Sayfalar

29 Kasım 2011

Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi


Bir film bolca saçmalık, abartı ve karikatürize karakterler içermesine rağmen sizce hala güzel bir film olabilir mi? Bu soruya cevabınız “hayır” ise Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi’ni izlememişsiniz demektir. “Evet” mi yoksa “hayır” mı diyeceği konusunda kararsız kalan bendeniz ise bu filmi iki ay önce, yönetmen Onur Ünlü ve başrol oyuncuları ile birlikte Adana Altın Koza Film Festivali’nde izledim. Film hakkında birşeyler yazmak için geç kalmamın sebebi ise gösterim tarihini ve karar verebilmeyi beklememdi.
Onur Ünlü yer yer absürt ve fantastik öğeler içeren Polis (2006), Çocuk (2007) ve Güneşin Oğlu (2008) gibi filmlerindeki şaşırtıcı ve farklı üslubu ile kimilerince çok sevilmiş kimilerince ise yerden yere vurulmuştu. “Leyla ile Mecnun” dizisi ise Ünlü’nün absürt mizaha dayalı kendine özgü tarzının tamamen benimsenmesini ve çok daha geniş kitleler tarafından sevilmesini sağladı. Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi de yönetmenin filmografisindeki klasik formüle dayanıyor; abartılı karakterler, absürt olaylar ve kara mizah.
Filmin hikayesi Eskişehir’de geçiyor. Selçuk Yöntem’ in canlandırdığı Celal Tan saygın bir anayasa profesörü. Kendisinin neredeyse yarı yaşında bir genç kızla evli, ancak aldatıldığını öğrendiğinde eşini öldürüyor. Bu arada içeride kendisine doğum günü sürprizi yapmak için bekleyen kızı, oğlu, annesi ve torununun da cinayete tanık olduğundan habersiz. Bütün komik ve saçma olaylar da işte bu noktadan sonra başlıyor. Filmin tamamındaki diyaloglar ve olayların gelişimi oldukça komik. Ama bence Celal Tan ve Ailesi’nin en büyük artısı birbirinden yetenekli oyunculardan oluşan bir kadrosunun olması. Her daim oturaklı rollerin adamı Selçuk Yöntem komedide de ne kadar başarılı olduğunu ispatlıyor. Güler Ökten, Bülent Emin Yarar, Köksal Engür gibi usta isimlerin yanı sıra Ezgi Mola da gayet doğal.


Başta da söylediğim gibi Onur Ünlü tuhaf ve sıra dışı işler yapıyor. Bu yüzden Celal Tan ve Ailesi de çoğu kişi tarafından kötü, saçma ve berbat bir film olarak nitelendirilecek. Herkes istediğini düşünmekte serbest elbette ama filmi sadece absürt olaylar ve bol küfürle güldürmeye çalıştığı, saçma olduğu yönünde kötülemek eksik bir yaklaşım olacaktır. Filmin söyleyecek bir şeyleri olduğu da gözden kaçırılmamalı. İşte kararsızlığımın nedeni de söylediği şeylerin yanlılığıyla alakalı. Yönetmen, işlenen cinayetin tüm aile fertlerince üstünün örtülmeye çalışılması ve onu takip eden olaylarla ailenin, aşkın ve dostluğun bireysel çıkarlar söz konusu olduğunda kolaylıkla feda edilebileceğini, insanoğlunun zaaflarını ve küçük burjuvaziyi eleştiriyor. Ancak bu noktada Celal Tan’ın mesleğinin anayasa profesörlüğü olması, olayların Eskişehir’de geçmesi, opera sanatçısı Okan’ın aşırı biçimde karikatürize edilmesi, Celal Tan ve arkadaşının dinden bihaber olması gibi öğelerin alt metninde Kemalizme, yüksek sanata, Cumhuriyet aydınlarına yönelik bir taşlama hissetmek de kaçınılmaz. Bu arada bence filmin bir başka eleştirisi de Celal Tan’ın yakalanmasını istemediğini fark eden izleyiciye yönelik. Böylece biz de bir nevi cinayete ortak olmuş ve filmde güldüğümüz o karakterlere benzemiş oluyoruz.
Son olarak filmdeki hoş bir detaya değinmek istiyorum. Kampüsün bahçesindeki genç kız büstü (Celal Tan’ın eşi Özge’ye çok benziyor) ile operet Okan’ın afişteki görüntüsünün adeta öpüşüyormuş gibi göz yanılsamasına neden olduğu sahne çok hoş bir enstantane olmuş. (İzlemeyenler için saçma bir cümle oldu ama izleyenler anlamıştır sanırım). Filmin şahane afiş tasarımlarını da ayrıca alkışlıyorum. Ama hala kararsızım.     

