Sayfalar

16 Ocak 2013

The Hobbit: An Unexpected Journey

  
  Orta Dünya'yı özlemişim. Gandalf'ı, Frodo'yu, Elfler'i, Ayrıkvadi'yi, Gollum'u ve hatta leş görünümlü Orkları. Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin bitmesinin üzerinden 10 yıl geçti ve bu kadar uzun bir süre sonra serinin benim gibi hayranları için tanıdık diyarlarda, eski ve yeni kahramanların maceralarını izlemek çok büyük bir keyif. Tolkien'in Hobbit'ini okumadım, dolayısıyla filmin bir uyarlama olarak başarılı olup olmadığını tartışacak değilim. Keza Hobbit'i Yüzüklerin Efendisi ile kıyaslamak gibi bir niyetim de yok. Neticede birisi tamamlanmış efsanevi bir üçleme, Hobbit ise yeni başlamış bir serinin ilk basamağı. O halde başlayalım Hobbit'ten bahsetmeye. 
     Film, Yüzük Kardeşliği'yle paralel şekilde aynı yerde ve zamanda, Bilbo Baggins'in doğum günü partisi hazırlıkları sırasında başlıyor. Ancak asıl hikaye LOTR'in 60 yıl öncesinde geçiyor. Frodo'nun Orta Dünya'yı kurtarma misyonunun çok ötesinde bir motivasyonla, macera ve keşfetme arzusuyla pek sevgili Shire'ından ayrılan Bilbo, büyücü Gandalf'la birlikte 13 cücelere eski vatanlarını ejderha Smaug'tan kurtarmak için yardım etmeye çalışıyor. Gerisi bol bol macera ve heyecan elbette. Tabi ki bu beklenmedik yolculuğu keyifli bir seyirliğe dönüştüren sadece aksiyon dozu değil. Çekimlerin gerçekleştirildiği Yeni Zelanda'nın müthiş doğası, bilgisayar efektlerinin geldiği son nokta itibariyle nefesleri kesen görkemli Erebor, yeraltındaki Goblin Krallığı ve taştan devlerin savaşı gerçekten de büyüleyiciydi. Sadece kuyruğunu ve gözlerini görebildiğimiz ejderha Smaug'un tamamı için ise sabırsızlanıyorum.
      Filmin ana kahramanlarının boylu poslu insanlar ya da (adeta) ari ırk Elfler olmaması kimileri için (bkz. Ömür Gedik vb.) bir kusur olarak görülse de Gandalf yanlarında kazulet gibi dikilmediği sürece cüceleri izliyormuşum gibi gelmedi bana. Zaten karizmatik erkek kontenjanını doldurması için bir adet cüce kralımız Thorin vardı. Kendisi yakın zamanda bir Legolas vakasına dönüşebilir zira Richard Armitage'in gerçek hayattaki sakallı hali bana ilk bakışta Sparta kralını anımsattı (bkz). Bilbo Baggins rolündeki Martin Freeman ise The Hitchhiker's Guide to the Galaxy (Otostopçunun Galaksi Rehberi, 2005)'de olduğu gibi sersem sepelek rollere çok yakışıyor.   


    Gelelim eski dostlara.. Gandalf canımız ciğerimiz, hani insan keşke tanısa da başı her sıkıştığında koşsa istiyor. Ian McKellen bu rol için yaratılmış sanki. Aynı şekilde Cate Blanchett de üzerine nur inmiş gibi duran halleriyle Lady Galadriel'de çok karizmatik.  Teknoloji sağ olsun yüzünün her mimiğini görebildiğimiz Gollum ise hala zavallı ama bir o kadar ürkütücü. Kısa bir süreliğine Frodo'yu görmek de çok hoş bir sürprizdi. 
    Efektler süper dememe tekrar gerek var mı bilmiyorum. Aynı şey kostümler ve makyaj için de geçerli. Özellikle cücelerin makyaj ve saç tasarımları okullarda ders olarak okutulabilir, son derece gerçekçi duruyorlardı. 
    Hobbit'in Yüzüklerin Efendisi gibi efsanevi bir konuma gelip gelmeyeceğini görmek için üçlemenin tamamlanmasını, yani 2014'ü beklememiz gerekecek. Şu noktada benim açımdan söylenecek şey Hobbit'in Orta Dünya hasretimizi giderecek, eli yüzü düzgün, keyifli bir fantastik macera filmi olduğudur. Ama kesinlikle iki boyutlu ve orjinal dilde izleyin. 

