Sayfalar

23 Ekim 2012

Karateci Kız ve Tüm Zamanların En Kötü Ölüm Sahnesi

     Video paylaşım sitelerinde bir süredir kendi çapında rekor kırmakta olan bir video var. Üstelik de bu video bir Türk filminin son sahnesine ait. Söz konusu Türk filmi 1973 yapımı Karateci Kız. Şimdiye kadar çoktan duymuş olacağınız üzere filmin sonunda Filiz Akın tarafından vurulan Bülent Kayabaş'ın ölememe, pardon ölme sahnesi dünyada "tüm zamanların en kötü sahnesi" seçildi. Hala izlememiş olanlar ya da izlemeye doyamayanlar için paylaşmak istedim. Sinema sinema olalı böyle zulüm görmedi.


21 Ekim 2012

Pieta

     Pieta, ülkemizde ticari gösterime girmeden önce Venedik Film Festivali'nde aldığı ödülle değil ama içerdiği şiddet sahnelerinin rivayetiyle meşhur oldu. Kim Ki-duk sinemasını özellikle takip ettiğimden ve yönetmenin filmografisinde şiddetin çok fazla yer almadığını bildiğimden Filmekimi'nde izlemeden önce bir miktar gerildiğimi kabul etmeliyim. Ama Bin-Jip kalitesinde bir film izleyeceğime dair beklentilerim oldukça yüksekteydi. İki konu hakkında da yanılmışım. Birincisi şiddet sahneleri hiç de öyle abartıldığı kadar yoğun değil ve ikincisi Pieta Altın Aslan alacak kadar iyi bir film hiç değil. 
      Pieta acı anlamına geliyor ve filmle ilgili okuyacağınız bütün eleştirilerde göreceğiniz üzere Michelangelo'nun, kucağında ölü İsa'yı tutan Meryem'i tasvir ettiği heykelin ismi. Filmin afişi de bu heykele göndermede bulunuyor zaten. Film ismiyle müsemma şekilde acıyı anlatıyor. Hem fiziksel hem de duygusal anlamda. Filmin ana karakteri Kang Do acımasız, zalim, kötülerin kötüsü bir adam. Neredeyse hobi için kötülük yapıyor o derece. Borcunu ödemeyen adamlara işkence ediyor, uzuvlarını koparıyor. Günün birinde karşısına çıkan bir kadın Kang Do'ya annesi olduğunu söylüyor ve sonrasında şimdi spoiler olmasın diye anlatmayacağım bir sürü şey yaşanıyor. Acı, filmin her yerine sinmiş; daha bebekken terkedildiği için acı çeken, çevresindekilere hiç düşünmeden acı çektiren bir adam ve oğlunu kaybettiği için acılar içinde bir kadın. 
       Böyle anlatınca kulağa pek kötü gelmiyor değil mi? Üstelik acıyı anlatmaya soyunmuş böylesi bir filmde en ufak bir ajitasyon girişimi dahi yok. Ancak filmin alt metninin "bir insan bu kadar kötü kalpliyse çocukluğu anne sevgisinden mahrum geçtiği içindir" şeklinde sunulan indirgemeci tarzı çok rahatsız edici. Üstüne basa basa gösterildiği üzere kötülüğün zirvesinde bir adamın annesini bulunca birden aydınlık tarafa geçmesi son derece saçma ve iyimser bir bakış açısı olmuş. Yönetmen bu basit ve mantıksız önermeyi örtbas etmek için filmin ikinci yarısında son derece tahmin edilebilir bir sürpriz yapmayı da ihmal etmemiş. İzleyicinin zekasını küçümseyerek, adeta göze sokarcasına basit mesajlar sunan filmleri sevmiyorum. Kamera arkasında sevdiğim yönetmenlerden biri olsa da. 


       Tüm bu acılı hikayenin yanısıra, üstün körü de olsa, Kang Do'nun para topladığı insanların ve çalıştıkları endüstriyel bölgenin dramının gösterilmesi "yan hikayecik" olarak iyi düşünülmüş. Bu insanların emekleri yerine sonunda ellerini ya da bacaklarını, kullandıkları aletler aracılığıyla diyet vermeleri vahşi kapitalizmin hüküm sürdüğü her yerde sömürülenlerin vehametini göstermesi açısından yerinde bir alegori olmuş bence. 
         Sonuç olarak Pieta etkileyici bir film mi? Evet. Rahatsız edici bir film mi? Evet. Unutulmaz bir film mi? Hayır.

