Sayfalar

18 Eylül 2011

Greta Garbo; Sessiz Yıldız

      Bugün Greta Garbo'nun doğumgünü. 1905 - 1990 yılları arasında yaşamış olan İsveç doğumlu aktrist herkesi hayran bırakan bir divaydı ve ölümünden 21 yıl sonra bile hala ilham kaynağı olmaya devam ediyor. 
   Greta Garbo Hollywood'un en güzel ve seksi kadınları arasında sayılsa da aslında dikkatli bakıldığında kusursuz bir güzelliğe sahip olmadığı görülür. Çekiciliğinin asıl kaynağı soğuk, mağrur, esrarengiz, kendinden emin ve biraz da hüzünlü duruşudur. Sessiz sinema döneminde başlayan kariyerini sinemeya ses geldiği zaman da başarıyla sürdürmüş ancak kariyerinin zirvesinde, henüz 36 yaşındayken Hollywood'u terketmiştir. Bu tavır onun, bildiğimiz Hollywood starlarından olmadığının en güzel ispatıdır.
    


       Filmlerinde insanı acayip biçimde sigara içmeye özendiren bu sessiz yıldızın önemli filmlerinden bazılarını bugünün anısına hatırlamak istedim:

Romance (1930)


Anna Christie (1931)

Mata Hari (1931)

As You Desire Me (1932)

Anna Karenina (1935)


Camille (1936)


12 Eylül 2011

Anna Karenina Bir Kez Daha Sinemada

        Hollywood'dan gelen son haberlere göre Leo Tolstoy'un klasik eseri Anna Karenina bir kez daha beyazperdeye aktarılıyormuş. Bu sefer kamera arkasındaki isim Pride and Prejudice (2005) ve Atonement (2007) gibi dönem filmleriyle tanıdığımız Joe Wright. Anna Karenina'yı yönetmenin bahsedilen filmlerinde de yer alan Keira Knightley canlandıracak. Anna'nın kocası Alexei Karenin rolünde ise Jude Law'ı izleyeceğiz. Filmin diğer oyuncuları Kelly Macdonald ve Aaron Johnson.  
      19. yüzyıl Rusya'sında geçen bu trajik aşk hikayesini bu kez de Joe Wright yorumuyla ve üstelik Keira ve Jude'un oyunculuklarıyla izlemek keyifli olacağa benzer, ne dersiniz? 

11 Eylül 2011

Altın Aslan Sokurov'un


       Bu yıl 68.'si gerçekleştirilen Venedik Film Festivali dün sona erdi ve kazananlar da belli oldu. Büyük ödül Altın Aslan, Rus yönetmen Aleksandr Sokurov'un Faust isimli filmine verilirken, en iyi yönetmen ödülü olan Gümüş Aslan'ı ise People Mountain, People Sea filmiyle Çinli yönetmen Sangjun Cai kazandı.
       Darren Aronofsky'nin jüri başkanlığını yaptığı festivalde en iyi erkek oyuncu ödülüne Shame filmindeki rolüyle Michael Fassbender, en iyi kadın oyuncu ödülüne ise Tao Jie  filmindeki rolüyle Deanie Yip layık görüldü. Jüri özel ödülü ise Emanuele Crialese'nin yönettiği bir İtalyan filmi olan Terraferma'nın oldu.

9 Eylül 2011

Komünist Şirinler'in Kapitalizmle İmtihanı


Küçükken en sevdiğim çizgi filmlerden biriydi The Smurfs ya da Türkçe’ye çevrilen adıyla Şirinler. Minik mavi insanların, mantardan bozma evlerden oluşan, her zaman güneşli köylerindeki maceralarını hiç kaçırmazdım. Her şeye el atmakta hiç gecikmeyen Hollywood’un Şirinler’i sinemaya aktarma projesini duyunca da, zaten animasyon filmleri seven biri olarak, oldukça sevindim.
Scooby-Doo (2002, 2004) ve Beverly Hills Chihuahua (2009) filmlerinin yönetmeni Raja Kosnell’in kamera arkasına geçtiği Şirinler’de How I Met Your Mother’ın sevilen karakterlerinden Barney’i canlandıran Neil Patrick Harris’i izleme ve eğer dublajsız versiyonuna denk gelebilirseniz Şirine’yi seslendiren Katy Perry’i duyma şansı buluyoruz. Ayrıca Gargamel rolündeki Hank Azaria’yı da beğendim doğrusu. Ama hepsini bir kenara bırakmak gerekirse The Smurfs bende çok buruk bir tat bıraktı.
Hepimiz biliriz Şirinler köyünde para yoktur, herkes yeteneğine göre ve herkese yetecek kadar üretime katılır, bu yüzden işbirliği ve yardımlaşma fazlasıyla gelişmiştir. Bu ve benzer özellikleri yüzünden The Smurfs’ün aslında komünist propagandası yaptığı söylenir. Bu düşünceye göre The Smurfs’ün açılımı Socialist Men Under Red Flag’tır ve hatta Şirin Baba kırmızı şapkası ve sakalıyla komünizmin babası Karl Marx’ın temsilidir. Bu argümana katılıp katılmamakta serbestsiniz tabi ama anlaşılan Hollywood’da birileri fena halde inanıyor. İnanıyor ki bizim küçük mavi dostlarımızı kapitalizmin nimetleriyle tanıştırmaya karar vermişler.   