14 Ocak 2013

Altın Küre'nin Sahipleri


    Adayları birkaç gün önce açıklanan Oscar'ların öncülü 70. Altın Küre Ödülleri sahiplerini buldu. En iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerini Argo filmi ile Ben Affleck'in kazanması kategorilerdeki diğer adaylar düşünüldüğünde bence büyük sürpriz oldu. 7 dalda adaylığı bulunan Lincoln sadece tek ödül alabildi. Haneke'nin ödül avcısı haline gelen Amour'unun yabancı dilde en iyi film ödülünü kazanması ise kimseyi şaşırtmamış olsa gerek. Diğer kazananlar ise şu şekilde;


En iyi film (Drama): Argo
En iyi yönetmen: Ben Afflect (Argo)
En iyi kadın oyuncu: Jessica Chastain (Zero Dark Thirty)
En iyi erkek oyuncu: Daniel Day-Lewis (Lincoln)
En iyi yardımcı kadın oyuncu: Anne Hathaway (Les Miserables)
En iyi yardımcı erkek oyuncu: Christoph Waltz (Django Unchained)
En iyi animasyon: Brave
En iyi senaryo: Quentin Tarantino (Django Unchained)
En iyi şarkı: Adele (Skyfall)
Yabancı dilde en iyi film: Amour (Michael Haneke)

En iyi film (Müzikal veya Komedi): Les Miserables
En iyi kadın oyuncu 
(Müzikal veya Komedi): Jennifer Lawrence (Silver Linings Playbook)
En iyi erkek oyuncu (Müzikal veya Komedi): Hugh Jackman (Les Miserables)

En iyi drama dizisi: Homeland
En iyi kadın oyuncu: Claine Danes (Homeland)
En iyi erkek oyuncu: Damien Lewis (Homeland)
En iyi komedi veya müzikal dizisi: Girls
Komedi veya müzikal dizisi, en iyi kadın oyuncu: Lena Dunham (Girls)
Komedi veya müzikal dizisi, en iyi aktör: Don Cheadle (House of Lies)
En iyi minidizi veya film: Game Change
Minidizi veya film en iyi kadın oyuncu: Julianne Moore (Game Change)
Minidizi veya film en iyi erkek oyuncu: Kevin Costner (Hatfields & McCoys)
Minidizi veya film en iyi yardımcı kadın oyuncu: Maggie Smith (Downton Abbey)
Minidizi veya film en iyi yardımcı erkek oyuncu: Ed Harris (Game Change)

11 Ocak 2013

Anna Karenina


      Tolstoy'un trajik, yalnız, özgür ve cesur karakteri Anna Karenina sinemadaki macerasına Joe Wright ile devam ediyor. Son dönemin yetenekli yönetmenlerinden Wright'ın Pride and Prejudice (Aşk ve Gurur, 2005) ve Atonement (Kefaret, 2007) gibi roman uyarlamalarının altından başarıyla kalktığı düşünüldüğünde Anna Karenina gibi bir başyapıt için doğru isim olduğu kesin. Anna Karenina'yı bir yasak aşk hikayesi şeklinde basitleştirenlerin aksine biçim ve içerik bakımından oldukça farklı bir uyarlama ortaya koymuş ve bence çok da güzel olmuş. 
    Önce gelelim biçim kısmına. Bir tiyatro oyununu izler gibi, daha doğrusu tiyatroda sahnelenen Anna Karenina'yı izler gibiyiz. Arka planda değişen, birbiriyle iç içe geçen dekorlar ve teatral oyunculuklar başta izleyiciyi yabancılaştırsa da doğal mekanların işin içine girmesi hoş bir denge yaratıyor. Bu pek alışılmadık sinema-tiyatro birlikteliğinin sadece hoşluk olsun diye düşünülmediği kesin elbette. Anna'nın çevresindeki bütün o sosyetik, soylu, zengin sınıfın yapay ilişkileri ve sahte ahlak anlayışları tiyatro sahnesinden daha iyi bir simgeleştirmeyle anlatılamazdı herhalde. Anna ve Vronsky'nin doğal mekanlarda yaşanan aşkı finale doğru bu sahte sahne içine hapsedilmişken, romanın diğer çifti Levin ve Kitty'nin ilişkisinde tam tersi bir süreç işliyor. Levin ve Kitty'nin zaman geçtikçe derinleşen dingin aşkı arka planda kalmakla birlikte Anna ve Kont Vronksy'nin tutkulu aşkı karşısında tam bir zıtlık oluşturmuş. Bu tutkulu aşkın ilk kıvılcımlarının çaktığı dans sahnesindeki koreografi ise ayakta alkışlanacak kadar etkileyici. Filmin müthiş kurgusu ve sanat yönetimi için de ayrı birer alkış lütfen. 


