Sayfalar

27 Şubat 2012

Oscar Galipleri

    
 Hollywood pazarlama stratejisinin büyük bir ürünü olan Oscar Ödül Töreni dün gece yapıldı malumunuz. Bendeniz ise her zamanki gibi uykuya yenik düşüp, töreni canlı canlı izleyemedim. Ama sabah kazanan listesine baktığımda tahminlerimde pek yanılmadığımı gördüm. Gönlümün şampiyonu olan The Artist'in en iyi film ve en iyi yönetmen dahil tam 5 dalda ödüle layık görüldüğü törenin diğer kazananları da şöyle:




En iyi film Ödülü
The Artist
En İyi Yönetmen:
Michel Hazanavicius - The Artist
En İyi Kadın Oyuncu:
Meryl Streep - The Iron Lady
En İyi Erkek Oyuncu:
Jean Dujardin - The Artist
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:
Octavia Spencer - The Help
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: 
Christopher Plummer - Beginners 
En İyi Orijinal Senaryo:
Woody Allen - Midnight in Paris
En İyi Uyarlama Senaryo: 
Alexander Payne ve Nat Faxon & Jim Rash - The Descendants
En İyi Animasyon: 
Rango
En İyi Yabancı Film:
A Separation (İran) 
En İyi Kısa Animasyon:
The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore - William Joyce, Brandon Oldenburg
En İyi Kısa Metraj Belgesel:
Saving Face - Daniel Junge, Sharmeen Obaid-Chinoy
En İyi Kısa Film:
The Shore - Terry George, Oorlagh George
En İyi Şarkı: 
Man or Muppet - The Muppets
En İyi Müzik: 
The Artist - Ludovic Bource
En İyi Görsel Efekt: 
Hugo - Robert Legato, Joss Williams, Ben Grossmann, Alex Henning
En İyi Uzun Metraj Belgesel:
Undefeated - Daniel Lindsay, T.J. Martin, Rich Middlemas
En İyi Ses Kurgusu: 
Hugo - Philip Stockton, Eugene Gearty
En İyi Ses Miksajı:
Hugo - Tom Fleischman, John Midgley
En İyi Kurgu: 
The Girl With The Dragon Tattoo - Angus Wall, Kirk Baxter
En İyi Makyaj:
The Iron Lady - Mark Coulier, J. Roy Helland
En İyi Kostüm Tasarımı:
The Artist - Mark Bridges
En İyi Görüntü Yönetmeni:
Hugo - Robert Richardson
En İyi Sanat Yönetmeni:

Hugo - Dante Ferretti, Francesca Lo Schiavo 

23 Şubat 2012

Magnifica Presenza Trailer

      Ferzan Özpetek'in mart ayında gösterime girecek olan son filmi Magnifica Presenza oyuncuları arasında Cem Yılmaz olduğu için basının dikkatini bir hayli çekti. Ancak Özpetek'in sinemasını takip edenler için yine göze, kulağa ve kalbe hitap eden bir film olacağı fragmandan hissediliyor.   

20 Şubat 2012

Fetih 1453

Hollywood yapımı epik filmleri her izlediğimde kendi kendime düşündüğüm bir şey vardı; bu kadar görkemli bir tarihe sahipken bizim ülkemizde neden böyle filmler çekilmiyordu. Kastettiğim büyük prodüksiyonlar, iddialı savaş filmleri değildi elbette ama Osmanlı zamanından Çanakkale Zaferi ve Kurtuluş Savaşı’na kadar beyazperdeye taşınabilecek oldukça zengin bir malzeme elde varken değerlendirilmemesine üzülüyordum. Fetih 1453’ün fragmanını gördüğümde de “sonunda cesur biri taşın altına elini koymaya karar vermiş” dedim. İşte bu yüzden Fetih 1453 bütün kusurlarına rağmen Türk sinemasında bir ilke kalkıştığı için, kendisinden sonra yapılacak daha doğru filmlere örnek olacağı için gidip izlenmeyi ve sadece cesaretinden ötürü takdir edilmeyi hak ediyor.
Takdir kısmını geçtikten sonra eleştiri oklarını çıkarıp teker teker fırlatmaya başlayabilirim. Bana göre Fetih 1453’ün en büyük kusuru görsel efektlerin amatörlüğü ya da CGI ve green-box uygulamalarının başarısızlığı değil. Filmin vasatın üzerine çıkmasını engelleyen şey izleyeni duygulandırması gereken yerde güldüren, dramatik bir yapı ve sağlam karakterlerden yoksun senaryosu. Bizans imparatoru ve kurmaylarının şimdilerde dalga geçerek izlediğimiz Kara Murat filmlerindeki kötü karakterlerden hiçbir farkı yok. “Çizmelerimi kaftanıyla sileceğim nihohahaa” tarzı cümleler kuran, içki alemlerinde kadın oynatan karikatürize ‘kötü’lerden bahsediyorum. Hele hele İmparator Konstantin’in havuzda yanında kızlarla bir sahnesi var ki kahkahalarla gülmemek elde değil. Aralarında sağduyulu (!) görünen ve İmparator’u Türkler’in gücüne karşı uyaran tek kişinin ise G.O.R.A.’daki “bir cisim yaklaşıyor Komutan Logar” repliğinin sahibinden fazla bir ağırlığı yok. 