15 Kasım 2011

Mirror, Mirror Trailer

Daha birkaç gün önce burada Tarsem Singh'ten ve üzerinde çalıştığı son projesi Mirror, Mirror'dan bahsetmiştim. Filmin fragmanı da gösterime girdi. Görünen o ki, bildiğimizden farklı bir Pamuk Prenses bekliyor bizi. 


11 Kasım 2011

Midnight in Paris

Bu yazıya başlamadan önce hemen söyleyim; Woody Allen filmlerinin koyu bir hayranıyım. Dolayısıyla birazdan okuyacaklarınız –zaten bu blogtaki hiçbir postta tarafsızlık iddiam olmamakla birlikte- fazlasıyla sübjektif olabilir. Peki Woody Allen filmlerinin nesini bu kadar çok seviyorum? Öncelikle kendisiyle dalga geçmesini. Başrolde kendisi oynasın ya da oynamasın nevrotik, biraz şapşal, obsesif ve içe dönük ana karakterleriyle aslında her zaman gerçek Woody Allen’ı izliyormuşuz gibi hissederim ve kendisiyle böyle rahat dalga geçtiği için de hayran olurum. Kesinlikle çok keskin bir zekanın ürünü oldukları belli olan filmlerindeki mizah, ince alay, kimi zaman absürt bir biçimde gelişen olaylar ve eleştiri oklarını sakınmadan sapladığı diğer karakterler de bir Woody Allen filminin güzellikleri arasındadır. Midnight in Paris’te ise bu saydıklarımın hepsi ve hatta daha fazlası var.
Paris’e bir güzelleme olarak nitelendirilebilecek film bunu doğrularcasına eşsiz Paris görüntüleri ve ana karakter Gil’in ağzından Paris övgüleri ile dolu. Sağır sultanın bile bildiği üzere bir New York aşığı olan Woody Allen’ın yaşamak istediği ikinci şehrin Paris olduğunu bilenler için bu durum pek şaşırtıcı gelmiyor tabi (Bilmeyenler de şimdi öğrenmiş oldu). Gil, bir yazar. Nişanlısı Inez ve onun ailesiyle birlikte Paris’te tatildeler. Daha filmin başlarında Gil ve Inez’in zıt zevklerini öğreniyor, aslında farklı dünyalara ait olduklarını fark ediyor ve nasıl olup da evlenmeye karar verdiklerine anlam veremiyoruz. Bu belki de filmin tek zorlama duran kısmı. Ama o kadar kusur kadı kızında da olur deyip görmezden gelebiliriz.


