarlanan filmin oldukça iç burkucu olduğunu söylemek gerekiyor. Filmin çekimleri “sakıncalı” içeriğinden ötürü Ürdün’de gerçekleştirilmiş.   

9 Mayıs 2011

Coming Soon: The Avengers


Hazır laf Marvel’in süper kahramanlarından açılmışken, bu türün sevenlerini heyecanlandıracak başka bir projeden bahsedelim istedim: The Avengers. 2012 mayısında gösterime girmesi beklenen filmde Marvel’in popüler bazı kahramanlarını bir arada kötü adamları tepelerken izleme şansı bulacağız. Kimler yok ki; Iron Man, Thor, Hulk, Captain America (kendisinin hikayesini de yakında beyazperdede izleyeceğiz), Nick Fury, Hawkeye, Black Widow. Oyuncu kadrosu da elbette ki starlarla göz kamaştırıyor: Robert Downey Jr., Chris Hemsworth, Mark Ruffalo, Chris Evans, Samuel L. Jackson, Jeremy Renner, Scarlett Johansson.  



Belki hatırlarsınız, The Avengers’in aslında 1998 tarihli, Uma Thurman, Ralph Fiennes ve Sean Connery’li başka bir versiyonu daha var. Ancak bu film izleyiciler için tam bir hayal kırıklığı olmuştu. Umudum, yönetmen Joss Whedon’a emanet edilen bu yeni “İntikamcı Birliği”nin eldeki malzemeye rağmen klişe Hollywood aksiyonlarından birine dönüşmemesi.

3 Mayıs 2011

Thor: Fantastik Eğlence

İskandinav mitolojisinin güçlü tanrısı Thor, nihayet beyazperdeye transfer olan çizgi roman kahramanlarının arasındaki yerini aldı. Üstelik de Hollywood blockbusterlarıyle pek ilgisi olmayan ve daha çok Shakespear uyarlamalarıyla bilinen aktör ve yönetmen Kenneth Branagh tarafından filme alındı. Aslında bu, bir süredir sinemadaki çizgi roman kahramanlarına derinlik katma, daha sahici karakterler yaratma trendine uygun düşen bir tercih olarak görülebilir. Zaten Thor’un hikayesi de Shakespear-yen temalar içeriyor. Asgard isimli bir gezegenin kralı hatta “hepimizin babası” Odin’in iki tane oğlu vardır; Thor ve Loki. Odin veliaht olarak Thor’u seçmiştir ancak, kibirli, başına buyruk ve fevri Thor gezegeninin savaşa girmesine neden olunca Odin tarafından tüm güçleri geri alınarak dünyaya sürülür. Filmin bundan sonrası elbette beklendiği gibi heyecan dolu aksiyon sahneleri içeriyor. Hatta zaman zaman gülümsetecek, keyifli anlar ve eh birazcık romantizm de var. Ama filmin asıl derdi olması gereken “kahramanın öğrenme ve büyüme süreci” ne yazık ki olmamışlık hissi uyandırıyor.


Bu öğrenme ve büyüme meselesi Spider Man ya da Iron Man gibi çoğu süper kahraman öykülerinde ortak bir tema aslında. Thor’un onlardan farkı süper güçlerini sonradan edinip, yaşadığı mücadeleler neticesinde bu güçlerle yaşamayı ve sorumluluklarını öğrendiği bir hikayesinin olmaması. Aksine doğuştan sahip olduğu süper güçlerini kaybedip bocalamasına tanık oluyoruz. Başka bir deyişle, Thor’un öğrenmesi gereken kahraman olmak için süper güçlerini nasıl kullanması gerektiği değil, kahraman olmak için yapması gereken fedakarlıkları ve alması gereken sorumlulukları öğrenmesi. İşte filmde aksiyon uğruna geçiştirilmiş gibi duran nokta da burası.


Geçiştirilmiş gibi duran bir başka konu da Thor ve ölümlü dünyalı Jane arasındaki romantik ilişki. İkisinin arasında ne ara cinsel çekimden öte bir duygusal elektriklenme yaşandı pek anlaşılmıyor doğrusu. Yani demek istediğim karşınızdaki Chris Hemsworth gibi yakışıklı bir adam ya da Natalie Portman gibi güzel bir kadın ise fiziksel çekim duymanız son derece normal olabilir; ama iş ayrı kalınca özlemeye geliyorsa “ne yaşadılar da bu kadar bağlandılar” diye insan sormadan edemiyor.


Oyuncu tercihlerine gelirsek, Anthony Hopkins Odin için mükemmel bir seçim olmuş. Kendisinin ustalığına lafımız yok zaten. Chris Hemsworth da Thor için doğmuş gibi. Aksiyon filmlerinde görmeye alışkın olmadığımız Natalie Portman ise Black Swan’daki performansından uzak, gayet iki boyutlu bir karakter sunuyor. Loki rolündeki Tom Hiddleston soğuk ifadesiyle rolüne yakışanlardan. Çizgi romanda gayet sarışın olan Heimdall ise siyahi oyuncu Idris Elba tarafından canlandırılmış ama bence hiç de kötü olmamış.
İhtişamlı bir Asgard görmek, başarılı dövüş koreografileri izlemek ya da her şeyi unutup, sıkılmadan 114 dakika geçirmek istiyorsanız Thor’u izleyin. Ve son bir uyarı; kapanış jeneriği bitene kadar koltuklarınızı terk etmeyin, sürprizi kaçırmayın.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...