7 Ekim 2012

Amour


Haneke zor bir yönetmen. Filmlerini izlemesi de zor, sevmesi de. Hatta belki biraz iddialı olacak ama şunu söylemek mümkün; Haneke’yi ya çok seversiniz ya da ondan nefret edersiniz. Ortası yoktur. Ben ilk grupta yer alıyorum ve dolayısıyla son filmi Amour Filmekimi’nde en çok izlemek istediğim filmdi. İçinde yaşadığımız çağın tüm iğrençliklerine dair sağlam lafları olan bir yönetmenin ismi Aşk olan bir film çekmesi zaten yeterince ilginçken, Aşk’ı nasıl anlattığı benim için ayrı bir merak konusuydu haliyle. Ancak Haneke sadık izleyicilerini çok şaşırtmamış ve her zamanki rahatsız ediciliğinden ödün vermemiş.
Bir Haneke filmi izlemeyi zorlaştıran şeylerden biri, yönetmenin klasik seyirciyi o çok sevdiği katarsis duygusundan mahrum etmesidir. Filmlerinin büyük kısmında özdeşim kuracak bir karakter, filmin içine girmenizi sağlayacak bir yapı yoktur. İzlediğinizin bir film olduğunun farkında olmanızı sağlayarak sizi sürekli düşünmeye zorlar. Amour’da da aynı özellik devam ediyor. Filmin ana karakterleri 80’li yaşlardaki Anne ve Georges (tıpkı daha önceki 5 filminde olduğu gibi aynı isimleri kullanıyor). Beyazperdede genç, güzel ve sağlıklı bedenler izlemeye alışmış ve bunu talep eden seyirci için özdeşleşmesi zor karakterler. Üstelik Anne aniden hastalanıyor ve günden güne kötüleşirken Georges’in özveriyle ona bakmasına tanık oluyoruz. Anne’in adım adım ölüme yaklaşmasını izlemek, hiç yaşlanmayacak ve ölmeyecek gibi yaşayan bizlere bu gerçeği hatırlattığı için rahatsızlık verici elbette. Oldukça ağır temposuyla, böyle duygusal bir konuyu asla ajitasyona kaymadan, gerçekçi ve acımasızca anlatabilmek ancak Haneke gibi bir ustadan beklenebilir sanırım. Ondan beklenmeyen şey daha önceki filmlerinde rastlanmayan ama Amour’un tüm havasına sinmiş olan dinginlikti.
Peki usta yönetmenin aşk tarifi nasıldı? Bizim çok iyi bildiğimizi sandığımız, uğruna süründüğümüz ama ömrü en fazla 3 yıl süren “aşk”tan bahsetmiyor Haneke. Tek kızları Eva’nın sevgisiz evliliğinin aksine ve günümüzün dejenere ilişkileri içindeki çoğu kişinin yaşayamayacağı şekilde bir bağlılık, özveri ve sevgi söz konusu olan. Belki de filmin adını Aşk değil de Sevgi olarak çevirmek gerekirmiş. En zorlu düşmanı zamana karşı direnmiş ve son sınavını da ölüme karşı vermekte olan… 