      Aynı isme sahip ancak birbirine hiçbir açıdan benzemeyen iki erkek arasında kalan Anna'nın ahlakçı bir tavırla eleştirilip, sonunda "layığını bulan kötü kadın" olarak sunulmaması da filmin artıları arasında yer alıyor bana göre. Anna'nın tek hatası (?) çevresindeki asilzadeler gibi saman altından su yürütmeyip, her şeyi göze alarak aşkının peşinden gitmesi. Oğlunu, saygın bir konumu ve refah dolu hayatını sevdiği adam uğruna bırakıyor ve artık sahip olduğu tek şeyin, yani Vronsky'nin kendisini terk edeceği korkusu ve dışlanmışlığın getirdiği yalnızlık ile baş edemiyor. Filmin en önemli kusuru Anna'nın adım adım dibe vuruşunun altında yatan iç hesaplaşmalar ve gel-gitlerin biraz üstünkörü geçilmesi ve Anna'nın gereksiz tripler yapan bir "Türk kızı" gibi gösterilmesi olmuş. Bu noktada aldatılan koca Karenin'e de değinmek lazım. Biraz duygusuz ve soğuk görünmekle birlikte her şeye rağmen eşini seven ve affetmeye hazır Karenin'in çaresiz halleri yürek burkucuydu. Tabi bunda Jude Law'ın müthiş oyunculuğunun da payı büyük. Jude Law gibi koca aldatılır mı be pehh! Hayır Kont Vronsky rolündeki kaytan bıyıklı Aaron Taylor-Johnson bişeye benzese içim yanmaz. Adam 90'lı, dünkü çocuk resmen! 
   Öhöm neyse, konumuza tekrar dönersek Keira Knightley'i Anna Karenina rolüne yakıştıranlar kadar, aksini savunanlar da var. Daha önce Greta Garbo, Vivien Leigh ve Sophie Marceau gibi dev isimler tarafından canlandırılan bir karaktere tekrar hayat vermek kolay bir iş olmasa gerek. Keira Knightley aşırı mimiklerini törpülemeyi başarmış ve unutulmaz bir performans sergilemese de rolün altından kalkabilmiş.
      Sonuç olarak Anna Karenina bence elbette öncelikle okunması gereken, sadece yasak bir aşk hikayesi değil dönemin Rusya'sı, toplumsal yapısı, sosyal ilişkileri hakkında kallavi bir eser. Bu yüzden yapılacak her uyarlama girişimi illa ki eksik kalacaktır ama pek azı Wright'ın uyarlaması gibi özgün ve güzel olacaktır.

10 Ocak 2013

Oscar Adayları Belli Oldu!


    Sinema dünyasının en prestijli olmasa da en meşhur ödülleri arasında olan Oscar adayları nihayet açıklandı. Favori yönetmenim Michael Haneke 5 kategoride aday olarak 85 yaşındaki Akademi Ödülleri'ne damgasını vuracak gibi gözüküyor. Diğer adaylar ise şu şekilde;


EN İYİ FİLM
Beasts of the Southern Wild
Zero Dark Thirty
Lincoln
Silver Linings Playbook
Les Miserables
Life of Pi
Amour
D’jango Unchained
Argo
EN İYİ YÖNETMEN
Amour - Michael Haneke
Beasts of the Southern Wild - Benh Zeitlin
Life of Pi - Ang Lee
Lincoln - Steven Spielberg
Silver Linings Playbook - David O. Russell
EN İYİ ERKEK OYUNCU
Bradley Cooper - Silver Linings Playbook
Daniel Day-Lewis - Lincoln
Hugh Jackman - Les Misérables
Joaquin Phoenix  - The Master
Denzel Washington - Flight
EN İYİ KADIN OYUNCU
Jessica Chastain - Zero Dark Thirty
Jennifer Lawrence - Silver Linings Playbook
Emmanuelle Riva - Amour
Quvenzhané Wallis - Beasts of the Southern Wild
Naomi Watts - The Impossible
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Alan Arkin - Argo
Robert De Niro - Silver Linings Playbook
Philip Seymour Hoffman - The Master
Tommy Lee Jones - Lincoln
Christoph Waltz - Django Unchained
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Amy Adams - The Master
Sally Field - Lincoln
Anne Hathaway - Les Misérables
Helen Hunt - The Sessions
Jacki Weaver - Silver Linings Playbook
EN İYİ UYARLAMA SENARYO
Argo - Chris Terrio
Beasts of the Southern Wild - Lucy Alibar & Benh Zeitlin
Life of Pi - David Magee
Lincoln - Tony Kushner
Silver Linings Playbook - David O. Russell
EN İYİ ORİJİNAL SENARYO
Amour - Michael Haneke
Django Unchained - Quentin Tarantino
Flight - John Gatins
Moonrise Kingdom - Wes Anderson & Roman Coppola
Zero Dark Thirty - Mark Boal
EN İYİ ANİMASYON
Brave - Mark Andrews ve Brenda Chapman
Frankenweenie -  Tim Burton
ParaNorman - Sam Fell ve Chris Butler
The Pirates! Band of Misfits - Peter Lord
Wreck-It Ralph - Rich Moore
EN İYİ YABANCI FİLM 
Amour
No
Warwitch
A Royal Affair
Kon-tiki
EN İYİ MÜZİK
Anna Karenina
Argo
Life of Pi
Lincoln
Skyfall 
EN İYİ ŞARKI
Before My Time (Chasing Ice)
Pie’s Lullaby (Live of Pie)
Suddenly (Les Miserables)
Everybody Needs a Best Friend (Ted)
Skyfall (Skyfall)
EN İYİ SİNEMATOGRAFİ
Anna Karenina
Django Unchained
Life of Pi
Lincoln
Skyfall 
EN İYİ BELGESEL
5 Broken Cameras
The Gatekeepers
How to Survive a Plague
The Invisible War
Sugar Man
EN İYİ KISA BELGESEL
Inocente
Kings Point
Mondays at Racine
Open Heart
Redemption
EN İYİ KURGU
Argo
Life of Pi
Lincoln
Silver Linings Playbook
Zero Dark Thirty 
EN İYİ MAKYAJ
Hitchcock
The Hobbit: An Unexpected Journey
Les Misérables 
EN İYİ YAPIM TASARIMI
Anna Karenina
The Hobbit: An Unexpected Journey
Les Misérables
Life of Pi
Lincoln 
EN İYİ KISA ANİMASYON
Adam and Dog - Minkyu Lee
Fresh Guacamole - PES
Head over Heels - Timothy Reckart ve Fodhla Cronin O’Reilly
Maggie Simpson in “The Longest Daycare” - David Silverman
Paperman - John Kahrs
EN İYİ KISA FİLM
Asad - Bryan Buckley ve Mino Jarjoura
Buzkashi Boys - Sam French ve Ariel Nasr
Curfew - Shawn Christensen
Death of a Shadow - Tom Van Avermaet ve Ellen De Waele
Henry - Yan England
EN İYİ SES KURGUSU
Argo
Django Unchained
Life of Pi
Skyfall
Zero Dark Thirty
EN İYİ SES MİKSİ
Argo
Les Misérables
Life of Pi
Lincoln
Skyfall
EN İYİ GÖRSEL EFEKT
The Hobbit: An Unexpected Journey
Life of Pi
The Avengers
Prometheus
Snow White and the Huntsman