 Filmin asıl keyifli kısmı ise Gil’in zaman yolculuğu yaptığı bölümler. Saat tam gece yarısını vurduğunda garip bir şekilde kendisini 1920’lerin Paris’inde bulan Gil dönemin en bilinen sanatçılarıyla tanışma fırsatı yakalar. Kimler yok ki Gil’i ve tabi ki bizleri şaşırtan o isimler arasında; Zelda ve F. Scott Fitzgerald çifti, Ernest Hemingway, Cole Porter, Salvador Dali (Adrien Brody sen bir harikasın), Luis Bunuel, Pablo Picasso, Gertrude Stein, Josephine Baker ve T.S. Elliot perdede birbiri ardına endam-ı arz ediyorlar. Tabi burada önemli olan bu kişileri tanımak ve sohbet sırasında geçen esprileri anlamak için birazcık genel kültür bilgisi gerektiği. Ukalalık yapmak istemem ama bu, filmden daha fazla keyif alınmasını sağlayan bir nokta. Gil’in gerçeküstücülerle ve özellikle de Bunuel’le yaptığı kısa sohbet söylemek istediğime güzel bir örnek olabilir.
Bu kadar övdükten sonra yine de dürüst olmak gerekirse Midnight in Paris’te, Woody Allen’ın daha eski (başrolünde kendisinin olduğu diyelim) filmlerinde rastladığımız keskin eleştirilere pek rastlamıyoruz. İçi boş entelektüellere, Cumhuriyetçilere ve gösteriş meraklılarına karşı hoş iğnelemeler mevcut gerçi ama o meşhur Woody Allen hınzırlığında değil. Yine de ne olursa olsun çok keyif alacağınız ve muhtemelen Gil’in yerinde olmak isteyeceğiniz bir film var karşınızda. Şahsen 1920’lerde ya da başka bir dönemde yaşamaktansa tıpkı Gil gibi zamanda yolculuk edip şimdiki bilgi ve birikimimle geçmişi deneyimlemek ve o döneme damgasını vuran dehalarla iki muhabbet çevirmek isterdim. 

 
Son olarak da oyunculara değinmek istiyorum. Her Woody Allen filminde olduğu gibi Midnight in Paris’te de pek çok ünlü oyuncu bir arada. Özellikle Gil rolündeki Owen Wilson rahatlıkla Woody Allen’ın bundan sonraki filmlerinde başrol oynayabilir bence. Aynı şaşkın yüz ifadesi, bazen kekeleyerek konuşması ve beden diliyle Allen’ın adeta kopyası olmuş. Marion Cottilard da 20’li yılların kostümleri içinde gerçekten harika görünüyor. Ama kimse kusura bakmazsa en yüksek puanımı Salvador Dali’yi canlandıran Adrien Brody’e vermek istiyorum. Hatta mümkünse lütfen Dali’nin hayatını anlatan bir film çeksinler ve bu harika performansı daha uzun süre izleyebilelim. 
Lafı daha fazla uzatmaya gerek yok, Woody Allen’ı sevin ya da sevmeyin Midnight in Paris’i bence kaçırmayın. Woody Allen’ın en iyi filmi olmayabilir ama bu yılın en iyilerinden biri.   


  

8 Kasım 2011

Tarsem Singh'den Masallar


Ünlü müzik grubu R.E.M.’i bilirsiniz, tabi onun en meşhur şarkısı Losing My Religion’ı da. Peki o muhteşem şarkının aynı güzellikteki klibinin kimin elinden çıktığını biliyor musunuz? Hemen söyleyim: Tarsem Singh. Kendisi ayrıca çok güzel filmlere de imza atmış bir yönetmen. Ancak maalesef ismi bilinen, fazla popüler yönetmenlerden değil. Popülerden kastım; en sevilen üç yönetmen sıralamasında adına sıkça rastlamazsınız. Bunun nedeni şimdiye kadar topu topu üç film çekmiş olması da olabilir. Filmografisinde The Cell (Hücre, 2000), The Fall (Düşüş, 2006) ve pek yakında vizyona girecek olan filmi Immortals yer alıyor. Şu anda üzerinde çalıştığı son filmi ise Pamuk Prenses. Imdb’de Mirror Mirror orijinal ismiyle yer alan filmde Lily Collins (prenses), Julia Roberts (kötü kraliçe) ve Sean Bean (kral) başroldeler.   
Tarsem Singh’in iki filmini de izleyenler bilirler; izlemeye doyamadığınız sıradışı bir görsellikle büyülenir, hemen her sahnedeki sembollerle afallarsınız. Üstelik de konu ister The Cell’de olduğu gibi bir seri katil avı, isterse de ufak bir kıza anlatılan bir kahramanlık öyküsü olsun masalsı bir atmosfer, özenle oluşturulmuş sahneler ve en önemlisi sembolik bir anlatım (bunu şimdiden söylemek erken bile olsa) Tarsem Singh filmlerinin alamet-i farikası olacak gibi görünüyor. Hem metinlerarasılığın zenginliği hem de iki filmin kendi aralarındaki göndermelerini çözmek gerçekten ayrı bir seyir keyfi. The Cell ve The Fall’u arka arkaya izleyin, ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız. 