Osmanlı tarafına geçtiğimizde de işin rengi değişmiyor maalesef. Sultan Mehmet’in gözdesi Gülbahar Hatun’un filmdeki işlevini hala çözmüş değilim örneğin. Kendisinin olduğu sahneleri atarsak hiçbir kayıp olmaz. Erkek kılığına girerek top yapımında babasına yardım eden Era’nın Ulubatlı Hasan’la ulu orta cilveleşmesinin yeniçeriler arasında değişik dedikodulara yol açmamış olması ise beni düşündürüyor. İstanbul’un fethinde çok kilit önemi bulunan ‘gemilerin karadan yürütülmesi’ fikrinin kimden ve nasıl çıktığı ise tamamen es geçilmiş. Hatırlarsanız Troy’da Odysseus tahtadan bir at oyan askerle yaptığı kısa sohbet sonrasında o malum fikri buluyordu. Fetih’te de benzer bir yöntemle fikrin doğuşu, duyanların tepkileri anlatılsa fena olmazdı. Ama onun yerine adeta nurlar içinde, ben deyim ak sakallı dede, siz deyin Ak Gandalf modunda bir Akşemsettin çıkageliyor ve Sultan Mehmet’e iman gücüyle gaz veriyor. Bu noktada filmin dini göndermeleri de tavan yapıyor. Ama Osmanlı İmparatorluğu'nda İslam'ın çok kilit bir önemi olduğu göz önünde bulundurulduğunda din vurgusunun yapılması da kaçınılmaz hale geliyor. 
Hollywood kalitesine alışmış bizler için efektler aşağıdaki karede de anlayacağınız üzere çoğu sahnede sırıtıyor. Bütçemiz yetmedi, yaptıracak adam bulamadık gibi bahaneler bu durumu açıklayabilir ve makul gösterebilir. Ama senaryonun bu denli zayıf olmasını makul gösterebilecek bence hiçbir sebep olamaz.


Filmdeki Bizanslı ve Vatikanlı karakterlerin Türkçe konuşması ise apayrı bir fiyasko. Bu kadar iddialı bir proje yaparken yabancı oyuncular bulup, orijinal dilinde konuşturmak ve altyazı eklemek çok da zahmetli ya da maliyetli bir şey olmasa gerek diye düşünüyorum. Hiç olmadı Türk oyuncular yabancı replikleri ezberleyiverselermiş, zaten cümleler “onları mahvediciiiz”den öte bir derinlik taşımıyor. Aynı hatayı Martin Scorsese bile yaptı, hadi bunu hoş görelim desek bu kez de aklıma oyuncuların takma sakalları ve perukları geliyor. El insaf yahu bir oyuncunun rolü için gerçekten sakal bırakması (bkz. İmparator Konstantin) ya da saç rengini değiştirmesi (bkz. Era) çok zor şeyler değil.