2 Ocak 2013

Life of Pi


2012’nin izlediğim son filmi Life of Pi oldu. İyi ki de öyle olmuş, böylece yılı gerçekten güzel ve kaliteli bir filmle kapattım. Crouching Tiger Hidden Dragon’da (Kaplan ve Ejderha, 2000) bizleri farklı ve masalsı bir dünyaya götüren Ang Lee bu kez de hayallerin ötesinde bir yolculuğa davet ediyor. Kariyeri boyunca değişik türde filmlere imza atmış bir yönetmen olarak Lee’nin filmografisi Brokeback Mountain (Brokeback Dağı, 2005) gibi ödüllü ve sansasyonel filmlerden Hulk (Hulk, 2003) gibi çizgi roman uyarlamalarına kadar türler arası çeşitliliğe sahip. Life of Pi ise daha masalsı ve naif, hatta klişe tabirle içimizdeki çocuğa hitap eder nitelikte. Yann Martel’in 2001 tarihli, aynı adlı romanından uyarlanan film, Pi isimli kahramanımızın kendisini ziyarete gelen bir yazara çocukluğundan itibaren hayatını anlatması üzerine kurulu. Tuhaf isminin hikayesinden başlayarak, hayatının dönüm noktasını oluşturan deniz kazasını ve sonrasını öğreniyoruz yavaş yavaş. Bildiğiniz üzere bu deniz kazasından tek kurtulan Pi oluyor ve kendisini bir filikada bir zebra, bir sırtlan, bir orangutan ve Richard Parker isimli bir kaplanla baş başa buluyor. Filmin büyük kısmını da bu filikada geçirdiği 227 günlük yaşam mücadelesi oluşturuyor.
Pi enteresan bir karakter; zeki, güçlü sezgilere sahip ve meraklı. Çocuk yaşında dinler ve Tanrı’ya merak salması sonucu hem Hindu, hem Hıristiyan hem de Müslüman olduğunu, üniversitede de Kabala dersi verdiğini anlatıyor yazara. Ama film ilerledikçe Pi’ın herhangi bir dine bağlı olmaktan ziyade sadece Tanrı’yı sevdiğini ve de çoğu zaman sorguladığını anlıyoruz. Zaten her dinin (tek Tanrılı dinleri kastediyorum) kendine has farklı ritüelleri, şartları olsa da (namaz, oruç, vaftiz, günah çıkarma vs.) özünde hepsi aynı “yaratıcı”ya inanmıyor mu? Bu noktada filmin hiçbir dinin propagandasını yapmadan sadece Tanrı’ya inanmakla ilgili bir şeyler söylemeye çalışması, ama bunu yaparken de “Tanrı’ya inanın, bakın nasıl mucizeleri var” tarzı bir yola sapmadan izleyiciyi özgür bırakması çok yerinde bir hareket. Filmin sürprizini bozmamak için detaya girmiyorum ama bu hareketin özellikle Pi'ın finale doğru anlattığı alternatif hikaye ile belirginleştiğini söylemekle yetinelim. 