Film, Şirinler’in huzur içinde yaşadığı köylerinde başlıyor. Ancak hain büyücü Gargamel bir türlü rahat durmadığı için, o ve Şirinler arasındaki kovalamaca sırasında tuhaf bir şekilde New York’a ışınlanıyorlar. Böylece The Smurfs’leri temsilen Şirin Baba, Şirine, Sakar, Gözlüklü, Huysuz ile İskoç Şirin (ne alakaysa) ve pek tabi ki peşlerinde Gargamel maceralarına New York’ta devam ediyorlar. Burada manidar olan ışınlandıkları yerin kapitalizmin başkenti diyebileceğimiz New York, hatta tam lokasyon bildirmek gerekirse Times Square olması. Üstelik bir şekilde evlerine sığındıkları ve dost oldukları Grace ve Patrick çiftinin Patrick’i bir reklamcı. Film boyunca gözümüze sokulan Google, Wikipedia, Sony Vaio, Guitar Hero, Hello Kity, Clinique markaları ve Şirine’nin birden fazla elbiseye sahip olabileceğini görüp moda ikonluğuna özenmesi de cabası. Sonuç olarak kendi halinde mutlu mesut yaşayan Şirinler’imiz kapitalizmin ışıltısına ve cazibesine kayıtsız kalamıyorlar: komünizm out, kapitalizm in. Filmin sonunda çok katlı evlerin yükseldiği Şirin köyünün bir daha eskisi gibi olmayacağı kesin. Bütün şirimserliğimi kaybettim, çok üzgünüm.

7 Eylül 2011

Your Highness

Dönem filmleri ile dalga geçmek Hollywood’un en sevdiği işlerden biri. Ama en iyi yaptıkları arasında değil maalesef. Your Highness da bunu son örneği. İtiraf edeyim başlangıçta filmle ilgili güzel umutlarım vardı ve bunun baş sebebi de oyuncu kadrosunda Natalie Portman ve James Franco isimlerini görmekti. Filmin eğlenceli jeneriği de gayet hoştu. Ancak geri kalanını izlemeye meğerse hiç gerek yokmuş.
Düşünün ki yemek yapacaksınız ve elinizde en kaliteli malzemeler var. Ama siz, o malzemeleri umarsızca ziyan ederek ve tamamen kafanızdan atarak ortaya bir yemek koyuyorsunuz ve o yemeği yiyenlerin büyük çoğunluğu midesini bozuyor. Beğenenler ise büyük ihtimalle daha önce hayatında ıvır zıvırdan başka bir şeyle beslenmemiş olanlar. Bu örneği sinemaya yani Your Highness’a uyarlarsak ise durum şöyle: Yönetmen David Gordon Green filminin kadrosuna Natalie Portman, James Franco ve Zooey Deschanel gibi yıldız oyuncuları dahil ediyor, şövalyelik, kahramanlık, erkeklik gibi ti’ye almaya müsait bir temadan yola çıkıyor; ama gelin görün ki film, en klişe belden aşağı esprilere sırtını dayayarak berbat bir tekrardan öteye gidemiyor.
        Yönetmen David Gordon Green’i 2008 tarihli Pineapple Express filmiyle biliyorduk aslında. Üstelik söz konusu film çok daha eli yüzü düzgün ve komik bir filmdi. Danny McBride ve James Franco yanlarında Seth Rogen ile birlikte döktürmüşlerdi. Ancak bu filmin aksine Your Highness’ta, zeki ve gerçekten komik diyaloglardan ve yenilikçi bir yorumdan eser yok. Tamam kabul ediyorum birkaç sahnede gülmeniz mümkün ama her sahne ve esprinin birer klişeden ibaret olması neticede hiç keyif vermiyor.