 Biraz da iyi kısımlardan bahsedelim. Ama ne yazık ki bu kısım kısa sürecek. Örneğin kostümler gerçekten de başarılıydı. Özellikle Sultan’ın kaftanları Topkapı Sarayı’nda sergilenenlere çok benziyordu. Finale doğru Ulubatlı Hasan ve Şovalye Guistiniani arasında yaşanan kılıçlı mücadele de filmin iyi sahneleri arasında başı çekebilir. Ancak surlara Osmanlı sancağını diken Ulubatlı’nın o meşhur görüntüsünün genel ve hatta uzak çekimle gösterilmemesinin büyük eksiklik olduğunu da söylemeden edemeyeceğim. Oyunculuk bakımından da Fatih Sultan Mehmet’i canlandıran Devrim Evin’in ve Ulubatlı Hasan rolündeki İbrahim Çelikkol’un hakkını vermek lazım.


Filmin sonunda bir tarihsel bilgi daha ediniyoruz; küçük çocuk kucaklayıp sevme modasını Fatih Sultan Mehmet başlatmış, Fetih 1453’le ilgili son sözüm de bu olsun.


13 Şubat 2012

Sevgililer Günü'ne Özel (!) Film Önerileri


Yukarıdaki klişe başlığa bakıp aldanmayın. Günümüzün tüketmekten başka işe yaramayan bireylerine para harcamak için yeni bir bahane sağlayan Sevgililer Günü, Anneler -Babalar Günü gibi bilimum özel (?) günlerden hiç haz etmem. Yandaki tanım da Sevgililer Günü hakkındaki düşüncelerime birebir uyuyor zaten. Dolayısıyla 14 Şubatta ister tek başına, isterse sevgilisiyle evde oturup film izlemeyi düşünenler için hazırladığım film listesi kadın dergilerindeki önerilere pek benzemeyecek baştan söyleyeyim. Aşkın romantik-komedilerdeki sıradan ve yüzeysel haline özenip, duyguların yoğunluğunun kırmızı güllerle, kalp şeklindeki objelerle veya tek taş yüzüklerle ifade edilebileceğini sananlar hiç zahmet edip de izlemeye kalkmasınlar, zira onlara biraz ağır kaçabilir. Çünkü kısa listemdeki bu filmlerin aşk filmi değil de aşk'ı anlatan filmler olduğunu düşünüyorum. 

Dolls (2002)



     Ne zaman izlesem hala etkisinde kaldığım bir filmdir Dolls. Birbirinden farklı üç hikayesi var ve üçü de gerçekten insanın içini burkuyor. Film boyunca büyüleyen görselliği de lezzetli bir pastanın üzerindeki krema gibi. Az diyaloglu senaryosu standart Hollywood filmlerine alışkın seyirci için biraz sıkıcı gelebilir ama duyguları ifade etmek için bazen kelimelerin gereksiz olduğunu  anlıyorsunuz. Henüz izlemediyseniz şiddetle tavsiye ediyorum. 










Bin-jip (2004)



     Derdini anlatmak için kelimelere başvurmayan bir film daha. Yönetmen Kim Ki-Duk'un en özel filmlerinden biri. Birbiriyle tek kelime konuşmadan aşık olan bir çiftin hikayesi kimine belki fantastik gelecek olsa da oyuncuların beden dili ve yüz ifadeleri aşkı, hüznü ve yalnızlığı o kadar iyi anlatıyor ki konuşsalar bütün büyü bozulacakmış gibi hissediyorsunuz. Filmdeki tek müzik olan Natacha Atlas'ın Gafsa şarkısı da ayrıca akıllara zarar.










2046 (2004)


 Listenin çoğunluğunu Uzakdoğu filmlerinin oluşturduğunun farkındayım ama aşkı da yalnızlığı da batılılardan daha iyi anlattıklarını düşünüyorum. Wong Kar Wai'nin aynı güzellikteki In the Mood For Love (2000) filminin devamı niteliğindeki 2046 ilk filmdeki suskunluğa inat, düşündürücü replikleriyle insanı vuruyor. Çekim açıları, görsel ziyafeti ve müzikleri ile şiir gibi bir film. "Love is all a matter of timing. It's no good meeting the right person too soon or too late. If i'd live in another time or place... My story might have had a very different ending". Filmden muhteşem bir şarkı içinse buradan buyurun.








