Sayfalar

22 Ağustos 2012

360

     Düşünün ki, başarılı filmler çekmiş ve kendine has bir izleyici kitlesine sahip bir yönetmensiniz. Yeni filminiz için popüler ve usta oyunculardan oluşan bir kadronuz var. Ancak daha önce defalarca denenmiş ve artık hiç de cazip gelmeyen bir formüle dayanan senaryonuzla hayal kırıklığı yaratmaktan öte bir şey yapamıyorsunuz.  Eğer tüm bunları kafanızda canlandırabildiyseniz Fernando Meirelles ile empati kurabildiniz demektir. Cidade de Deus (Tanrıkent, 2002), The Constant Gardener (Arka Bahçe, 2005) ve Blindness (Körlük, 2008) gibi iyi filmlerin ardından (Tanrıkent hepsinden de iyidir aslında) 360 gibi bir filmin aynı yönetmene ait olduğuna inanmak zor. 
     Filmin fragmanını ilk izlediğimde karşımızda yeni bir "kesişen hayatlar" hikayesi olduğunu üzülerek farketmiştim. Sinema tarihinde daha önce örnekleri olmakla birlikte Iñárritu'nun Amores Perros'u (Paramparça Aşklar, Köpekler, 2000) ile bir anda popülerleşen "kesişen hayatlar" temasının artık bayatladığını birisi sinemacılara anlatsın lütfen. Farkında olmadan birbirinin hayatını etkileyen insanlar, yeni olaylar yaratan başka olaylar vs. hepsi, en berbat Holywood filminde son iki saniye kala geri sayımının duracağını bildiğimiz bir bomba kadar bile heyecanlandırmıyor artık. Afişte yazdığı gibi "We are all connected". So what?!
      Filmde 10 ayrı karakter var: tek gecelik kaçamak peşinde bir adam, eşini aldatan bir kadın, kızını arayan bir baba, hapisten yeni çıkmış bir sapık, sevgilisini terk eden bir genç kız, aşkına karşılık arayan bir adam, bir fahişe... üff her neyse yazarken sıkıldım. Birbiriyle alakasız gibi görünen bu karakterlerin tahmin edildiği üzere bir şekilde birbirine değecek olan hikayeleri Viyana'da başlayıp, Paris, Londra, Denver, Rio, Bratislava gibi şehirlerde devam ediyor. Ancak bu hikayelerin hiçbiri ne "vay be" dedirtecek kadar şaşırtıcı, ne küçük tesadüflerin önemine inandıracak kadar dokunaklı, ne de enteresanlığından dolayı akılda kalıcı. Sadece yüzeysel karakterler ve onların hiç ilgi çekmeyen hayatlarının bir bölümüne tanık oluyoruz o kadar. Belki karakter sayısı daha az olsaydı, hikayelerine daha fazla dahil olabileceğimiz bir "kesişen hayatlar" izleyebilirdik. 


      Filmin tüm bu durağanlığını ve sıradanlığını gidermeye kadrodaki yıldız isimlerin de gücü yetmemiş ne yazık ki. Anthony Hopkins gibi bir üstat için kederli baba rolünü oynamak çocuk oyuncağı olmuştur sanırım. Kendisini beyazperdede izlemek hangi rolde olursa olsun hala çok keyifli. Rachel Weisz de ekstra hiçbir yetenek gerektirmeyen bir rolde üstüne düşeni yerine getirmiş. Angel-A'nın naif Andre'si rolünde kendini sevdiren Jamel Debbouze da yer aldığı sahneleri daha izlenir kılmış. Vee son olarak tabi ki sevgili Jude Law, bu filmde oynamayı kabul ederken kafan güzel miydi bilmiyorum ama muhteşem İngiliz aksanın ve şahane gülümsemen olduğu sürece oynadığın en kötü filmi bile izlerim :) 
    Hatırı sayılır festivallerde gösterim şansına erişemeyen 360'ın, Meirelles'in filmografisinde kötü bir yere sahip olacağı kesin. Ancak bu cümle yönetmenin bundan sonraki filmleri için hala umutlu olduğumun bir delili olarak kayıtlara geçsin lütfen.  