 Odd Nerdrum'un Dawn isimli tablosu
The Cell'den bir sahne

S. Dali'nin Face of Mae West isimli tablosu ve The Fall'ın afişi   


      The Cell ilk bakışta seri cinayetler işleyen bir katil-polis kovalaması anlatan bir polisiye gibi görünse de aslında psikolojik yönü daha ağır basan bir filmdir. Klasik polisiyelerin aksine katil filmin başında yakalanır, ancak komaya girdiği için son kurbanının yerini öğrenmek amacıyla sıra dışı bir yöntem denenmesi gerekmektedir. Böylece polisler, hastalarının travmalarını iyileştirmek için onların bilinçaltına giren bir doktordan yardım ister. Buraya kadar biraz sıradan bir konuya sahip görünen bu filmi başarılı olarak nitelendirmemi sağlayan ise elbette ki görselliği. Psikopatlığın doruklarında gezen bir katilin tekinsiz bilinçaltı ancak bu kadar güzel yansıtılabilirdi herhalde. Film boyunca bir yandan gerim gerim gerilirken bir yandan da atmosfere hayran olmamak elde değil. Filmin çok da yaratıcı olmayan senaryosu dışındaki tek eksisi ise başroldeki Jennifer Lopez. Hatta başrolde sırf o olduğu için the Cell’i izlemeyen ve beğenmeyenler olabileceği kanaatindeyim.
The Fall ise konu ve tür açısından çok farklı bir yerde durmakla birlikte, sembolik anlatı yapısı, renk kullanımı ve hatta dekor ve aksesuarlar bakımından The Cell’e fazlasıyla benziyor. Kimi zaman güldürüp kimi zaman hüzünlendiren, masalla gerçeğin birbirine karıştığı filmin konusu hakkında pek bir şey söylemek istemiyorum ama karşınızda sadece güzel görüntüler değil aynı zamanda sağlam bir hikaye de var.  

   Papağan gibi sürekli filmlerdeki görselliğin ne kadar harika olduğundan bahsediyorum farkındayım ama bu görselliğin “aman şöyle canlı renkleri seçelim, wallpaper olacak manzaralar bulalım, efektleri de dayayalım” mantığıyla hiç alakası olmadığını da belirtmeden geçemem. The Fall’da hiçbir özel efektin kullanılmadığını ve filmin 18 farklı ülkede, 26 ayrı gerçek mekanda çekildiğini eklersem ne demek istediğim daha anlaşılır olacaktır. Hatta bu mekanların büyük bir kısmının üşenmeyip tek tek tespit edildiği hoş bir blog için buradan buyrun.
Tarsem Singh’in son filmi Immortals için ise geri sayım başladı. Başarılı yönetmenin ellerinden mitolojik bir öykü izleyecek olmak bünyede fazlasıyla heyecan ve tabi ki beklenti yarattı. Hayal kırıklığına uğrayacağımı düşünmemekle birlikte haklı çıkıp çıkmayacağım bir başka yazının konusu olacak elbette. 


22 Ekim 2011

In the Land of Blood and Honey Trailer

     Angelina Jolie'nin aslında yetenekli bir oyuncu olduğunu (bkz: Girl, Interrupted ve Changeling) ama klişe aksiyon filmlerinde (bkz: Wanted ve Salt) rol alarak kariyerine zarar verdiğini düşünmüşümdür her zaman. Kendisi yönetmenliğe de el attı ve Bosna'daki içsavaş sırasında geçen bir hikayeyi anlattığı filmi yakında gösterime girecek. Takip edenler hatırlar, film daha çekim aşamasında pek çok tartışmaya yol açmıştı. Gösterimden sonraki tartışmalar ise Jolie'nin yönetmenliğinin de oyunculuğu gibi kötü olduğu yönünde mi olacak yoksa beni mi haklı çıkaracak bekleyip göreceğiz. 