Blue Valentine (2010)



    Blue Valentine, kadın-erkek ilişkisi ve aşka dair klişelerden uzak, sahici bir film. Bir ilişkinin hem başlangıçtaki cıvıltılı halleri hem de bitişinde yaşanan sancılar birbirine paralel ve gerçekçi bir biçimde anlatılıyor. Öyle ki platonik ya da karşılıklı fark etmez birisine aşık olmuş herkes bu filmde empati kuracak birşeyler bulacaktır. Fedakarlığın, bağlılığın, yalnızlığın, ayrılığın ve tabi ki aşkın bu abartısız ve can yakan anlatımını şimdiye kadar izlemediyseniz çok şey kaçırmışsınız demektir.  









Perfect Sense (2011)


   
   Kısa listemin son filmi de Perfect Sense. Son zamanlarda izlediğim en etkileyici filmlerden biri oldu. İnsan hangi duyusunun etkisiyle aşık olur, gördüklerine mi vurulur, duyduğu sözlerden mi etkilenir? Sevgilinin kokusu mudur baştan çıkaran yoksa ellerin birbirine değmesi midir kalbi deli çarptıran? "Yeryüzündeki Son Aşk" gibi dandik ve filmle alakasız bir çeviriyle gösterime girdiğinden izleyiciyi romantik beklentiler içerisine soksa da klasik bir aşk filmi olmadığını, günlük hayatımızda kimi zaman çok da tadına varmadan gerçekleştirdiğimiz rutinlere dair de düşündürdüğünü, şaşırttığını ve sorularla başbaşa bıraktığını ayrıca belirteyim.  

9 Şubat 2012

Don't Be Afraid of the Dark


Korku filmi izlemeyi seven biri değilim. Hayatım boyunca izlemiş olduğum korku filmleri bir elin parmaklarını geçmez o derece. Ama Don’t Be Afraid of the Dark’ın künyesinde Guillermo del Toro’nun ismini görünce, hele bir de ürkütücü fragmanını izleyince bu filme gidilir diye düşündüm. Filmin, gizemli yaratıklara ev sahipliği yapan gizemli bir ev, bu eve yeni taşınan masum aile ve sorunlu küçük kız çocuğu formülüne dayanan son derece klişe bir öyküsü ve yönetmen Troy Nixey’in ilk uzun metrajlı çalışması olsa da, senaryo Guillermo del Toro’nun kaleminden çıktıysa insanın beklentileri ister istemez artıyor. Ama sonuç koca bir hayal kırıklığı.
Bir tür filmine gittiğinde seyircinin görmeyi ve hissetmeyi beklediği şeyler bellidir. Komediye gittiyse gülecek, dram izliyorsa ağlayacaktır. Bir korku filminden beklenen ise korkutması, gerim gerim germesi ve hatta koltuktan sıçratmasıdır. Don’t Be Afraid of the Dark ise layığıyla korkutmaması bir yana, özellikle ikinci yarısında gülmekten kırıp geçiriyor. Fazla korktuğu için korku filmi izleyemeyen biri olarak ben bile etkilenmemişken, türün fanatikleri için ne büyük bir fiyasko olmuştur siz düşünün. Bunun en büyük nedeni ise senaryodaki inanılmaz hatalar. Spoiler vermemek için detaya girmiyorum ama olur da izleme gafletinde bulunursanız zaten kolaylıkla fark edersiniz. Bir başka önemli sorun ise filmin korku ve gizem kaynağı yaratıkları. Tamamen görünmedikleri ilk yarıda film ürkütmeyi başarırken, yaratıkları net bir biçimde görebildiğimiz andan itibaren “takke düştü kel göründü” misali filmin tüm gerilimi silinip gidiyor. Çünkü söz konusu meşum yaratıkların fareden biraz büyük ama bir kedinin bile rahatlıkla indirebileceği boyutta olmaları gerçekten komik. Hani nerdeyse üzerlerine bassanız ölecekler. Üstüne üstlük bu minik şeytani yaratıkların alemde hatrı sayılır bir itibarları da var çünkü 999 yılında Papa kendileriyle centilmenlik anlaşması imzalamış! Buradaki 999 rakamının şeytanın rakamı olduğu düşünülen 666’ya yaptığı ucuz göndermeyi de esefle kınıyorum. Film boyu devam eden saçmalıklar silsilesi finalde golden shot yapıyor. Yaratıkların yer altındaki inlerini bulmak için evi yıkma, hiç olmadı ilgili bölgeyi kazma gibi vasat seviyede zekası olan birisinin bile akıl edebileceği yöntemlerin hiç birine başvurulmuyor. Yoksa bir devam filmi için zemin mi hazırlamak istemişler bilemiyorum ama bu olasılık şahsen beni filmin kendisinden daha çok korkuttu.