5 Ekim 2012

To Rome with Love

Woody Allen kuşkusuz en üretken yönetmenlerden biri. Senaryosunu yazdığı yaklaşık 70 film, yönettiği ise 40 film var. Bunların birçoğu gerçekten unutulmaz filmler, ancak bir kısmı ise dürüstçe söylemek gerekirse vasatı aşamıyor. Son filmi To Rome with Love’ın kaderi de ne yazık ki bu ikinci gruptaki filmlere dahil olmak. Bilenler bilir Woody Allen’ı çok severim ve çektiği film ne kadar berbat olursa olsun oturup izlerim ama eğer kötüyse de açıkça söylemekten çekinmem. Buradan To Rome with Love’ın kötü bir film olduğunu düşündüğüm anlaşılmasın lütfen ama bir şaheser değil karşımızdaki.
Woody Allen’ın bir New York aşığı olduğu, ancak rota değiştirerek hikayelerini 2005’ten beri Avrupa’da anlattığı malumunuz. Londra, Barcelona ve Paris’ten sonra sıranın Roma’ya gelmesi kaçınılmazdı. Bu güzelim şehirleri yönetmenin sıradışı hikayelerine fon oluştururken izlemek çok zevkli elbette. Ancak işin acı tarafı bu Avrupa macerasının Allen’ın kendi ülkesinde filmleri için para bulamamasından kaynaklanması. Woody Allen gibi büyük bir yönetmenin para bulamıyor olması çok ilginç ve üzücü, yine de bu mecburiyet biz izleyiciler için keyifli bir seyre dönüşüyor ki o da işin güzel tarafı.  
To Rome with Love’da dört ayrı hikaye izliyoruz, birbiriyle hiç temas etmeyen farklı hikayeler bunlar. Kızlarının İtalyan nişanlısı ve ailesiyle tanışmak üzere Roma’ya gelen Amerikalı bir çift, kız arkadaşının en yakın arkadaşına aşık olan genç bir mimar, bir sabah uyandığında kendisinin sebepsiz bir şekilde ünlü olduğunu fark eden sıradan bir adam ve İtalyan yeni evliler filmin kahramanları. Tahmin edileceği üzere olaylar bir noktadan sonra sarpa sararak tantanalı bir hale geliyor ve elbette ki Allen’ın o hınzır mizahından bolca nasibini alıyor. Filmin odağındaki ana tema aşk, ancak medya, şöhret, müzik gibi alanlar da yönetmenin eleştirilerinden kurtulamamış. Zekice yazılmış diyaloglara değinmeme gerek bile yok, çünkü bir Woody Allen filminin olmazsa olmazı nefis diyaloglarıdır ve evet bence hafif çatlak da olsa O bir dahi.


Gelelim oyunculara. Beyazperdenin en güzel kadınlarından Penelope Cruz son derece doğal bir biçimde rolünün hakkını vermiş. Roberto Benigni göründüğü bütün sahnelere ayrı bir keyif katıyor. Alec Baldwin, Ellen Page ve Jesse Eisenberg’e de birer alkış. Artık nadiren kamera önüne geçen Woody Allen’ı izlemeyi özlemişim, her zamanki gibi adeta kendisini oynuyordu. Başrollerden biri de tabi ki Roma’ya aitti, meşhur Aşk Çeşmesi, Collesium, İspanyol Merdivenleri ve sokakları ile herkesten rol çaldı.  
Yönetmenin takipçileri To Rome with Love’ı zaten kaçırmayacaktır. Midnight in Paris’in gazıyla sinemaya gidecek olanlar ise bir parça hayal kırıklığına uğrayabilir. Evet, bir başyapıt değil ama yine de sıkılmadan, eğlenerek geçireceğiniz iki saatiniz garanti.  Son olarak, filme çekmek için yığınla fikrim var diyen Woody Allen’a da uzun ömürler dileyerek yazıyı noktalayalım. 


27 Eylül 2012

Pek Yakında: Cloud Atlas


     The Matrix efsanesinden sonra sessizliğe gömülen (Speed Racer isimli vasat çalışmalarını saymazsak) Wachowski Kardeşler sonunda tekrar yönetmen koltuğuna oturdu. Hem de yanlarına Lola rennt (Koş Lola Koş,1998), Perfume: The Story of a Murderer (Koku, 2006) gibi başarılı filmlerin yönetmeni Tom Tykwer'ı da alarak. İngiliz yazar David Mitchell'ın Cloud Atlas/Bulut Atlası isimli romanından uyarladıkları film 26 Ekim'de vizyona girecek ve ben de biraz heyecanlı ve biraz da tedirgin biçimde geri sayıma başladım. Heyecanlıyım çünkü kamera arkasındaki yönetmenlerin ortaklığı sonunda ortaya çıkacak olan işi merak ediyorum. Tedirginim çünkü Bulut Atlas'ı halihazırda beğenerek okumaktayım ve bu çok karakterli ve katmanlı romanın film halini görünce hayal kırıklığına uğramaktan korkuyorum. Altı farklı zaman diliminde, altı farklı karakterin birbiriyle bağlantılı hikayeleri okuyucu için akıcı ve zevkli bir deneyim sunuyor. Bu deneyimin çoğu kitap uyarlamasında olduğu gibi hezimetle sonuçlanmamasını umuyorum. Size de mutlaka Bulut Atlas'ını okumanızı öneririm.  
       Filmin oyuncu kadrosunda Tom Hanks, Halle Berry, Hugo Weaving, Jim Sturgess, Hugh Grant, Jim Broadbendt, Susan Sarandon gibi yıldızlar yer alıyor, hem de birden fazla karakteri canlandırarak. Merak edenler ve hala izlemeyenler için buyrun bu da fragmanı:

25 Eylül 2012

Toprağın Çocukları

      Türkiye'nin yakın tarihini anlatan ya da fona bu yakın tarihi yerleştiren filmlerin sayısı her geçen gün artıyor. Bu, Türk sineması adına sevindirici bir gelişme elbette ancak ne kadar yakın olursa olsun dönem filmi çekmek zor bir iş. Kısmen tarihi ve gerçek olayların ele alınmasındaki zorluk bir yana kostüm ve mekan  gibi işin sanat yönetimi kısmı da ayrı bir özen gerektiriyor. Ve tabi tüm bunlar da bütçeyle ilintili. 
      Toprağın Çocukları da az bütçeyle zor ama güzel bir işe kalkışarak çok önemli ve benzeri görülmemiş bir eğitim projesini, Köy Enstitüleri'ni anlatmaya çalışmış. Filmin aslında belgesel projesi olduğu ancak sonradan kurmaca film olarak çekildiği söyleniyor. Keşke belgeselde karar kılınsaymış da ortaya daha eli yüzü düzgün ve amacına ulaşan bir proje çıksaymış. Niyetim böylesine iyi niyetli ve naif bir filmi yerden yere vurmak değil ama izlerken sürekli göze batan ve bir yerden sonra iyice çekilmez bir hal alan noktalara değinmeden geçemeyeceğim. Bana göre filmin en büyük kusuru karşılıklı diyaloglardaki yapaylık. Karakterlerin hepsi sanki birer kütüphane yutmuş gibi kitap cümleleri ile konuşuyor ve bu durum filmin bütün doğallığını bozuyor. Diyaloglar böylesine didaktik olunca karakterlerin de müsamere oynuyormuş gibi bir havaya bürünmesi kaçınılmaz olmuş. Üstelik de Erkan Can, Türkü Turan ve Ufuk Bayraktar gibi oyunculardan bahsediyoruz. Senaryodaki boşluklar, içi boş karakterler ve filmin tamamına sinmiş "kör gözüm parmağına" şeklindeki mesaj kaygısı filmin ciddi ve dramatik havasını bozan diğer unsurlar. 


        Saydığım tüm bu eksiklikler yüzünden Toprağın Çocukları günümüzün apolitik gençlerine Köy Enstitüleri hakkında daha derinlemesine bilgiler verme, ilerlemeye ve aydınlanmaya yönelik her projenin cahil kafalar tarafından nasıl muhalefetle karşılandığını anlatarak günümüz Türkiye'sine de göndermeler yapma, en azından izleyenleri düşündürme gibi fırsatları ne yazık ki ıskalamış. Ancak her şeye rağmen yine de bir ilki denediği için cesur tavrı ve iyi niyeti dolayısıyla desteklenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum. 