9 Ekim 2011

Kadınların En Çok Özendiği Film Karakterleri


Hepimizin başına gelmiştir. İzlediğimiz bir filmdeki karakteri, onun özelliklerini, başından geçenleri kendimize, kendi yaşadıklarımıza benzetir ve bu yüzden onu çok severiz. Filmi en az yüz kere izledikten sonra diyalogları bile ezberleriz. Bu arada bilgisayarımızı çoktan o karakterin fotoğrafı süslemeye başlamıştır ve sanal ortamlardaki nickname'imiz artık o karakterin ismi olmuştur. Geçen gün bunları düşünürken kadınların en çok özendiği film karakterlerinin kendimce ufak bir listesini yapmaya karar verdim. İşte aklıma ilk gelenler:

Briget Jones: Yalnız, biraz sarsak, fazla kilolarından muzdarip ve platonik bir aşık. Briget Jones'un romanı ilk çıktığında çok büyük bir okuyucu kitlesi kazanmıştı, dolayısıyla beyazperdeye aktarılması da gecikmedi. Şehirli, çalışan kadınlar için çok tanıdıktı Briget'ın kilo verme ve sevgili bulma konusundaki sorunları, hatta tıpkı kendilerini izlemek gibiydi. Ne de olsa her kadın hayatında en az bir kez mutlaka Daniel Cleaver gibi kendisini üzme potansiyeline sahip birine, başka bir deyişle yanlış erkeğe aşık olur, sonrasındaysa Mr. Darcy gibi mükemmel bir erkeğin karşısına çıkacağı hayalini kurar. 




Carrie Bradshaw: Altı sezon süren Sex and the City dizisi şehirli, kariyer sahibi, evlenmeyi isteyen ama bir türlü doğru erkeği bulamadığından şikayetçi kadınların favori dizisiydi. Alışverişe ama en çok da ayakkabıya düşkün, aşk ilişkilerinde sürekli başarısızlık yaşayan Carrie Bradshaw hem stil hem de hayat tarzı olarak pek çok kadına ilham verdi. Böyle bir dizi karakterinin sonunda sinemaya transfer olması da kaçınılmazdı. Şık bir restorana gittiğinizde çevrenize bir bakın; yan masanızdaki modaya uygun giyinmiş, alışveriş paketleri boş bir sandalyeye yığılmış, erkekler hakkında kaynatırken içkilerini yudumlayan 30’lu yaşlarındaki kadınlar topluluğunda Carrie Bradshaw ruhunu göreceksiniz.

Amelie Poulain: Romantik, muzip ve düşünceli Amelie’nin hikayesi gösterildiği dönemde pek çok kadını kalbinden yakaladı. İzleyenler izlemeyenlere şiddetle tavsiye ettiler, hatta “kız kıza oturmalar”da en çok izlenen filmler listesinde uzun süre başı çekti Amelie. Ne de olsa kendisi mucizelere inanmanın, güzel rastlantıların ve romantik kavuşmaların vücut bulmuş haliydi.



Mia Wallace: Tarantino’nun filmlerindeki hemen her karakter, pek çok sahne ve o sahnelerdeki müzikler bir akım yaratmaya yetiyor ancak Pulp Fiction’da Uma Thurman’ın canlandırdığı Mia Wallace’ın seyirciler üzerindeki etkisi bir başka oldu. Saç modeli, yürüyüşü, dansı, konuşması ve tabi ki sigara içişi sadece erkekleri değil kadınları da hasta etmeyi başardı. Sanal ortamda bir sürü kızın dış görünüşünü Mia’ya benzetip, elinde sigara ile poz verdiği fotoğraflarına rastlamak inanın hiç zor değil.