Aslında bunun gibi sonu başından tahmin edilebilen filmlerin izlenmesi ve sevilmesi için iki yol izlenebilir; ya seyircinin sevdiği yıldız oyuncuları oynatmak ya da çok yaratıcı ve türe yeni yorum getiren bir senaryodan yola çıkmak. Your Highness birinci yolu seçmiş ancak kadrodaki yıldız oyuncular bile filmi kurtarmak için yetersiz. Gerçi Portman ve Franco’nun oyunculuklarına sözüm yok ama 127 Hours ve Black Swan gibi filmlerden sonra böylesine bayat ve absürd bir filmde yer almayı nasıl kabul ettiklerini pek aklım almıyor doğrusu.
Filmi yerden yere vurdum biliyorum. Ama böylesine incelikten ve yaratıcılıktan yoksun filmleri izledikçe seyircinin zekasını küçümseyen ve beğeni düzeyini aşağı çekmeye çalışan sinemacılara kızıyorum. Olmuyor böyle, lütfen biraz daha gayret!

25 Ağustos 2011

18. Altın Koza Film Festivali Programı

      17 - 25 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek olan Adana Altın Koza Film Festivali her zamanki gibi bu sene de kapsamlı bir programla karşımızda olmaya hazırlanıyor. Festival kapsamında ilk defa bu yıl düzenlenen 1. Uluslararası Altın Koza Sinema Kongresi'nde  bildiri sunmak için bendenizin de hazır ve nazır buluncağı festivalle ilgili izlenimlerimi paylaşmak için sabırsızlanıyorum. Altın Koza'nın bu yılki onur konukları Kadir İnanır, Nebahat Çehre ve yönetmen Ali Özgentürk. Nuri Bilge Ceylan'ın ödüllü filmi Bir Zamanlar Anadolu'da nın Türkiye prömiyerini gerçekleştireceği festivalde Woody Allen'ın Midnight in Paris filmini de izleme fırsatı bulacağız.
      Festivalde ulusal ve uluslararası olmak üzere yaklaşık 300 film gösterilecek. Dünya Sineması, Benim Asyalıyım Ben Afrikalıyım ve Fipresci: Arap Yönetmenler başlıklı gösterim bölümleri ise özellikle dikkat çekiyor.
       Festival kapsamındaki Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nın jüri başkanlığını üstlenen isim ise çok sevdiğim bir yönetmen; Derviş Zaim. Diğer jüri üyeleri ise Beste Bereket, Bülent Vardar, Ebru Ceylan, Selim Demirdelen ve Yekta Kopan. Festivalde yarışacak olan filmler ise şöyle: 

Aşk ve Devrim (F. Serkan Acar)
Beni Sev (Ali Özgentürk)
Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi (Onur Ünlü)
Eylül (Cemil Ağacıkoğlu)
Gelecek Uzun Sürer (Özcan Alper)
Kadife / Büyük Ana (Erdoğan Kar)
Kaybedenler Kulübü (Tolga Örnek)
Mar (Caner Erzincan)
Memleket Meselesi (İsa Yıldız, Murat Onbul)
Saklı Hayatlar (A. Haluk Ünal)
Simurg (Ruhi Karadağ)
Türk Pasaportu (Burak Cem Arlıel)
Vücut (Mustafa Nuri)
Yurt (Muzaffer Özdemir)

9 Ağustos 2011

Grease Soundtrack

        Nostaljik ve sıcak bir aşk hikayesi, eğlenceli şarkılar ve filinta gibi bir John Travolta. İşte size Grease'i sevmek için üç neden. Sıcaklardan mayışıp, keyifli bir film izlemek istiyorsanız tam bir yazlık film. Buyrun bu da benim en sevdiğim sahnelerden biri.



      

