Sayfalar

5 Temmuz 2012

Dark Shadows

     Uzun süredir yolunu gözlediğim Dark Shadows'u gösterime girdiği ilk hafta izledim aslında. Ama yaz rehavetinden ve tembellikten olsa gerek, hakkında bir şeyler yazmam ancak bugünü buldu. Yazıyı ertelememin bir başka nedeni ise film hakkındaki tereddütlerimdi. Tim Burton, hala sevdiğim ve filmlerini kaçırmadığım yönetmenlerden olmaya devam etse de ne yazık ki artık kendisini tekrar etmeye başladığını ve orijinallikten yoksun işler çıkardığını düşünüyorum. Hakkında hiçbir ön bilgim olmadan Dark Shadows’u izlemiş olsaydım ve sonunda “bu filmin yönetmeni kim” diye sorsalardı, hiç düşünmeden “Tim Burton” cevabını verirdim. Bu elbette ki kötü bir şey değil ve çoğu zaman yönetmenin nevi şahsına münhasırlığını gösterir. Ama kendine özgülük ve kendini tekrar arasında ince bir çizgi olduğunu da unutmamak lazım.
Egzantrik karakterler, gotik bir atmoster ve masalvari bir anlatım Tim Burton filmlerinin alamet-i farikası oldu. 60’ların popüler dizisi Dark Shadows’un aynı isimli uyarlaması olan bu filmde de Burton’un favori temalarını bolca görmek mümkün; yani vampirler, hayaletler, cadılar ve kurt adamları. Reddedildiği için cadı Angelique tarafından vampire dönüştürülen Barnabas Collins 200 yıl boyunca bir tabutta kapalı kaldıktan sonra şans eseri serbest kalır ve kendisini 1972 yılında bulur. Kendi evinde kalmakta olan akrabalarıyla birlikte yaşamaya başlayan Barnabas’ın 200 yıllık bir aradan sonra yeni hayat tarzı ve teknolojilere adaptasyon süreci filmin en komik sahnelerini oluşturuyor. McDonald’s ve Alice Cooper esprileri özellikle en akılda kalanlar. 70’li yılların atmosferi ustalıkla yansıtılmış. Dekorasyon, kıyafetler ve müzikler bir o kadar iyi. Müzik demişken açılış sahnesinde birden bire “Nights in White Satin”i duymak bünyeye çok iyi geldi.  
Filmin en unutulmaz sahnesi ise Barnabas ve Angelique arasında geçiyor. İkili arasındaki elektriklenme adeta beyazperdeden taşarak sinema tarihinin en yaratıcı sevişme sahnelerinden birini ortaya çıkarmış. Tabi bunda en büyük pay Johnny Depp ve Eva Green’in müthiş karizmalarına ait. Barnabas’ı Depp’ten başkası oynasaymış kesinlikle olmazmış. Çok yetenekli bir oyuncu olması bir yana, canlandırdığı tüm tuhaf Tim Burton karakterleri (Edward Scissorhands, Ed Wood, Ichabod Crane, Willy Wonka, Sweeney Todd, Mad Hatter) onun sayesinde unutulmaz oldu.  Eva Green ise insanın kanını donduran bakışları ile Camelot dizisindeki “Evil Morgan” rolünden sonra cadı Angelique için de biçilmiş kaftan olduğunu göstermiş. Barnabas tarafından neden reddedildiğini anlamak ise bir hayli güç. 