Holly Golightly: 1961 yapımı Breakfast at Tiffanys’in üzerinden 50 yıl geçti ama Audrey Hepburn’un yarattığı siyah dar elbise, geniş güneş gözlükleri ve uzun ağızlıklı sigara modası hiç geçmedi. Partiden partiye gezip, pencere pervazında Moon River söyleyen, değişen ruh haliyle yakışıklı komşunun aklını başından alan Holly kadınlar için uzun bir süre daha rol modeli ve stil ikonu olarak kalmaya devam edecek gibi görünüyor.       
   
Clementine Kruczynski: Bir başka kült film daha. Bu filmi Facebook'ta favorileri arasına eklemeyenleri dövüyorlarmış haberiniz olsun. Eternal Sunhine of the Spotless Mind zekice yazılmış senaryosu ve doğal oyunculuklarıyla olduğu kadar; kalbi kırık ya da sevgiliye mesaj derdindeki kızlarımızın duygularına tercüman olduğu için de bu kadar sevildi. Clementine ise saç modeliyle değil belki ama "Too many guys think I'm a concept, or I complete them, or I'm gonna make them alive. But I'm just a fucked-up girl who's lookin' for my own peace of mind; don't assign me yours" veciz sözüyle hatırı sayılır bir hayran kitlesi edindi.

Marla Singer: Kült film Fight Club'ın üzerinden yıllar geçti, ama filmin femme fatale'ı Marla'nın etkisi hala sürüyor. Siyahlar içinde, gözlerini kopkoyu boyamış ve elinden sigarasını düşürmeyen çakma Marla'ları film ilk çıktığında çevremizde daha çok görmekle birlikte, kendisini "arızalı" addeden pek çok kızımız Tyler Durden'ın arzu nesnesi Marla Singer'ı idol olarak görmeye devam ediyor.



3 Ekim 2011

Türk Usulü E.T. Denemesi, Huzurlarınızda Homoti!

    Hollywood'da büyük fırtınalar koparmış filmlerin taklitleriyle dolu bir tarihi var Türk Sinemasının. Süpermen Dönüyor (Superman), Şeytan (Exorcist), Vahşi Kan (First Blood/Rambo), Badi (E.T.) en bilinen örneklerden. Ama bir örnek daha var ki tamamen akıllara ziyan: Spielberg'in yarattığı uzaylı kahraman E.T.'nin Türk usulü bir başka taklidi Homoti. Müjdat Gezen'in hem yazıp hem yönetip hem de oynadığı Homoti için fazla söze gerek yok, filmden kısa bir sahne herşeyi anlatmaya yetiyor:


2 Ekim 2011

Horrible Bosses: Patronlara Ölüm!

    Siz hiç patronunuzu öldürmek istediniz mi? İtiraf ediyorum ben istedim. Bu yüzden Horrible Bosses filminin daha afişini gördüğüm gün "işte bu benim filmim" dedim. Ve gerçekten de son zamanlarda izlediğim en eğlenceli ve başarılı filmlerden biriydi. Konu basit: üç yakın arkadaş kendilerine hayatı zindan eden patronlarını öldürmeye karar veriyorlar. Ancak bunun için tuttukları, daha doğrusu tuttuklarını sandıkları kiralık katil, bir cinayet danışmanından öteye gidemeyince iş başa düşüyor. Bundan sonrası tahmin edileceği gibi bir sürü aksilik, talihsizlik ve yanlış tesadüfler üzerinden ilerlese de yaratıcı espriler ve üç kafadarın enerjisinden beslenen komik geyikler filmin en büyük artılarından.
      Artı demişken dayanılmaz patron rollerindeki muhteşem oyunculara değinmeden geçmek olmaz. Kıl, psikopat ve gıcık ya da filmdeki deyişiyle "total fucking asshole" Dave Harken rolünde Kevin Spacey bir harika. Nemfoman tacizci patronu canlandıran Jennifer Aniston ise romantik-komedilerdeki cici kız rollerine zıt bir karakterde de gayet başarılı. Filmin buradaki tek sorunu Jennifer Aniston gibi biri tarafından taciz edilmenin özellikle erkek izleyiciler tarafından pek de rahatsız edici bulunmaması olabilir. Öldürülesi üçüncü patron olarak Colin Farrel ise tam anlamıyla döktürmüş. Hafif göbeği, comb over saç modeli (bkz: Donald Trump) ve itici bakışlarıyla Farrel'ın kendisi bile filmi izlemek için yeterli gelebilir.