Uçsuz bucaksız okyanusta, artık yeryüzü ile gökyüzünün birleşmiş gibi durduğu bir sonsuzluğun ortasında sadece dalgalarla, açlıkla ya da yalnızlıkla değil bir de kocaman, vahşi bir kaplanla mücadele etmek zorunda Pi. Ancak kimi zaman zekası, kimi zaman da kalbinin iyiliği sayesinde hayatta kalmayı başarıyor. Ancak bir insanla kaplanın mucizevi dostluğu gibi Hollywoodvari bir hikaye bekleyenler koca bir hayalkırıklığına uğrayacaklar onu da belirtmeden geçmeyelim.
Filmle ilgili söylenecek bir başka önemli nokta da kusursuz görselliği elbette. Her bir sahnenin üzerinde özenle çalışıldığı o kadar belli ki. 3D teknolojisine bir türlü ısınamamış olsam da üç boyutun bu filmin bütün görsel güzelliğini kat kat arttıran bir işleve sahip olduğunu kabul etmek gerek. Daha açılış sahnesinden başlayarak renklerin, ışığın, efektlerin, çekim açılarının, kısacası ustaca düşünülmüş mizansenlerin tamamı izleyeni hipnotize edecek kadar etkileyici. Bu yüzden Life of Pi’ın kesinlikle sinemada ve üç boyutlu olarak izlenmesi şart. Kaçırmayın!

25 Aralık 2012

Almodovar'ın Son Bombası: I'm So Excited Trailer

    Bu trailer'ı izleyince günüm şenlendi resmen. Pedro Almodovar'ın 2013'te gösterime girecek son filmi I'm So Excited/Los Amantes Pasajeros'ın eğlenceli trailer'ından bahsediyorum. Penelope Cruz, Antonio Banderas, Paz Vega ve Hugo Silva başroldeki oyuncular. Sabırsızlıkla bekliyoruz!

21 Aralık 2012

Kıyamet Filmleri

   
  Evet, beklenen gün 21 Aralık geldi çattı. Gerçi herkes gibi ben de kıyamet geyiğinden bıktım usandım ve bugün kesinlikle sıra dışı bir şey beklemiyorum. Ama benim gibi sinemayla yatıp kalkan biriyseniz her olayın size bir film çağrıştırması kaçınılmaz. Sonuç olarak iyisiyle kötüsüyle aklıma gelen kıyamet filmlerinin kısa bir listesini çıkardım. Filmlerin bir kısmı kıyamet öncesi ve anına odaklanırken, bir kısmı da kıyamet sonrasında geçiyor. Eh madem ki kıyamet kopmayacak o zaman filmlerini izleyelim. 


12 Monkeys (12 Maymun, 1995)


Yönetmen: Tery Gilliam
Oyuncular: Bruce Willis, Madeleine Stowe, Brad Pitt

     Dünyadaki bütün insanlığın kökünü kurutmuş bir virüs salgını sonrasında hayatta kalan az sayıda insan yeraltında yaşamaktadır. İcat ettikleri bir zaman makinesi sayesinde geçmişe giderek virüsü yok etmeyi planlıyorlardır. Eski bir  mahkum bu işe gönüllü olur ancak kendisini geçmişte bir akıl hastanesinde bulur. Hem zamanda yolculuk hem de kıyamet temalarını aynı anda barındıran film çarpıcı finaliyle de en sevdiklerim arasında yer alıyor. Brad Pitt'in performansı da ayrıca övgüye değer. 







28 Days Later (28 Gün Sonra, 2002)



Yönetmen: Danny Boyle
Oyuncular: Cillian Murphy, Naomie Harris, Christopher Eccleston


   Sanıldığının aksine bir zombi filmi değildir. Maymunlardan yayılan bir virüs yüzünden insanlar ölmemiş ancak "zombimsi" yaratıklara dönüşmüştür. Esas kahramanımız ise hem hastalığa yakalananlar hem de hastalığa karşı mücadele edenlerle ciddi sıkıntılar yaşayacaktır. Konu her ne kadar klasik zombi filmlerine benzese de tekinsiz atmosferi, dozunda gerilimi ve soundtrack'iyle Danny Boyle'un en iyi çalışmalarından biri. 