4 Ağustos 2011

Harry Potter ands Deathly Hallows Part II


        not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

İtiraf ediyorum, hiçbir zaman Harry Potter serisinin fanatiği olmadım. Hiçbir kitabını okumadığım gibi serinin 7 filmini de sinemada değil, gösterim tarihinden çok zaman sonra dvd’de seyrettim. Demek istediğim benim için Harry Potter serisi bir sonraki filmi heyecanla beklenen bir seri mertebesinde hiç olmadı. Nedenler muhtelif. Öncelikle sadece bir çocuk filmi olduğu için dudak büktüm. Ayrıca bol efektli, klişelere dayalı, sonu baştan belli gişe canavarlarına -burun kıvırmasam da- her zaman biraz mesafeli durmuşumdur. Ne zaman ki seriye muhteşem insan Gary Oldman katıldı işte o zaman bendeniz Harry Potter filmlerine ilgi duymaya başladım.
Her neyse bu uzun itiraf paragrafından sonra gelelim Harry Potter and the Deathly Hallows Part 2’ya. Bu sefer üşenmedim ve parayı bastırıp sinemada izledim serinin veda filmini. Harry ve kankalarının büyümesine paralel olarak her yeni filmin biraz daha karanlık ve yetişkinlere yönelik olmaya başlamasının da bu kararımda etkisi oldu tabi. Kitaplarını okumadığımı söylemiştim, bu yüzden filmin (ve diğer 7’sinin) kitapla ne kadar benzerlik ya da benzemezlik taşıdığı üzerine fikir yürütmem mümkün değil. Filmi kendi içinde değerlendirdiğimde ise efektlerin göz alıcı, aksiyonun bol ve klişelerin eksiksiz olduğunu söylemek mümkün. Dediğim gibi kitaptan bihaber olduğum için filmin sonunda kim ölecek kim kalacak bilmesem de tahmin etmek zor olmadı. Ama ne yalan söyleyim Harry ve Voldermort arasındaki düellonun daha heyecanlı, daha zorlu, daha çekişmeli daha daha olmasını beklerdim. Hogwarts’ın nerdeyse yerle bir olduğu savaş sahneleri ise (Lord of the Rings kadar olamasa da) bence başarılıydı.  
Filmin ana karakterleri –adeta elimizde büyüdüler- Harry Potter ve kankaları Hermione ile Ron’un ilişkileri bu son filmde nedense bende Kavak Yelleri tadı bıraktı. Biliyorum hiç benzerlik yok ama izlerken aklıma geliverdi işte. Üstelik filmin sonlarına doğru Harry’nin “Voldemort’un ölmesi için önce benim ölmem gerekiyormuş, böyle talihin taa..” minvalindeki açıklamalarına bile adamakıllı tepki vermeyen kankalığı da buradan kınıyorum.  
Söz karakterlerden açılmışken serideki en sevdiğim karakterin (hayır Sirius Black değil) ölmesi ve üstelik pek acıklı bir hikayesinin olması da beni pek duygulandırdı. Son 7 film boyunca kendisinin göründüğü sahneleri daha bir ilgiyle izlemiş ve Voldemort taraftarı olmadığını, aslında gizliden gizliye Harry’i koruduğunu hissetmiştim. Evet, Severus Snape’den bahsediyorum. Böylesine gizemli, karizmatik ve önemli bir büyücünün Voldemort tarafından kolayca harcanması ise çok ağrıma gitti, söylemeden geçemeyeceğim.

Vee son olarak filme dair bahsedilmesi gereken en önemli sahne tabi ki finali. Ama Harry ve Voldermort mücadelesini kastetmiyorum. Her şey bittikten 19 yıl sonrasını gösteren ve hiç göstermemiş olmalarını dilediğim o tren garı sahnesi sizi temin ederim beni sinemadan soğutmaya yetebilirdi. Sen kalk elindeki son moda efektlerle yok ejderhadır, yok ölüm yiyendir, basilisktir yap, ama 4-5 tane ergeni 19 yıl yaşlandırmayı becereme. Olacak iş değil. Bizim Yeşilçam’da bile daha iyisini yapıyorlarmış.
Hollywood çok para getiren bir film serisini daha sonlandırdı, dört gözle sıradakileri bekliyoruz. İster misiniz bundan birkaç sene sonra “Harry Potter’ın Oğlu” diye film yapsınlar J

19 Temmuz 2011

The Dark Knight Rises Trailer

         Christopher Nolan'ın elinin değmesiyle adeta tekrar dirilen Batman serisinin son filmi The Dark Knight Rises tam bir yıl sonra, yani 20 Temmuz 2012'de gösterime girecek. Geçtiğimiz günlerde görücüye çıkan afişinin ardından filmin resmi fragmanı da sanal ortamlara düştü.  Fragman henüz bir teaser niteliğinde ve hikaye ile ilgili çok fazla ipucu vermiyor olsa da karanlık ve çarpıcı bir film izleyeceğimiz kesin görünüyor.

 

15 Temmuz 2011

Kill Bill Vol. 3

     
        Tarantino'nun Kill Bill Vol.3'ü çekmeye karar verdiği haberi duyulalı ve benim gibi fanatikleri heyecanlandıralı epey zaman geçti. Filmin iki oyuncusu şimdiden belli: muhteşem Uma Thurman'ı Bride rolünde ve Darly Hannah'ı iki gözünü de kaybetmiş olan Elle Driver rolünde tekrar izleyeceğiz. Kadrodaki diğer isimler ise fazlasıyla merak uyandırıyor. Ne de olsa Bride ya da nam-ı diğer Black Mambo ekipte kim var kim yok harcamıştı. Bu durumda yeni düşmanların kim olacağı meçhul.
      Ancak herşey bir yana asıl soru şu: 2014'e kadar nasıl bekleyeceğiz? Quentin'cim, cancağızım lütfen elini çabuk tut, bizi meraktan çatlatma.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...