18 Eylül 2012

American Horror Story

Korku türündeki filmleri pek sevmem. Bunun nedeni piyasadaki bol kanlı ve vahşet görüntülü kalitesiz korku filmlerine duyduğum sanatsal tiksintiden kaynaklanmıyor. Sadece izlerken korkuyorum, bu kadar basit bir sebebim var. Bu yüzden ne o çok popüler korku serilerini ne de pek beğenilen Uzak Doğu menşeili korku filmlerini izleyebilmiş değilim. Bir arkadaşım American Horror Story’i izlememi önerdiğinde de başta tereddüt ettim. Ama ilk bölümü izledikten sonra kalan 11 bölümü izlemeden durmak mümkün olmadı.
Fenomen dizi Nip/Tuck’ın yaratıcıları Ryan Murphy ve Brad Falchuk’un son projesi American Horror Story aslında son derece klişe bir perili ev hikayesine dayanıyor. Çatırdayan evliliklerine bir şans daha vermek için yeni bir yere taşınma kararı alan kahramanlarımız Ben ve Vivien, problemli ergen kızları Violet ile birlikte malum eve taşınıyorlar. Ev elbette tekin değil, keza komşuları da. Dediğim gibi çıkış noktası oldukça klişe olmakla birlikte hikaye ilerledikçe ve evin geçmişiyle birlikte yeni kahramanları da tanıdıkça gerilim dozu ve sürükleyicilik artıyor. Ayrıca hemen hemen her bölümde dizinin ismine nazire yaparcasına Amerika tarihindeki meşhur cinayetlere (örneğin Black Dahlia gibi) göndermeler mevcut. Şu sitede ise diziye ilham kaynağı olmuş kitap, film ve müziklerle ilgili bilgiler yer alıyor.
Dizinin ikinci sezonu ise farklı karakterlerle farklı bir öykü anlatacak. İlk sezon hayranlıkla izlediğim Jessica Lange’in yine kadroda olduğunu öğrenmek çok sevindirici oldu. Zachary Quinto ve Evan Peters da tekrar görebileceğimiz oyuncular arasında. Yeni isimler arasında ise Franka Potente, Joseph Fiennes, Chloe Sevigny ve canımız ciğerimiz Adam Levine yer alıyor ki izlemek için sabırsızlanıyorum. American Horror Story’i henüz izlememiş olanlar dizinin ekim ayında başlayacak ikinci sezonundan önce ellerini çabuk tutsunlar.
Bakınız bu da yeni sezon öncesi yayınlamış birkaç fragmandan bir tanesi:

22 Ağustos 2012

360

     Düşünün ki, başarılı filmler çekmiş ve kendine has bir izleyici kitlesine sahip bir yönetmensiniz. Yeni filminiz için popüler ve usta oyunculardan oluşan bir kadronuz var. Ancak daha önce defalarca denenmiş ve artık hiç de cazip gelmeyen bir formüle dayanan senaryonuzla hayal kırıklığı yaratmaktan öte bir şey yapamıyorsunuz.  Eğer tüm bunları kafanızda canlandırabildiyseniz Fernando Meirelles ile empati kurabildiniz demektir. Cidade de Deus (Tanrıkent, 2002), The Constant Gardener (Arka Bahçe, 2005) ve Blindness (Körlük, 2008) gibi iyi filmlerin ardından (Tanrıkent hepsinden de iyidir aslında) 360 gibi bir filmin aynı yönetmene ait olduğuna inanmak zor. 
     Filmin fragmanını ilk izlediğimde karşımızda yeni bir "kesişen hayatlar" hikayesi olduğunu üzülerek farketmiştim. Sinema tarihinde daha önce örnekleri olmakla birlikte Iñárritu'nun Amores Perros'u (Paramparça Aşklar, Köpekler, 2000) ile bir anda popülerleşen "kesişen hayatlar" temasının artık bayatladığını birisi sinemacılara anlatsın lütfen. Farkında olmadan birbirinin hayatını etkileyen insanlar, yeni olaylar yaratan başka olaylar vs. hepsi, en berbat Holywood filminde son iki saniye kala geri sayımının duracağını bildiğimiz bir bomba kadar bile heyecanlandırmıyor artık. Afişte yazdığı gibi "We are all connected". So what?!
      Filmde 10 ayrı karakter var: tek gecelik kaçamak peşinde bir adam, eşini aldatan bir kadın, kızını arayan bir baba, hapisten yeni çıkmış bir sapık, sevgilisini terk eden bir genç kız, aşkına karşılık arayan bir adam, bir fahişe... üff her neyse yazarken sıkıldım. Birbiriyle alakasız gibi görünen bu karakterlerin tahmin edildiği üzere bir şekilde birbirine değecek olan hikayeleri Viyana'da başlayıp, Paris, Londra, Denver, Rio, Bratislava gibi şehirlerde devam ediyor. Ancak bu hikayelerin hiçbiri ne "vay be" dedirtecek kadar şaşırtıcı, ne küçük tesadüflerin önemine inandıracak kadar dokunaklı, ne de enteresanlığından dolayı akılda kalıcı. Sadece yüzeysel karakterler ve onların hiç ilgi çekmeyen hayatlarının bir bölümüne tanık oluyoruz o kadar. Belki karakter sayısı daha az olsaydı, hikayelerine daha fazla dahil olabileceğimiz bir "kesişen hayatlar" izleyebilirdik. 