13 Ağustos 2012

Monopoly The Godfather Edition

     Monopoly'nin The Godfather Edition olarak piyasaya sürülen bu versiyonuna bayıldım. Monopoly favori oyunlarımdan olmasa da The Godfather fanatiği olarak bunu kesinlikle denemek isterdim. Oyunun detaylarının filmin hikayesine uygun olarak nasıl yeniden düzenlendiğini anlatan bu videoyu kaçırmayın derim :)  

10 Ağustos 2012

The Great Gatsby

    Yeni ve farklı hikayeler bulmakta giderek daha fazla zorlanan Holywood, bir süredir kitap uyarlamaları ve yeniden çevrimlerle yolunu bulmaya çalışıyor. The Great Gatsby (Muhteşem Gatsby) ise hem kitap uyarlaması hem de bir yeniden çevrim olarak her iki kategoriye de uyuyor. Baz Luhrmann tarafından çekilen film bu yılın sonunda gösterime girecek. Başrollerinde Leonardo DiCaprio, Carey Mulligan, Tobey Maguire gibi isimlerin yer aldığı filmin fragmanını aşağıda paylaştım ama öncelikle kısa bir süre önce okuduğum kitaptan bahsetmek istiyorum. 

     F. Scott Fitzgerald'ın 1925 yılında yayınladığı The Great Gatsby'nin konusu Yeşilçam filmlerine aşina olan bizler için oldukça tanıdık aslında: kısa yoldan zenginleyen bir adam, yıllar sonra hala unutulmayan vefasız ve güzel eski sevgilinin karşısına çıkar. Evet, böyle anlatınca bayat bir aşk hikayesi gibi geldiğini biliyorum. Ama çok iyi bir dönem romanı (Amerika'da Jazz Ages denen yıllarda geçiyor) olmasının yanı sıra, ikiyüzlü burjuva ahlakının ince bir eleştirisini de yapıyor The Great Gatsby. Fitzgerald'ın etkileyici betimlemeleri ve sade anlatımı da romanın sürükleyiciliğini destekliyor. 20. yy'ın en iyi romanları arasında isminin yer alması boşuna değilmiş dedim okuduktan sonra. Size de tavsiyem kendinizi The Great Gatsby okumanın zevkinden mahrum etmemeniz. 


       Böylesine güzel bir romanın filme uyarlanması da gecikmemiş ve 1974 yılında yönetmen Jack Clayton bu işe soyunmuş. Senaryoya Francis Ford Coppola el atmış üstelik. Jay Gatsby'i Robert Redford'un, sevdiceği Daisy'i ise Mia Farrow'un canlandırdığı filmi maalesef izlemedim, izlemeye de korkuyorum güzelim romanı mahvettilerse diye. Ancak Baz Luhrmann'ın elinden çıkan The Great Gatsby'i kaçırmaya hiç niyetim yok. Fragman bile romanda okuduklarımı aynen görmeme yetti, umarım filmin tamamı hayalkırıklığı olmaz. 
       Son olarak fragmanda Jack White'ın sesinden dinlediğimiz Love is Blindness isimli şarkıya dikkat!  

      

29 Temmuz 2012

The Dark Knight Rises


not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Fragmanında “The Legend Ends” yazması boşa değilmiş, Christopher Nolan gerçekten de efsanevi bir Batman üçlemesi ortaya çıkarmış. Çoğu iddialı üçlemenin kaderinin aksine (bkz: Godfather, Pirates of the Caribbean) zayıf halkası olmayan üç film izledik: Batman Begins, The Dark Knight ve The Dark Knight Rises. Üçü de ortak bir tema çerçevesinde birbirini tamamlayarak, tutarlı bir biçimde, ustalıkla işlenerek ilerledi ve tatmin edici bir finale erişti. Kimilerinin çizgi roman diye burun kıvırdığı ve önceki filmlerin de etkisiyle pelerinli ve maskeli bir “superhero”dan başka bir şey ifade etmeyen bir karakteri üç film boyunca kusurlarıyla, zaaflarıyla gerçek bir insan olarak yansıtmak Nolan’ın başarısının altında yatan önemli unsurlardan biri. İçi boş aksiyona dayanmayan, suç, ceza, adalet, intikam gibi kavramlar üzerinde yükselen ve benzerlerinin aksine derinliği olan bu üç filmin arasında “hangisi daha iyiydi” kavgasını yapmak ise anlamsız ve gereksiz. Çünkü dediğim gibi üçü de birbirini tamamlıyor, birbirine yaptığı göndermelerle zenginleşiyor ve hatta hepsi adeta tek filmmiş, ama üçe bölünmüş izlenimi yaratıyor. “The Dark Knight Vs. The Dark Knight Rises” tartışmasına kendi çapımda noktayı koyduktan sonra gelelim son filme.
Harvey Dent’in ve sevdiceği Rachel’ın ölümünün ardından 8 yıldır inzivaya çekilmiş, hem fiziksel hem de duygusal açıdan gücünü kaybetmiş bir Bruce Wayne çıkıyor karşımıza. Tekrar eski günlerine döneceğini elbette biliyoruz ama asıl önemli olan geçireceği dönüşüm süreci. Nasıl ki Batman Begins’te yarasalardan korkan bir adamın, kendi içsel mücadelesi sonucu simgesi yarasa olan bir kahramana dönüşmesini izlediysek, The Dark Knight Rises’ta da her bakımdan düşmüş bir kahramanın yükselişine tanık oluyoruz. Bunu en güzel anlatan sahne ise Bruce’un yeraltındaki hapisten kaçmak için yaptığı tırmanışta yarasaların duvardan fırladığı andı sanırım. Hapishanenin özellikle kuyu benzeri bir şekilde düşünülmüş olması da filme adını veren yükselişi anlamlandırıyor. 