I Am Legend (Ben Efsaneyim, 2007)




Yönetmen: Francis Lawrence
Oyuncular: Will Smith, Alice Braga


      Yine bir virüs, yeni bir virüs. Bu kez bir grup "survivor" yok, sadece tek bir adam var. Robert Neville virüse bağışıklık kazandığı için hayatta kalmıştır ve kendi kanını kullanarak virüsü yok edecek bir panzehir bulmaya çalışmaktadır. Çünkü sadece hava karardığı zaman ortaya çıkan virüszedeler hiç dost canlısı değildir. Will Smith'in tek başına başarıyla sırtladığı film, Richard Matheson'ın aynı isimli romanından uyarlandı. Ne yalan söyleyeyim izlemeden önce biraz önyargılıydım ama gerim gerim gerilerek izlediğim filmi beğendim. Bir korku ya da aksiyon filminden çok yalnızlık ve çaresizlik filmi gibi de düşünebilirsiniz. Kitabı okuyanlar filmi pek beğenmemiş, bunu da belirtmeden geçmeyelim.  



2012 (2009)


Yönetmen: Roland Emmerich
Oyuncular: John Cusack, Thandie Newton, Amanda Peet
    
    Sırf ismi ve konusu itibariyle listede yer alması gereken bir film 2012. "We were warned" sloganıyla gösterime giren film Mayaların malum kehanetinin gerçekleşmesi ile ilgili elbette. Bolca heyecanın yanısıra duygusallık, fedakarlık, kahramanlık ve görkemli efektlerle süslenmiş tipik bir Holywood filmi olsa da günün anlam ve önemine uygun olarak tekrar izlenebilir. Roland Emmerich'in felaket filmlerini çok sevdiğini ve The Day After Tomorrow ve Independence Day gibi başka kıyamet filmlerini de yönettiğini hatırlatalım. 







Deep Impact (Derin Darbe, 1998)



Yönetmen: Mimi Leder
Oyuncular: Robert Duvall, Tea Leoni, Elijah Wood, Morgan Freeman


    Bu tarz bol efektli ve duygu sömürülü felaket filmlerini pek sevmesem de Amerikalıların sevdiği açıkça ortada. Ne de olsa dünyaya çarpmak üzere olan devasa bir kuyruklu yıldızı yok edebilecek güçte olduklarını beyazperde de olsa izlemek egolarını okşuyor. İsminin porno film çağrışımı yapması sizi yanıltmasın zamana karşı mücadele ve  kaçınılmaz ölüm karşısındaki çaresizlik gibi tüm felaket filmlerinin ortak temaları Derin Darbe'de de fazlasıyla mevcut. 






Le Temps du Loup (Kurdun Günü, 2003) 


Yönetmen: Michael Haneke
Oyuncular: Isabelle Huppert, Anais Demoustier, Beatrice Dalle

    Kasvetli, ağır tempolu, soğuk ve rahatsız edici bir kıyamet filmi de favori yönetmenim Haneke'den geliyor. Bilinmeyen bir sebepten dolayı dünyada bildiğimiz düzen sona ermiş, paranın kıymetini kaybettiği, güvensizliğin ve paranoyanın hakim olduğu yeni bir sistem oluşmuştur. Dünyanın sonu temalı filmlere kendisine yakışır biçimde çok farklı bir açıdan değinmiş olan Haneke, modern insanın ilkel bir dünyada hayatta kalma mücadelesini çarpıcı bir şekilde anlatıyor.   







Melancholia (Melankoli, 2011)



Yönetmen: Lars von Trier
Oyuncular: Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Keifer Sutherland

    Kim ne derse desin Lars von Trier filmlerini sevmiyorum. Tamam anladık kendisi bir "kadın düşmanı" ama en azından filmlerindeki kadınların arızalarının içini doldurabilirse daha gerçekçi ve anlamlı bir şey ortaya koymuş olacak. Film boyunca, dünyaya yaklaşmakta olan Melancholia isimli gezegenin hayatı sonlandırmasını beklerken 2 saate yakın bir süre sıkıcı ve gereksiz bir şekilde geçiyor. Bir tek, son 15 dakikanın gerilim ve çaresizliği yansıtması bakımından daha etkileyici olduğunu söylemek mümkün. Final sahnesi güzeldi ama sadece o kadar. 






Children of Men (Son Umut, 2006)




Yönetmen: Alfonso Cuaron
Oyuncular: Clive Owen, Julianne Moore, Michael Caine


    2027 yılında geçen filmde dünyanın en genç insanının da 18 yaşında ölmesiyle insan nesli tükenmek üzeredir. Uzun zamandır hiç bebek doğmamaktadır. Kargaşa ve bilinmezliğin hüküm sürdüğü böyle bir ortamda eski aktivist Theo'nun hamile bir kadını korumak ve "Tomorrow" isimli gemiye ulaştırmak için çıktığı yolculuğu izleriz. Film, politik teması ve eleştirileri bir yana içerdiği muhteşem kesintisiz (birisi 4 dakikalık, birisi de yaklaşık 10 dakikalık) plan sekansları ile izleyeni hayran bırakıyor. 