       Sadece yukarıda bahsettiklerim değil, filmdeki tüm oyuncular çok yetenekli aslında. Jason Bateman, Charlie Day, Jason Sudeikis zaten dizilerden tanıdık olduğumuz isimler. Motherfucker Jones rolünde Jamie Foxx ise filmin bir diğer hoşluğu. Yönetmen Seth Gordon'un daha önceki filmlerini (Freakonomics, Four Christmases) izlemediğim için yorum yapamıyorum ama kendisinin bundan sonraki işleri için takipte olacağım.   


    Filmi çok sevdiğimi her satırda belli ediyorum, farkındayım. Hatta filmin, kapitalist iş dünyasında yükselmek, zam almak ya da en azından bir iş sahibi olmaya devam etmek için deliler gibi çalışan beyaz yakalılara çok çekici bir fantezi sunduğunu, ama bunun fazla ötesine gitmediğini de görüyorum. Ama Horrible Bosses'ın böyle bir derdi de zaten yok. Bel altı, ucuz ve klişe esprilere başvurmadan, izleyenin beynini gıdıklayan ve film bittikten sonra da hatırlayıp gülebileceğiniz esprilerle yaklaşık 1,5 saat boyunca hoşça vakit geçirtiyor o kadar. Filmin bir diğer hizmeti ise izleyenlerin kendi patronlarına şükredip, ertesi gün işe daha şevkle gitmelerini sağlamak olabilir.
    Benim patronuma ne mi olmuştu? Kendisine dayanamayıp istifa ettim ve bir hafta sonra onu kovdular. "Yazııık" demek için acele etmeyin, çünkü bu benim başıma iki kere geldi.

22 Eylül 2011

Blue Velvet Soundtrack

         Pek çok sinefilin favori yönetmenleri arasında yer alan David Lynch tabiri caizse anlaşılması zor filmlerin yönetmenidir. Malesef kendisinin yönetmen koltuğunda oturduğu bir filmi izlemeyeli uzun zaman geçti. Biz de eski filmlerini ve o filmlerin unutulmaz sahnelerini döndürüp döndürüp izlemekle yetiniyoruz. 1986 tarihli Blue Velvet de o filmlerden biri. Baştan çıkaran femme fatale rolünde Isabella Rossellini'nin döktürdüğü sahne için önden buyrun:



18 Eylül 2011

Greta Garbo; Sessiz Yıldız

      Bugün Greta Garbo'nun doğumgünü. 1905 - 1990 yılları arasında yaşamış olan İsveç doğumlu aktrist herkesi hayran bırakan bir divaydı ve ölümünden 21 yıl sonra bile hala ilham kaynağı olmaya devam ediyor. 
   Greta Garbo Hollywood'un en güzel ve seksi kadınları arasında sayılsa da aslında dikkatli bakıldığında kusursuz bir güzelliğe sahip olmadığı görülür. Çekiciliğinin asıl kaynağı soğuk, mağrur, esrarengiz, kendinden emin ve biraz da hüzünlü duruşudur. Sessiz sinema döneminde başlayan kariyerini sinemeya ses geldiği zaman da başarıyla sürdürmüş ancak kariyerinin zirvesinde, henüz 36 yaşındayken Hollywood'u terketmiştir. Bu tavır onun, bildiğimiz Hollywood starlarından olmadığının en güzel ispatıdır.
    


       Filmlerinde insanı acayip biçimde sigara içmeye özendiren bu sessiz yıldızın önemli filmlerinden bazılarını bugünün anısına hatırlamak istedim:

Romance (1930)


Anna Christie (1931)

Mata Hari (1931)

As You Desire Me (1932)

Anna Karenina (1935)


Camille (1936)


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...