Nolan’ın Batman’inde sadece Bruce Wayne değil, diğer karakterler de (kötüler dahil) kendi hikayeleri olan, tek boyuttan uzak bir şekilde olayların içinde yer alıyor ve hatta hayal ürünü Gotham bile başlı başına karakterlerden biri haline geliyor. Daha önce Joker’in ve şimdi de Bane’in sevilmesinin bir nedeni de fantastik öğelerden arındırılmış, gerçek karakterler olmaları. Ancak The Dark Knight Rises diğer iki öncülünden daha fazla Batman odaklı bir film ve bunu da kötü karakterlerine fazla prim vermeyerek yapıyor. Unutulmayacak bir kötü karakter olan Joker’le –anlamsız bir şekilde- kıyaslanan esas kötü Bane’in soğukkanlı ve zeki bir anarşist devrimci pozisyonundan, son anda aşkı için dağları delen Ferhat durumuna düşmesini senaryo zayıflığı değil, Batman’in hiçbir karakterin gölgesinde kalmaması için yapılan bilinçli bir tercih olarak görüyorum. Tabi Amerikan muhafazakarlığının payını da yadsımamak lazım. Özel mülkiyeti kaldırarak zenginlerin refahını bitireceği ve gücü halka vereceği gibi komünist mesajlar taşıyan bir kötü karakterin ideolojisinin aşk temelli olması kapitalizmin göbeğindeki anaakım seyirciyi rahatlatacak bir durum en nihayetinde. Yine de Tom Hardy geçirdiği dönüşümle sinema dünyasına en az Joker kadar etkileyici ve karizmatik bir kötü karakter armağan etmiş, alkışlar kendisi için. 

Filmin bir başka önemli karakteri de Catwoman. Geçmişine dair en az bilgimiz olan karakter de o aynı zamanda. “Erkeğin mahvına sebep olacak kadın” kontenjanının kendisine ayrıldığını düşünürken yerini senaryodaki usta bir manevrayla Talia Al Ghul’a bırakmış. Anne Hathaway güzel ve yetenekli bir oyuncu ancak hangi rolde olursa olsun gözümde hala kendisine The Princess Diaries’den miras kalan cici kız imajından sıyrılamıyor. Şahsen bence Catwoman rolüne en çok yakışacak kişi Eva Green’dir. Metal topuklu çizmelere bittim o ayrı.
Alfred, Fox ve Gordon gibi tüm yan karakterleri bıraktığımız gibi bulmak keyifliydi. Kısa da olsa Crane’i tekrar görmek ise gülümseten bir sürpriz oldu. Çizgi romanın orijinalinde sonsuz yaşama sahip olan Ra’s Al Ghul’un filmde rüyalar ya da halüsinasyonlar aracılığıyla ölümsüzleştirilmesi ise akıllıca düşünülmüş bir şıklık olmuş.
Film hakkında daha sayfalarca şey söylenebilir, beğenenler ve beğenmeyenler arasında söylenenler de devam edecektir. Tavsiyem bu tartışmaları boşverin, ilk iki filmi ardarda izleyin ve sonra doğruca sinemaya koşun. Kusurları elbette olan ama her şeye rağmen oyunculuğu, çekimleri, müzikleri ve atmosferi ile çok çok iyi bir film söz konusu. The Dark Knight Rises ile ilgili en kötü şey, sinema salonundan çıktıktan sonra gerçek dünyaya döndüğünüz gerçeğiyle yüzleşmek olacak. 