Terminator Salvation (Terminatör: Kurtuluş, 2009)




Yönetmen: McG
Oyuncular: Christian Bale, Sam Worthington


    1984'te başlayan efsanevi Terminator serisinin şimdilik son filmi öngörülen kıyametin gerçekleşmesinden sonraki bir dönemde geçiyor. İnsanlarla makineler arasındaki savaşı Skynet kazanmıştır ancak aralarında John Connor'ın da bulunduğu bir grup insan direnişe devam etmektedir. Apokaliptik bir atmosferin gayet başarıyla canlandırıldığı film serinin diğer filmlerine de gönderme yapıyor ve sürprizlerle ilerliyor. İlk üç filme nazaran daha optimist olduğu da isminden belli. 






Knowing (Kehanet, 2009)


Yönetmen: Alex Proyas
Oyuncular: Nicholas Cage, Rose Bryne, Chandler Canterbury

    50 yıl önce küçük bir çocuğun yazdığı rakamlarla dolu bir kağıdı inceleyen profesör bu numaraların son elli yılda meydana gelen felaketlerin tarihlerini ve bu felaketlerde ölen kişi sayısını gösterdiğini keşfeder. Tahmin edileceği üzere dünyanın suyu da ısınmaktadır. Sonrası bir gizem bir heyecan ki sormayın. İyi başladıysa da sonu için aynı şeyi söylemek mümkün değil. The Crow ve Dark City gibi şahane filmlerin yönetmeni Alex Proyas'ın düşüşe geçen kariyerini öngören bir kehanet de var mıdır acaba? 







17 Aralık 2012

2012'nin 300 filmi

    Yılın bitmesine az bir zaman kala, bu yıl neler izlediğimizi hatırlatır nitelikte harika bir video huzurlarınızda. 2012'de gösterime girmiş 300 filmin kolajından oluşan videoda görüntüler de diyaloglar da ustalıkla birleştirilmiş. Müzikler de bir o kadar güzel. Hazırlayanın eline sağlık diyelim. 

10 Aralık 2012

Seeking a Friend for the End of the World

    Tam da 21 Aralık'ta kıyamet kopacağına dair geyikler tavan yapmışken bu filmi izlemem tuhaf bir rastlantı oldu. İlk ve Son Aşkım olarak şahane (!) biçimde Türkçe'ye çevrilen filmde dünyaya çarpmak üzere hızla yaklaşan bir göktaşı söz konusu. Her tür çabaya rağmen önlenemeyen ve  insanlığın sonunu getirecek olan bu çarpışmaya ise  sadece üç hafta var. İnsanların duruma verdikleri tepkiler çeşitli. Kimisi hiçbir şey olmamış gibi işine gücüne gidiyor, kimisi intihar ediyor, kimisi daha önce yapamadığı şeyleri yaparak kalan vaktini değerlendirme çabasında ve kimisi de daha çılgın şeyler peşinde. Esas kahramanımız Dodge ise karısı tarafından terkediliyor ve çaresiz bir boyun eğişle kıyameti bekliyor. Tam bu esnada daha önce bir kez bile selamlaşmadığı komşusu Penny ile yolları kesişiyor ve birlikte, birisi eski aşkını bulmak diğeri de ailesinin yanına gitmek için yollara düşüyorlar. Basitçe bu şekilde özetlenecek hikayenin bundan sonrası bir miktar komik ve romantik biçimde ilerliyor. "Bir miktar" dedim çünkü yol hikayesi olarak da düşünülebilecek film ne tam anlamıyla komik olabilmiş ne de Dodge ve Penny arasındaki yakınlaşma yeterince inandırıcı. Steve Carell ve Keira Knightley arasındaki kimyanın tutmaması bu inandırıcılığın önündeki en büyük engel tabi ki. Steve Carell'ı şimdiye kadar canlandırdığı rollerin de etkisiyle hep biraz şapşal bulmuşumdur ama ilk defa bu filmde gözüme normal göründü. Dodge rolüne gerçekten çok yakışmış. Keira Knightley ise çaba gerektirmeyen bir oyunculukla işin altından kalkmış. Ancak yine de "çift" olarak yakışıp yakışmadıklarından emin değilim.


      Senaryoya gelirsek... Filmi hem yazan hem de yöneten Lorene Scafaria'nın modern insanın bencilliğinden, yıllardır aynı apartmanı paylaştığı komşusunu bile tanımayacak kadar çevresine yabancılaşmış olduğundan dem vurmak istediği çok açık. Hayatın tadını çıkarmak için kıyametin kopmasını beklemeyin demek istiyor neticede. Ancak bunu ne kör göze parmak şeklinde yapmış ne de daha incelikli bir yol izlemeyi tercih etmiş. Film bittiğinde daha iyisi olabilirmiş izlenimi uyanıyor ister istemez. Yalnız ve sıradan bir adamın kıyamet kopmadan üç hafta önce hayatının aşkı olduğunu düşündüğü kadına rastlamasının hikayesini her ne kadar içim burkularak ve severek izlemiş olsam da filmde bir şeylerin eksik kalmış olduğunu düşünmeden edemedim. Ama bu oyuncu seçiminden mi yoksa senaryodan mı kaynaklanıyor karar veremiyorum. 
       Filmle ilgili son olarak belirtmem gereken şey müziklerin güzelliği. Seçilen parçaların hepsi filme çok yakışmış, oldukça eskiler ama özellikle The Hollies'den The Air That I Breathe ve Herp Albert'tan This Guy's in Love with You'ya dikkat... 