Hak yemeyelim Dark Shadows’ın oyuncu kadrosundaki diğer isimler de gayet başarılı. Zevce kontenjanından Helena Bonham Carter, hala taş gibi görünen Michelle Pfeiffer (botoxlar sağolsun), sorunlu ergen rolünü biraz abartsa da Chloe Grace Moretz, tekinsiz tipiyle Jackie Earle Haley ve Jonny Le Miller hepsi de rolünün hakkını vermiş. Tabi senaryoda kendilerine ayrılan süre elverdiği kadarıyla. Filmin önemli eksiklerinden biri bu. Barnabas ve Angelique dışındaki tüm karakterler öylesine es geçilmiş ki, herhangi birini çıkarttığınız takdirde filmde hiçbir eksiklik olmaz. Özellikle de Barnabas ve Victoria arasındaki aşkın nasıl filizlendiğini anlamak zor. Ama neticede saf ve kutsal bakire olan masum kızın tercih edilmesi ve cinsel açıdan özgür olanın ise cadı olarak yaftalanması filmlerde sık rastlanılan ve pek de fazla sorgulanmayan bir durum ne de olsa.  
Lafı uzatmayalım, Dark Shadows tüm tahmin edilebilirliğine ve klişelerine rağmen eğlenceli bir film. Evet, Tim Burton’un kesinlikle en iyi filmi değil. Ama pek çoğunun yaptığı gibi yerden yere vurulmayı da hak etmiyor. Bu sıcak havalardan kaçıp klimalı bir salonda vakit öldürmek için ideal bir seçim olabilir. Belki de yönetmenin ihtiyacı olan çözüm artık (ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar) Johnny Depp ve Helena Bonham Carter ısrarından vazgeçmesidir. Siz ne dersiniz?

17 Haziran 2012

Sinema Dünyasının En "Psycho" Babası

      Bugün Babalar Günü. Kutlanmasını, hediyeler alınmasını gereksiz bulduğum özel (!) günlerden biri daha. Eh, yine de eksik kalmayalım ve bir filmperest olarak bu günü kendimizce analım istedim. Stanley Kubrick'in The Shining (1980) filmini izleyenler bilir (izlemeyenler de mutlaka izlemelidir). Kışı geçirmek ve göz kulak olmak üzere gittikleri boş bir oteldeki şeytani güçler tarafından ele geçirilen aile babası Jack Torrence eşi ve çocuğuna dehşet saçmıştı. İlk izlediğimde gerim gerim gerildiğim bu film yıllar sonra rüyama girmişti ve kendimi o otelde görmüştüm. Öhöm her neyse konumuz bu değil tabi ki :) 
      Bendeniz günün anlam ve önemine uygun (?) olarak Jack Nicholson'ın insan üstü bir performansla canlandırdığı Jack Torrence karakterini sinema dünyasının en "psyhco baba"sı olarak taçlandırıyor ve "Here's Johnny" repliğinin damgasını vurduğu filmin en vurucu sahnelerinden birini aşağıda paylaşıyorum. İyi pazarlar!

7 Haziran 2012

Django Unchained Trailer

     En sevdiğim yönetmen, dahi insan Quentin Tarantino'nun son filmi Django Unchained için geri sayımdayım. Gösterim tarihi ne yazık ki aralık ayını bulacak olan filmin fragmanı da  sonunda görücüye çıkmış. Leonardo DiCaprio'ya rağmen gayet güzel ve eğlenceli görünüyor.  Şimdi asıl soru Aralık ayına kadar zaman geçer mi?...

3 Haziran 2012

Yaz Mevsiminin Gişe Canavarları

       Bu sene yaz bomba gibi geçecek. Deniz, güneş ve sahilleri kastetmiyorum. Uzun zamandır beklenen süper filmlerin bu yaz gösterime girecek olmasından bahsediyorum. Bombalar Haziran'ın ilk günü vizyonda olan Ridley Scott'ın Prometheus'uyla başladı. Buyrun bakın sırada neler var:

Dark Shadows (Karanlık Gölgeler) - 15 Haziran

Yönetmen: Tim Burton
Oyuncular: Johnny Depp,  Eva GreenMichelle PfeifferHelena Bonham Carter ve Jackie Earle Haley


    Film hakkında fazla söze gerek yok, Tim Burton ve Johnny Depp ortaklığı kötü olabilir mi? Fragmanını daha önce paylaşmıştım, tekrar izlemek için buraya!

Ice Age 4: Continental Drift (Buz Devri 4: Kıtalar Ayrılıyor) - 29 Haziran


Yönetmen: Steve Martino & Mike Thurmeier
Seslendirenler: Denis Leary, Ray Romano, John Leguizamo, Peter Dinklage, Jennifer Lopez, Sean William Scott



     Ice Age fanatiklerinin özlediği karakterler Sid, Manny, Diego ve Scrat sonunda geri dönüyor. Şahsen ben en çok favorim Scrat'in pek sevgili palamut tanesi ile yiyeceği naneleri merak ediyorum.   