19 Temmuz 2012

2 Dizi, 2 Film, 2 Kitap


    
   Yazın ortasına geldik. Kimileri tatilde gezip tozuyor, kimileri işyerinde çalışıyor. Kimileri de sıcaklar yüzünden evden dışarı çıkamayıp yapacak bir şey bulamadığı için sıkıntıdan patlıyor. Son gruptakiler! İşte bu yazı sizin için. Önce aşağıdaki serinletici öneriler arasından paşa gönlünüze uyan bir tanesini seçin, sonra klimanın ya da vantilatörün karşısına yayılın, bi de yanınıza buz gibi bir limonata aldınız mı tamam, gel keyfim gel.



Sons of Anarchy

    Bu blogda şimdiye kadar hiç dizi tavsiyesi ya da yorumu yer almamıştı. Ama Sons of Anarchy ile bir değişiklik yapayım dedim. Türkiye'de Game of Thrones ya da Lost gibi çok sayıda takipçisi yok SOA'nın, hatta ben de dört sezon geçtikten sonra haberdar olup izlemeye başladım. Meğerse neler kaçırmışım. Başrollerde Ron Perlman, Charlie Hunnam ve Katey Sagal gibi isimler var. Katey Sagal'a özellikle dikkat, kendisini yıllar önce Married with Children'da Peggy Bundy olarak izlemiştik. Konusu hakkında bilgi vermeye gerek duymuyorum, izleyip kendiniz keşfedin. Dört tane babalar gibi sezon işte, daha ne olsun. Günün nasıl bittiğini anlamayacaksınız. Dizinin müzikleri de ayrıca süper. 5. sezonu da sonbaharda başlayacak. Ufak bir uyarı; ilk bölümler biraz yavaş tempolu, o yüzden hemen sarmayabilir ama sabrınızın karşılığını göreceksiniz. 

Death Note

    Diziden sonra bir de anime önerisi gelsin. Toplam 37 bölüm olan Death Note'un ana kahramanı olan Yagami Light isimli lise öğrencisi, bir gün boş bir defter bulur. İlk sayfada yazan kurallara göre bu deftere adı yazılan kişi ölecektir. Dünyanın yozlaşmışlığından sıkılmış olan Yagami defteri denemeye karar verir veee.... Her bölümünün sürükleyici ve şaşırtıcı olduğu Death Note bir yandan adalet ve intikam duygularını sorgulatırken bir yandan da içerdiği zeka oyunlarıyla sizi tepe sersemi edebilir. İzlemeden ölmeyin. 

La Piel Que Habito

     Pedro Almodovar'ın bu son filmi aslında ayrı bir yazının konusu olmayı hakediyordu. Ama üzerimdeki bu yaz rehaveti yüzünden o yazı bir türlü yazılmayınca bari burada birkaç satır bahsedeyim dedim. Renkli, nevrotik, çok konuşan karakterlere sahip filmlerinden sonra La Piel Que Habito, Almodovar'ın en gri ve tekinsiz filmi olarak öne çıkıyor. Düşündürücü, etkileyici ve hatta rahatsız edici bile denebilir. Yönetmenin en iyisi değil belki ama yine de kaçırılmaması gerekiyor. İzleyecek olanlar için bir ekleme; filmin konusu ile ilgili bile tek bir yorum okumayın, seyir zevkinizi bozmayın. 

Hitchhiker's Guide to the Galaxy 

       Douglas Adams'ın bilimkurgu serisinin ilk kitabından uyarlanmış olan 2005 tarihli bu filmin kitabın hakkını verip vermediğini bilmiyorum. Kitabı okumadım ama vermiyorsa bile kendi içinde süper bir film olduğunu söyleyebilirim. Galaksiye yapılacak bir otoban dünya üzerinden geçince sevgili mavi gezegenimiz yok edilir. Neyse ki bahtsız kahramanımız bir uzay gemisine otostop çekerek kurtulmayı başarır. Sonrası ise tam bir absürt ve eğlenceli olaylar zinciri. Filmin ince felsefi mesajlarının ardından yunuslara, havlulara ve farelere bakış açınız tamamen değişecek.  