Elde böyle dandik bir senaryo olunca oyunculuk açısından da söylenecek fazla bir şey yok. Katie Holmes’u pek sevmem zaten ama Guy Pearce gibi yetenekli bir oyuncunun bu filmde rol almayı kabul ederken aklı neredeydi acaba? Filmin tek artısı ise set tasarımı. Kabartmalı, işlemeli kapı ve pencereleri, ahşap mobilyaları ve labirentimsi bahçesiyle oldukça görkemli ve tekinsiz görünen ev, ürkütücü bir atmosfer oluşturma konusunda filme yaratıklardan daha çok katkıda bulunmuş.
Sonuç olarak filmin isminin “Don’t Be Afraid of This Movie” olarak değiştirilmesini öneriyor, özellikle de korku filmi sevenlerin uzak durması gerektiği konusundaki uyarımı tekrarlıyorum. Fragmanı filmin kendisinden daha korkunç, onu izleyin daha iyi.

31 Ocak 2012

The Talented Mr. Ripley - Tu Vuo Fa l'Americano

      The Talented Mr. Ripley'i hatırlayan var mı? 1950'lilerin İtalya'sına ait kartpostalvari görüntüler ve harika müzikler eşliğinde geçen 1999 tarihli film, Patricia Highsmith'in romanından uyarlanmıştı. Zengin playboy rolünde Jude Law, yetenekli kötü adam rolünde ise Matt Damon'ın harikalar yarattığı filmin en keyifli sahnelerinden biri de ikisinin birlikte "Tu Vuo Fa l'Americano"yu söyledikleri sahnedir. 

27 Ocak 2012

The Girl with the Dragon Tattoo

Kişisel kanaatim David Fincher’ın gerçekten yaratıcı ve zeki bir yönetmen olduğu yönünde. Hatta Se7en ve Fight Club gibi iki şaheserden sonra pek çok sinemaseverin gözünde kredisi kolay kolay bitmeyecek bir yönetmen haline geldi. Bu yüzden de Panic Room, Zodiac, The Social Network gibi düzgün ama vasatın sınırlarında gezen filmlerini görmezden gelmek mümkün oldu. Ama The Girl with the Dragon Tattoo filmini çektiğini ilk duyduğumda neden böyle bir işe kalkıştığını pek anlayamamıştım doğrusu. Zaten bestseller olmuş bir serinin kitabını filme uyarlamak yeterince riskliyken ve bunu gayet başarıyla kotarmış bir başka film halihazırda mevcutken insan neden böyle bir işe kalkışır ki.
Hem kitabı okumuş hem de Niels Arden Oplev tarafından uyarlanan filmi seyretmiş biri olarak diyebilirim ki Fincher’ın “The Girl with the Dragon Tattoo”su aslında kendi içinde gayet tutarlı ve düzgün ancak bir o kadar da gereksiz bir film. Oplev’in versiyonu 600 küsur sayfalık detaylı bir öyküsü olan romana son derece sadık ve başarılı bir uyarlamaydı. Bu yüzden izlerken elimde olmadan iki filmi sürekli kıyasladım ve aynı filmin farklı oyuncularla ve biraz daha farklı mizansenlerle çekilmiş bir kopyası olduğundan başka bir şey düşünemedim. Burada diyebilirsiniz ki aynı kitaptan uyarlanarak çekilen iki filmin birbirine benzemesi kaçınılmaz. Evet doğru, ama o halde bari bu kadar yakın arayla çekmeseydiniz kardeşim derim ben de. Üstelik her yönetmenin kendi farklı bakış açısı, özgün bir tarzı olması gerekmez mı?
The Girl with the Dragon Tattoo’yu Avrupa versiyonundan ayrı olarak ele aldığımızda ise hakkını teslim etmek gerekiyor. Başta da söylediğim gibi Fincher gerçekten parlak bir yönetmen ve uzun süresine rağmen sıkmayan, isabetli oyuncu seçimleriyle öne çıkan derli toplu bir film ortaya koymuş. Özellikle Rooney Mara, Lisbeth Salander performansıyla Noomi Rapace’ın gölgesinde kalmamayı başarmış. Daniel Craig ise James Bond karakterinin üzerine yapışmaması için farklı rollerde elinden geleni yapıyor. Filmin bir de muhteşem açılış jeneriği var ki gerçekten bayıldım ancak fütüristik bir rock klibi havasındaki bu jeneriğin filmle alakasını pek bulamadım. Filmin bana göre bir başka sorunu ise finale doğru Harriet Vanger’in gizeminin çözüldüğü sahne. David Fincher romandakinden başka bir son çekerek, o çok sevdiği “seyirciyi şaşırtma trüğü” ile (bkz. The Game, Se7en, Fight Club) farklı olacağını düşünmüş olmalı. Romanı okumayan ya da diğer filmi izlemeyenler için gerçekten hoş bir sürpriz olmuş olabilir tabi ama bence finali oldubittiye getirmekten başka bir işe yaramamış.  