The Amazing Spider-man (İnanılmaz Örümcek Adam) - 6 Temmuz

Yönetmen: Marc Webb
Oyuncular: Andrew Garfield, Emma Stone, Rhys Ifans


     Sam Raimi'nin Spider-man üçlemesi bence gayet başarılı ve yeterliydi. Neden bir başka Spider-man filmine gerek duyuldu bilmiyorum. Bakalım izleyip göreceğiz.  


The Dark Knight Rises (Kara Şövalye Yükseliyor) - 27 Temmuz 

Yönetmen: Christopher Nolan
Oyuncular: Christian BaleTom Hardy, Michael Caine, Joseph Gordon-Levitt, Gary Oldman, Anne Hathaway, Liam Neeson, Marion Cottilard



     İlk iki film muhteşemdi. Üçlemenin son halkasının da öyle olacağından adım gibi eminim. Kadro deseniz rüya gibi. Fragmanı için buraya!

Total Recall (Gerçeğe Çağrı) - 3 Ağustos

Yönetmen: Len Wiseman
Oyuncular: Colin Farrell, Kate Beckinsale, Jessica Biel, Bryan Cranston


     1990 tarihli Total Recall hala zevkle izlenen, başarılı bir bilimkurguyken, yeniden çevriminin nasıl bir film olacağına dair bahisler açıldı. Umarım sonuç çoğu yeniden çevrimin başına geldiği gibi bir fiyasko olmaz. 

Rock of Ages - 31 Ağustos

Yönetmen: Adam Shankman
Oyuncular: Tom Cruise, Malin Akerman, Julianne Hough


    Filmin 80'lerde geçen konusu hakkında fazla bir malumatım olmamakla birlikte Tom Cruise'un ilerleyen yaşına rağmen bir rock yıldızını nasıl canlandırmış olduğunu merakla bekliyoruz efendim. 

The Bourne Legacy (Bourne'un Mirası) - 31 Ağustos

Yönetmen: Tony Gilroy
Oyuncular: Jeremy Renner, Rachel Weisz, Edward Norton


     Matt Damon'un oynadığı Bourne serisini çok sevmiş biri olarak Jeremy Renner'lı yeni Bourne filmine biraz mesafeliyim ve "ne gerek vardı" diye düşünmekteyim.  Ama kim bilir belki de filmi izleyince fikrim değişir. 

27 Mayıs 2012

Büyüksün Haneke!


         65. Cannes Film Festivali ödülleri sahiplerini buldu. İzlememiş olsam da Altın Palmiye'nin favori yönetmenlerimden Michael Haneke'nin Amour filmine gitmesine pek sevindim. Diğer ödüller de şu şekilde; 

Jüri Büyük Ödülü: Reality - Matteo Garrone
En İyi Yönetmen: Carlos Reygadas - Post Tenebras Lux
En İyi Kadın Oyuncu: Cosmina Stratan & Cristina Flutur - Beyond the Hills
En İyi Erkek Oyuncu: Mads Mikkelsen - Jagten
En İyi Senaryo Ödülü: Cristian Mungiu - Beyond the Hills
Jüri Özel Ödülü: The Angel’s Share - Ken Loach
Altın Kamera (En İyi İlk Film): Beasts of the Southern Wild - Benh Zeitlin
En İyi Kısa Film: Sessiz (Bédeng) - L. Rezan Yeşilbaş
Belirli Bir Bakış En İyi Film: Despues de Lucia - Michel Franco
Belirli Bir Bakış Jüri Özel Ödülü: Le Grand Soir - Benoit Delepine & Gustave Kervern
Özel Mansiyon Ödülü: Djeca - Aida Begic
FIPRESCI: In the Fog - Sergei Loznitsa