      Filmin tüm bu durağanlığını ve sıradanlığını gidermeye kadrodaki yıldız isimlerin de gücü yetmemiş ne yazık ki. Anthony Hopkins gibi bir üstat için kederli baba rolünü oynamak çocuk oyuncağı olmuştur sanırım. Kendisini beyazperdede izlemek hangi rolde olursa olsun hala çok keyifli. Rachel Weisz de ekstra hiçbir yetenek gerektirmeyen bir rolde üstüne düşeni yerine getirmiş. Angel-A'nın naif Andre'si rolünde kendini sevdiren Jamel Debbouze da yer aldığı sahneleri daha izlenir kılmış. Vee son olarak tabi ki sevgili Jude Law, bu filmde oynamayı kabul ederken kafan güzel miydi bilmiyorum ama muhteşem İngiliz aksanın ve şahane gülümsemen olduğu sürece oynadığın en kötü filmi bile izlerim :) 
    Hatırı sayılır festivallerde gösterim şansına erişemeyen 360'ın, Meirelles'in filmografisinde kötü bir yere sahip olacağı kesin. Ancak bu cümle yönetmenin bundan sonraki filmleri için hala umutlu olduğumun bir delili olarak kayıtlara geçsin lütfen.  

13 Ağustos 2012

Monopoly The Godfather Edition

     Monopoly'nin The Godfather Edition olarak piyasaya sürülen bu versiyonuna bayıldım. Monopoly favori oyunlarımdan olmasa da The Godfather fanatiği olarak bunu kesinlikle denemek isterdim. Oyunun detaylarının filmin hikayesine uygun olarak nasıl yeniden düzenlendiğini anlatan bu videoyu kaçırmayın derim :)  

10 Ağustos 2012

The Great Gatsby

    Yeni ve farklı hikayeler bulmakta giderek daha fazla zorlanan Holywood, bir süredir kitap uyarlamaları ve yeniden çevrimlerle yolunu bulmaya çalışıyor. The Great Gatsby (Muhteşem Gatsby) ise hem kitap uyarlaması hem de bir yeniden çevrim olarak her iki kategoriye de uyuyor. Baz Luhrmann tarafından çekilen film bu yılın sonunda gösterime girecek. Başrollerinde Leonardo DiCaprio, Carey Mulligan, Tobey Maguire gibi isimlerin yer aldığı filmin fragmanını aşağıda paylaştım ama öncelikle kısa bir süre önce okuduğum kitaptan bahsetmek istiyorum. 

     F. Scott Fitzgerald'ın 1925 yılında yayınladığı The Great Gatsby'nin konusu Yeşilçam filmlerine aşina olan bizler için oldukça tanıdık aslında: kısa yoldan zenginleyen bir adam, yıllar sonra hala unutulmayan vefasız ve güzel eski sevgilinin karşısına çıkar. Evet, böyle anlatınca bayat bir aşk hikayesi gibi geldiğini biliyorum. Ama çok iyi bir dönem romanı (Amerika'da Jazz Ages denen yıllarda geçiyor) olmasının yanı sıra, ikiyüzlü burjuva ahlakının ince bir eleştirisini de yapıyor The Great Gatsby. Fitzgerald'ın etkileyici betimlemeleri ve sade anlatımı da romanın sürükleyiciliğini destekliyor. 20. yy'ın en iyi romanları arasında isminin yer alması boşuna değilmiş dedim okuduktan sonra. Size de tavsiyem kendinizi The Great Gatsby okumanın zevkinden mahrum etmemeniz. 


       Böylesine güzel bir romanın filme uyarlanması da gecikmemiş ve 1974 yılında yönetmen Jack Clayton bu işe soyunmuş. Senaryoya Francis Ford Coppola el atmış üstelik. Jay Gatsby'i Robert Redford'un, sevdiceği Daisy'i ise Mia Farrow'un canlandırdığı filmi maalesef izlemedim, izlemeye de korkuyorum güzelim romanı mahvettilerse diye. Ancak Baz Luhrmann'ın elinden çıkan The Great Gatsby'i kaçırmaya hiç niyetim yok. Fragman bile romanda okuduklarımı aynen görmeme yetti, umarım filmin tamamı hayalkırıklığı olmaz. 
       Son olarak fragmanda Jack White'ın sesinden dinlediğimiz Love is Blindness isimli şarkıya dikkat!  

      

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...