Filmle ilgili son sözüm Lisbeth Salander karakteriyle ilgili olacak. Bir oyuncu için canlandırmanın pek de kolay olmadığını düşündüğüm bu yalnız, asosyal, arızalı, güçlü ve bağımsız kadın karakter muhtemelen gelecek devam filmleriyle de yakın zamanda beyazperdenin unutulmaz kadın karakterleri arasına girebilir. Demedi demeyin.

24 Ocak 2012

2012 Oscar Adayları

     
    Altın Küre ödüllerinin açıklanmasının üzerinden fazla zaman geçmeden 84. Oscar adayları da belli oldu. 26 Şubat'ta ödüle kavuşacak isimlerle ilgili tahminler yürütülmeye başlandı bile. Filmlerin hepsini izlemediğim için henüz net bir fikrim yok  ama gönlüm The Artist'ten yana.

En İyi Film
War Horse
The Artist
Moneyball
The Descendants
The Tree of Life
Midnight in Paris
The Help
Hugo
Extremely Loud & Incredibly Close
En İyi Yönetmen
Michel Hazanivicus - The Artist
Alexander Payne - The Descendants
Martin Scorsese - Hugo
Woody Allen - Midnight in Paris
Terrence Malick - The Tree of Life
En İyi Kadın Oyuncu
Glenn Close - Albert Nobbs
Rooney Mara - The Girl With the Dragon Tattoo
Viola Davis - The Help
Meryl Streep - The Iron Lady
Michelle Williams - My Week With Marilyn
En İyi Erkek Oyuncu
Demian Bichir - A Better Life
George Clooney - The Descendants
Jean Dujardin - The Artist
Gary Oldman - Tinker Tailor Soldier Spy
Brad Pitt - Moneyball
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Berenice Bejo - The Artist
Jessica Chastain - The Help
Melissa McCarthy - Bridesmaids
Janet McTeer - Albert Nobbs
Octavia Spencer - The Artist
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Kenneth Branagh - My Week With Marilyn
Jonah Hill - Moneyball
Nick Nolte - Warrior
Christopher Plummer - Beginners
Max von Sydow - Extremely Loud & Incredibly Close
En İyi Orijinal Senaryo
Michel Hazanivicius - The Artist
Kristen Wiig and Annie Mumulo - Bridesmaids
Woody Allen - Midnight in Paris
J.C. Chandor - Margin Call
Asghar Farhadi - A Separation
En İyi Uyarlama Senaryo
The Descendants
Hugo
Ides of March
Moneyball
Tinker Tailor Soldier Spy