24 Mayıs 2012

Jacob's Ladder


Jacobs’s Ladder’ı izlemeye başladığımda Vietnam Savaşı ve bu savaşın Amerikalı askerler üzerindeki olumsuz ve yıkıcı etkileri üzerine bir şeyler anlatma derdinde olan bir film bekliyordum. Hatta filmin son 5 dakikasına kadar da bu umudumu korudum ama meğerse amaç; izleyiciyi böyle bir beklentiye sokup sonra da ters köşeye yatırmakmış. Karşımızda bol dini referanslı, gerilim soslu, sonu sürprizli ve yürek burkan bir film var.
Film Vietnam’da bir çatışma sahnesiyle başlıyor. Devamında bu çatışma sırasında yaralanan Jacob’ın savaştan döndükten sonra yaşadığı travmaları izliyoruz. Bazı yaratıklar tarafından takip edildiğini düşünen Jacob sürekli olarak halüsinasyonlar görüyor. Filmin konusu hakkında  daha fazla detaya girmemek yerinde olacak ama neyin gerçek neyin rüya olduğu konusunda kafanızın karışacağı kesin.
Dini referansı bol bir film dedik o halde bu konuyu biraz açalım. Bu referansların ilki filmin ismi. Tevrat’ın birinci kitabı olan Yaratılış’ta Jacob’s Ladder “cennete çıkan merdiven” olarak geçmekte. Rivayete göre Jacob yani Yakup Peygamber bir seyahati sırasında dinlenmek üzere uzanır ve uykuya dalar. Rüyasında yeryüzünden gökyüzüne uzanan bir merdiven ve bu merdivenin basamaklarında inip çıkan Tanrı’nın meleklerini görür. Bu inanca göre Jacob’s Ladder ya da Yakub’un Merdiveni olarak adlandırılan bu merdiven maddi dünya ile ilahi dünya arasındaki bağlantı noktası olarak düşünülmektedir. Bir başka açıdan merdiven metaforunun filmde bilinçaltına da işaret etmek için kullanıldığını söylemek mümkün. Bu konuya sonra döneceğim ama önce dini referanslardan devam edelim. Ana karakter Jacob’ın isminin Yakup Peygamber’e gönderme olduğunu söylemiştik. Jacob’ın kız arkadaşı Jezzie ya da tam haliyle Jezebel ise putperest İsrail kraliçesinin ismi olarak Tevrat ve İncil’de yer alıyor. Hem de en günahkar kadın sıfatıyla. Jacob’ın yıllar önce ölmüş olan oğlu Gabe, yani Gabriel, yani Cebrail ise Tanrı’nın meleklerinden birinin adı. Son olarak Jacob’ın sorularına bir yanıt veren ve ordunun sırlarını anlatan Michael isimli kişiyi de Mikail olarak düşünmek mümkün.
Jacob’s Ladder gibi dini çağrışımları bol bir film yönetmen Adrian Lyne’nin filmografisinde biraz ayrıksı duruyor aslında. Yönetmenin şimdiye kadar çekmiş olduğu Flashdance (1983), Nine ½ Weeks (9,5 Hafta, 1986), Fatal Attraction (Öldüren Cazibe, 1987), Indecent Proposal (Ahlaksız Teklif, 1993), Lolita (1997), Unfaithful (Sadakatsiz, 2002) gibi filmlerin dikkat çeken özellikleri çoğunlukla cinselliğin ön planda olması ve erkeğin mahvına sebep olan kötücül bir kadının varlığı. Gerçi Jacob’s Ladder’da da Jezzie mutlu aile birliğini tehdit eden femme fatale kontenjanını layığıyla dolduruyor.  