6 Aralık 2012

Argo

Oyunculuğundan pek haz almadığım Ben Affleck yönetmen koltuğunda giderek çıtayı yükseltiyor. İlk filmi Gone Baby Gone’u (Kızımı Kurtarın, 2007) sırf Affleck yönetti diye izlememiştim ancak The Town’la (Hırsızlar Şehri, 2010) şaşıran bendeniz Argo’dan sonra önyargılarım yüzünden yerin dibine girdim. Çünkü Argo yılın en iyi filmlerinden biri olmuş.
1979’da Şah’ın devrildiği İran Devrimi sırasında yaşanan ve uzun zaman kamuoyundan saklanmış olan gerçek bir operasyonu anlatıyor film. Humeyni yandaşları tarafından basılan ABD Büyükelçilik binasından kaçan 6 Amerikalı Kanada Elçiliği’ne sığınıyor ve aylar sürecek esaretleri başlıyor. Sonrası ise işin içine CIA ve Hollywood’un karıştığı bir kurtarma hikayesi. Konu politika ile ilgili olduğu ve gerçek olaylardan yola çıkıldığı için filmin Amerikan propagandası yaptığı ve İranlılar’ı kötü gösterdiği yönünde eleştirilmesi kaçınılmaz tabi ki. Ancak neticede bu bir Hollywood filmi ve Amerikan propagandası yapmayan Hollywood filmi bulmayı geçtim, aramak bile saçma. Adamlar yıllar önce uçuk bir fikre dayanan zor bir operasyonu başarmışlar ve şimdi de bunun havasını atıyorlar, olay bu kadar basit. Başka bir deyişle Argo’nun milliyetçi bir film olması sürpriz değil ve bu sebeple eleştirilmesi mantıksız. Benim için önemli olan bunun nasıl anlatıldığı. 
Filmin ilk yarısı Hollywood’da geçiyor ve kurtarma operasyonunun fikir babası Tony Mendez rolündeki Ben Affleck çakma film projeleri için Los Angeles’a gidiyor. Bu kısımdaki Hollywood eleştirileri gerçekten hoş ve zekiceydi. Sonrasında ise operasyon başlıyor ve önce Türkiye’ye sonra da İran’a geçiyoruz. (Bu arada birileri yabancı yönetmenlere Türkiye’nin sadece camilerden ibaret olmadığını anlatmalı artık). Operasyonun sonucu fazlasıyla tahmin edilebilir elbette ancak Affleck özellikle filmin sonunda tırmanan gerilimle gerçekten iyi iş çıkarmış. Film bittikten sonra perdeye yansıyan arşiv görüntülerinin de filme gayet dozunda yedirildiğini ve oyuncuların gerçek karakterlere neredeyse birebir benzetildiğini düşünüyorum (Film biter bitmez salonu terk etmeyin).


Daha önce de söylediğim gibi taraflılığını bir yana koyarsak açılış sahnesinden sonuna kadar sürükleyiciliğini kaybetmeyen filmin en göze batan sorunu Ben Affleck’in donuk oyunculuğu. Bence artık kendisi sadece kamera arkasında kalmalı. Tamam, filmde de gösterdiği üzere “six pack”leri yerinde olabilir ama baston yutmuş gibi duran bedeni ve her sahnede aynı ifadeyi kullandığı suratıyla gerçekten kabiliyetsizliğini gözümüze sokuyor. John Goodman ve Alan Arkin’e ise bir sözüm yok tabi ki.
Sonuç olarak Argo yer yer Hollywood’u, CIA’yi ve Amerika dış politikasını eleştirse de milliyetçiliğin dibine vurmuş bir film. İzlerken fonda dalgalanan ABD bayrağından ve eli kalaşnikoflu, ne dediği anlaşılmayan öfkeli İranlılar’dan rahatsız olabilirsiniz. Ama nasıl ki bizim Kurtlar Vadisi Irak’ımız varsa Amerika’nın da Operasyon İran pardon Argo adında bir film yapması bana o kadar normal geldi. Filmi sadece teknik açıdan ele aldığımda ise karşımda eli yüzü düzgün, kaliteli bir iş olduğunu düşünüyorum. Oscar alır mı, o da ayrı bir tartışma konusu.  


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...