En İyi Yabancı Film
Bullhead
Footnote
In Darkness
Monsier Lazhar
In Separation
En İyi Animasyon
A Cat in Paris
Chico & Rita
Kung Fu Panda 2
Puss in Boots
Rango
En İyi Belgesel
Hell And Back Again
If A Tree Falls; A Story Of The Earth Liberation Front
Paradise Lost 3: Purgatory
Pina
Undefeated
En İyi Sinematografi
The Artist
The Girl With The Dragon Tattoo
Hugo
The Tree of Life
War Horse
En İyi Kurgu
The Artist
The Descendants
The Girl With The Dragon Tattoo
Hugo
Moneyball
En İyi Sanat Yönetimi
The Artist
Harry Potter and the Deathly Hallows Pt. 2
Hugo
Midnight In Paris
War Horse
En İyi Kostüm
Anonymous
The Artist
Hugo
Jane Eyre
W.E.
En İyi Makyaj
Albert Nobbs
Harry Potter & The Deathly Hallows Pt. 2
The Iron Lady
En İyi Müzik
The Artist
Tinker Tailor Soldier Spy
The Girl With The Dragon Tattoo
Hugo
The Adventures Of Tintin
War Horse
En İyi Orijinal Şarkı
“Man Or Muppet” – The Muppets
“Real In Rio” – Rio
En İyi Ses Kurgusu
Drive
The Girl With The Dragon Tattoo
Hugo
Transformers: The Dark Of The Moon
War Horse
En İyi Ses Miksajı
The Girl With The Dragon Tattoo
Hugo
Moneyball
Transformers: The Dark of The Moon
War Horse
En İyi Görsel Efekt
Harry Potter and The Deathly Hallows Pt. 2
Hugo
Real Steel
Rise of the Planet of the Apes
Transformers: The Dark of the Moon
En İyi Kısa Film
Pentecost
Raju
The Shore
Time Freak
Tuba Atlantic
En İyi Kısa Animasyon
Dimanche
The Fantastic Flying Books Of Mr. Morris Lessmore
La Luna
A Morning Stroll
Wild Life
En İyi Kısa Belgesel
The Barber Of Birmingham: Foot Soldier of the Civil Rights Movement
God Is The Bigger Elvis
Incident In New Baghdad
Saving Face
The Tsunami & The Cherry Blossom

16 Ocak 2012

Golden Globe Goes to...

     
 Hollywood Yabancı Basın Birliği (Hollywood Foreign Press Association) tarafından 69 yıldır verilmekte olan Altın Küre Ödülleri dün gece sahiplerini buldu. Bu tarz ödül törenleri benim için fazlasıyla geç bir saatte yayınlandığından çok istememe rağmen her zamanki gibi izleyemedim. Ama kazananların çok da sürpriz isimler olmadığı ortada. Zaten çoğu kişi de kimin ödül aldığından çok kimin ne giydiği ile ilgilendiğinden böyle ödüllere çok da anlam yüklememek lazım. 
Kazananlarla ilgilenenler için ödül listesi aşağıda:



En İyi Film (Drama): The Descendants
En İyi Film (Komedi / Müzikal): The Artist
En İyi Erkek Oyuncu (Drama): George Clooney / The Descendants
En İyi Kadın Oyuncu (Drama): Merly Streep / The Iron Lady
En İyi Erkek Oyuncu (Komedi/Müzikal): Jean Dujardin / The Artist
En İyi Kadın Oyuncu (Komedi/Müzikal): Michelle Williams / My Week with Marilyn
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christopher Plummer / Beginners
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Octavia Spencer / The Help
En İyi Yönetmen: Martin Scorsese / Hugo
En İyi Senaryo: Woody Allen / Midnight in Paris
En İyi Şarkı: Madonna / Masterpiece (W.E.)
En İyi Müzik: Ludovic Bource / The Artist
En İyi Animasyon: The Adventures of Tintin
En İyi Yabancı Dilde Film: Jodaeiye Nader az Simin (A Separation) / İran

En İyi Dizi (Drama): Homeland
En İyi Dizi (Komedi/Müzikal): Modern Family
En İyi Mini Dizi ya da TV Filmi: Downton Abbey
En İyi Erkek Oyuncu (Drama): Kelsey Grammer / Boss
En İyi Kadın Oyuncu (Drama): Claire Danes / Homeland
En İyi Erkek Oyuncu (Komedi/Müzikal): Matt LeBlanc / Episodes
En İyi Kadın Oyuncu (Komedi/Müzikal): Laura Dern / Enlightened
En İyi Erkek Oyuncu (TV Filmi/Mini Dizi): Idris Elba / Luther
En İyi Kadın Oyuncu (TV Filmi/Mini Dizi): Kate Winslet / Mildred Pearce
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Dizi/Mini Dizi/Tv Filmi): Peter Dinklage / Game of Thrones
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Dizi/Mini Dizi/Tv Filmi): Jessica Lange / American Horror Story

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...