Uyarı: Yazının buradan sonrası spoiler içerir

Merdiven metaforuna geri dönersek dört önemli sahne üzerinde durmak lazım. Bunların ilki filmin başlarında Jacob’ın metro istasyonunda çıkışa giden merdivenlerin kapalı olduğunu gördüğünde aşağı inmek zorunda kaldığı sahne. Burada Jacob’ın aşağı inerek girdiği karanlık tünelin aslında kendi bilinçaltı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zaten gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu bilemediği olaylar zinciri de bu sahneden sonra başlıyor. Merdiven metaforunun yer aldığı ikinci sahnede Jacob’ın merdivenin basamaklarında oturan bir kadına fal baktırdığını görüyoruz. Ufak bir detay gibi görünse de filmin önemli sahnelerinden biri bu ve Jacob’ın yukarı çıkmasına onu aşağı çağıran Jezzie (günahkar kadın) engel oluyor.
Merdivene dair en önemli sahne ise kuşkusuz Michael ve Jacob arasındaki diyalog sahnesi. Ordunun askerlere verdiği “merdiven” isimli uyuşturucunun maruz kalan kişileri en ilkel, vahşi güdülerine, saldırganlığa “merdivenden aşağı indirmesi” başta işaret ettiğim ikiliği çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Filmin sonunda Jacob’ın oğlu Gabe’in yani Cebrail’in elinden tutarak merdivenden aydınlıklar içindeki yukarıya çıkması ise maddi dünyadan ilahi dünyaya geçişi sağlayan Yakub’un merdiveni olarak anlamını buluyor. Nasıl ki Kutsal Kitap’a göre Yakup rüyasında bu merdiveni görmüşse, Jacob da kendi rüyasında cennette çıkan merdiveni görmüştür.
Şimdiye kadar söylediğim herşeyi bir kenara koyarsak Jacob’s Ladder’ın öyküsü en temelde ölmekten ve ölünce cehenneme gitmekten çok korkan bir adamın hikayesi aslında. Kim bilir, ölüme en yakın olduğu anda insan gerçekten böyle hissediyor olabilir. Film bittikten sonra Jacob için üzülmemek elde değil. Tabi bunda, film boyunca yüzündeki acılı ve şaşkın ifadesiyle gibi müthiş bir oyunculuk sergileyerek kendisine hayran bırakan Tim Robbins’in de çok büyük etkisi var. Son bir alkış da filmin ismini Türkçe’ye “Dehşetin Nefesi” olarak çeviren yaratıcı zekalara gelsin. 


10 Mayıs 2012

The Avengers; Dördü Bir Yerde


Süper kahraman filmlerini her zaman sevmişimdir. Çizgi romanlarının takipçisi olmasam da sıradan insanların mucizevi bir şekilde edindikleri süper güçleri sayesinde kötü adamları tepelemelerine dayalı aslında son derece standart hikayeler anlatan bu tarz filmleri hiç kaçırmam. Bu yüzden “dördü bir yerde” The Avengers sabırsızlıkla beklediğim ve sinema salonundan keyifle ayrıldığım bir film oldu.
Çizgi romandaki Yenilmezler ekibinin kadrosu biraz daha kalabalık olsa da filmde başlangıç olarak Iron Man, Hulk, Thor ve Captain America’yı görüyoruz. Hepsinin tek başına ana kahraman oldukları kendi filmleri ve ayrı hikayeleri var. Ancak The Avengers’dan keyif almak için bu kahramanların geçmişlerini bilmeye gerek olmayacak bir senaryo yazılmış ve bence çok da isabetli olmuş. Yine de bu türün meraklısıysanız o filmleri de izlemeniz gerekir derim.
X-Men’den sonra bir sürü süper kahramanı omuz omuza savaşırken görmeye alışkın olmayan biz faniler için The Avengers adeta Brezilya milli takımı gibi. Ancak bence içlerinde en sevileni ve en öne çıkanı kesinlikle Iron Man. Robert Downey Jr.’ın müthiş bir performansla canlandırdığı Tony Stark dahi, karizmatik ve eğlenceli bir karakter olarak diğerlerinden fazlasıyla rol çalıyor. The Avengers onsuz eksik bir film olurdu.  
Yenilmezler’in ikinci adamı ise şüphesiz Hulk. Daha önce Eric Bana ve Edward Norton’ın hayat verdiği yeşil dev adam için Mark Ruffalo ismini duyduğumda kafamda soru işaretleri oluşsa da filmi izleyince hepsi uçup gitti. Özellikle Hulk ve kötü adam Loki arasındaki kapışma (?) anı filmin en eğlenceli sahnesiydi.
Gelelim Tanrı Thor’a. Filmin tek kötüsü Loki’nin üvey biraderi Thor kırmızı pelerini, kaslı kolları ve iyilik dolu kocaman kalbiyle –tabi çekicini de unutmayalım- süper de olsa neticede ölümlü diğer kahramanlarla birlikte alçak gönüllülükle savaşıyor. Yani düşünsenize adam Tanrı! Demir Adam’mış, Yeşil Adam’mış hepsi onun yanında tırt kalır. Öhöm neyse, Chris Hemsworth takipteyim canım, yeni filmlerini bekliyorum öptüm!


Takımın en sünepesi ise Captain America. Zaten kendi adını taşıyan filmi de gayet sıradandı. O filmi seyredenler hatırlayacaklardır, Tony Stark’ın babası ile bizim Captain arasında bir miktar çekişme yaşanmıştı. Hatta ona istinaden The Avengers’da “senin babanı da hiç sevmezdim Demir Oğlan” gibisinden bir diyalog bekledim ama yanıldım.
Bu kadar süper kahraman arasında nispeten normal kahramanlar olarak yer alan Black Widow ve Hawkeye’a da değinmeden geçmek olmaz. Ajanlık bürosu S.H.I.E.L.D’in birer casusu olan bu ikilinin en büyük eksiği kendilerine ait birer filmlerinin olmayışı ve dolayısıyla geçmişleri hakkında fazla bir şey bilmeyişimiz. Jeremy Renner’ı her ne kadar odunsu bulsam da hedefe bakmadan fırlattığı oklarla “cool aksiyon kahramanı” alanında kariyerine devam edeceğini göstermiş oldu. Scarlett içinse fazla söze gerek yok, siyah, dar kıyafetler içinde dövüşen seksi kadın rolüne gayet yakışmış.
Filmin biricik kötüsü ise, Thor filminin de kötü karakteri olan kıskanç, kompleksli ve ezik Loki. İsmini duymaya devam edeceğimiz aktörler arasında yer alan Tom Hiddleston tarafından sinsi ve soğukkanlı biçimde canlandırılan Loki’nin neyine güvenip bu kadar güçlü kahramana kafa tuttuğunu anlamak ise zor.
Devam filminin 2014 yılında geleceği müjdelenen The Avengers bir fantastik aksiyon filminden beklenen herşeyi (heyecan, etkileyici dövüş koreografileri, bol patlama, yıkım, görsel efekt vs.) fazlasıyla karşılıyor. Ayrıca gerçekten akılda kalıcı ve sağlam esprileri var. Klişeymiş, propagandaymış evet onlar da sonuna kadar var ama nerde yok ki, yani çok da ciddiye almamak lazım. Kısacası eğlenmek ve gerçek dünyayı bi süreliğine unutmak istiyorsanız mutlaka izleyin. Ama artık alışıldığı üzere jenerik bitmeden salonu terk etmeyin, devam filmine ilişkin ipucunu kaçırmayın ;)  

19 Nisan 2012

Cannes Film Festivali Yarışma Kategorisi Filmleri



   Sinema dünyasının seçkin festivallerinden Cannes bu yıl 16-27 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek. Jüri başkanının İtalyan yönetmen Nanni Moretti olacağı festivalin yarışma kategorisinde yer alan filmler de nihayet açıklandı. Listede tabiri caizse pek çok 'baba' yönetmen yer alıyor. Ama ne yalan söyleyim en çok Michael Haneke ismi beni heyecanlandırdı. İşte o liste: 

Moonrise Kingdom - Wes ANDERSON
Rust & Bone - Jacques AUDIARD
Holy Motors - Leos CARAX 
Cosmopolis - David CRONONBERG
Paperboy - Lee DANIELS
Killing Them Softly - Andrew DOMINIK
Reality - Matteo GARRONE
Amour - Michael HANEKE
Lawless - John HILLCOAT
In Another Country - Hong Sang SOO
The Taste of Money - Im Sang-SOO
Like Someone in Love - Abbas KIAROSTAMI 
The Angel’s Share - Ken LOACH
Beyond the Hills - Cristian MUNGIU
After the Battle - Yousry NASRALLAH 
Mud - Jeff NICHOLS
Vous n’avez encore rien vu - Alan RESNAIS
Post Tenebras Lux - Carlos REYGADAS
On the Road - Walter SALLES
Paris Amour - Ulrich SEIDL 
The Hunt - Thomas VINTERBERG
Innebel - Sergei LOZNITSA 

11 Nisan 2012

Texas Killing Fields

    
   Keşke benim babam da meşhur bir yönetmen olsaydı, ben de onun ününden, kredisinden, çevresinden nasiplenseydim. Texas Killing Fields'in (Teksas Ölüm Tarlası) yönetmeni Ami Canaan Mann'in, Michael Mann'in kızı olduğunu öğrendiğimde genetik faktörlerin belirleyici olduğunu ileri süren teorileri hatırlayıp, böyle babanın kızı kötü film çekmemiştir diye düşünmüştüm. Armut her zaman dibine düşmüyor demek ki.
      Film, gerçek bir öyküden yola çıkıyor. 70'li yıllarda Texas City'de hepsi faili meçhul kalmış çok sayıda kadın cinayeti işlenmiş ve bu kadın cesetlerinin bulunduğu bölgeye de "Ölüm Tarlaları" adı verilmiş. Film bu olaya da atıfta bulunarak, günümüzde benzer şekilde işlenen ve aynı bölgeye bırakılan kadın cinayetlerini ve bu cinayetleri araştıran iki polisi merkeze alıyor. Buraya kadar sorun yok, hatta seri katil araştıran polisiye filmlere bayılan bendeniz bu kısa konuyu öğrenince oldukça heveslendim. Ama gelin görün ki, filmin cinayetleri çözmek, katil peşinde ipucu aramak gibi bir derdi yok. Aslında var da yan öykü olarak o kadar çok şey anlatmak istiyor ki, şimdi ben ne seyrediyorum diyorsunuz. Bir yanda iki polis memurunun kendi özel hayatlarındaki sorunları, geçmişten getirdiği problemleri (zaten her polisiye filmin eşinden ayrılmış, yalnız, mutsuz bir polisi mutlaka vardır), bir yanda Texas City'nin yoksulluğu, uyuşturucu ve fuhuş sorunu, bir yanda sorunlu annesi ve abisiyle yaşayan Ann'in dramı derken konu fazlasıyla dağılıyor ve hiçbir karakterin hikayesini derinlemesine öğrenmek mümkün olmuyor. Filmin finali itibariyle küçük Ann'in hikayesinin anlatılması bir miktar anlamlı gelebilir ama yine de bir hayli zorlama olmuş. Filmin finali demişken her polisiyede olan "katilin beklenmeyen bir kişi olması" geleneği de fos çıkıyor. Çünkü daha ilk göründüğü karede katilin kim olduğunu tahmin etmek çok kolay. Bu noktada "yönetmenin derdi katil konusunda sürpriz yapmak değil" diyebilirsiniz, ama o zaman izleyiciyi şaşırtacak sözde şüphelilere ne gerek vardı diye cevap veririm. 


     Filme dair akılda kalabilecek en önemli şey atmosfer yaratmadaki başarısı. Filmin kasvetli ve karanlık havası karakterlere ve hikayeye son derece uygun olmuş. Oyunculuk açısından da sırıtan birşey yoktu. Sam Worthington'ı oyunculuk açısından biraz kabız bulsam da  rolüne oturmuştu. Jeffrey Dean Morgan gibi karizmatik bir oyuncu şimdiye kadar yer aldığı çoğu dandik filmle kendisini harcamaya devam ediyor. Hugo'dan hatırlayacağınız Chloé Grece Moretz'i ise ileride daha büyük projelerde izleyeceğimizden eminim. Kısacası Texas Killing Fields için iyi oyunculuk ve görsellik notu sınıfı geçer. Yani belki de Mann'in elinde daha derli toplu bir senaryo olsaydı, başarılı bir kara film izleme şansımız olabilirdi.  

4 Nisan 2012

To Rome With Love Trailer

     Woody Allen New York'tan çıkıp Avrupa'da sürdürdüğü turuna İtalya'da devam ediyor. Kadroda  her zamanki gibi elini sallasan stara çarpma durumu var: Penelope Cruz, Ellen Page, Alec Baldwin, Roberto Benigni, Jesse Eisenberg ve Woody Allen. Ne zamandır Allen kendi filmlerinde görünmüyordu, onun nevrotik hallerini özlemiştim şahsen. 
       Aşağıdaki fragmanı da izledikten sonra To Rome With Love merakla beklenen filmler listemde en üst sıraya çoktan yerleşti.   

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...