Pigme 

     Bir ilk olarak bu kez de kitap önerisi yapalım. Hiçbir kitabını kaçırmadığım Chuck Palahniuk'un son romanı Pigme kısa süre önce -klasik tabirle- raflardaki yerini aldı. Yazarın tıpkı diğer romanlarında olduğu gibi tüketim toplumuna özellikle de Amerikan sömürü zihniyetine sağlam giydirmeler yaptığı romanı okurken hem gülümsüyor hem de "ya di mi" şeklinde başınızı sallıyorsunuz. İlk defa Palahniuk kitabı okuyacaklar için yazarın tarzı biraz yadırgatıcı gelebilir ama sonrasında benim gibi bağımlısı haline gelebilirsiniz, demedi demeyin. 

 Şibumi

     Trevanian takma ismiyle yazan Rodney Whitaker'ın bu nefis romanını neden hala filme çekmediler bilmiyorum. Gerçi güzelim romanın Holywood yapımcılarının elinde mahvolmasındansa hayal gücümüzde yaşaması daha iyi. Sayfalar ilerledikçe her bakımdan oldukça üstün bir kişilik olarak tasvir edilen Nicholai Hel'e gıpta etmeden duramıyorsunuz.  Hikaye de oldukça sağlam ve sürükleyici. Yazarın başka bir romanındaki banka soygunu tasvirinin gerçek hayatta birebir uygulanması sonucu, Şibumi'de bahsi geçen farklı cinayet şekillerinin sonradan yayınlanmaması yazarın muhteşem hayal gücü ve dehasına işaret olabilir. 

12 Temmuz 2012

Ice Age 4 Continental Drift: Kıtalar Ayrılır Biz Ayrılmayız

    2002 yılından beri maceraları hem küçükler hem de büyükler tarafından takip edilen Ice Age ekibi dördüncü filmleriyle huzurlarımızda. Dışarısı cehennem sıcağını aratmazken, filmin adına yaraşır bir şekilde soğutulmuş buzzz gibi bir salonda hem titreyerek hem de bol bol gülerek izledim filmi. Neyse ki Ice Age serisinin bu son filmi -çoğu seri filmin aksine- her zamanki formundaydı da üşüdüğümü unuttum.
   İzlediyseniz fragmanından da anlaşıldığı üzere filmin açılışında sevimli ve şapşal sincap Scrat'in meşe palamudu sevdası kıtaların ayrılmasını tetikliyor. Kara parçaları birbirinden koparken mamut Manny ailesinden ayrı düşüyor ve ayrılmaz kankaları Diego ve Sid ile okyanusta kayboluyor. Bundan sonrası tahmin edileceği üzere heyecanlı, aksiyonlu, yer yer duygusal ama her seferinde komik olaylarla devam ediyor ve mutlu sona eriyor.   Ama önemli olan zaten filmin sonu değil, 94 dakika boyunca izlediğiniz espriler. Bir de film başlamadan hemen önce gösterilen Simpsonslar'ın küçük kızı Maggie'nin başrolde olduğu 4,5 dakikalık kısa film o kadar eğlenceliydi ki, keşke daha uzun olsaydı diye düşünmeden edemedim. 
      Dördüncü filmin yeni kahramanları da var elbette: Kötü maymun korsan Kaptan Kart, tayfasındaki birbirinden şapşal karakterler, Diego'nun kalbini çalan dişi kaplan Shira ve Sid'in büyükannesi Granny. Filmin orjinalinde Kaptan Kart'ı Game of Thrones'un Tyrion Lannister'ı Peter Dinklage seslendiriyormuş, şahsen bir de ondan dinlemek isterdim. Ama Ali Poyrazoğlu, Haluk Bilginer ve Yekta Kopan'ın yer aldığı Türkçe dublaj da her zamanki gibi son derece başarılıydı. 


     Kimileri bir çocuk filmi deyip burun kıvırabilir ama Ice Age bana göre ilk filmden itibaren yetişkin izleyicilere de hitap etmeyi başardı. Hatta bazı esprileri çocukların değil sadece büyüklerin anlayabileceğini düşünüyorum. Örneğin sincaplar ordusunun Braveheart ve Lord of the Rings göndermesini anlayan çocuk olmamıştır büyük ihtimalle. Filmin çocuklara yönelik mesajı ise ailenin birlik ve beraberliği, dostların sadakati gibi beylik ve standart temalar üzerineydi. Zaten sonunda anlaşılacağı üzere yer yerinden oynasa, kıtalar birbirinden ayrılsa da ailenin ayrılmaz bütünlüğüne zeval gelmesi mümkün olmuyor. Yerseniz :) 
      Son olarak bence biri "biz çeteyiz" minvalinde cümleler kuran Diego'yu uyarsın ya da çevirisinde düzeltsinler. Malum bizim ülkede "çete olmak" pek iyi çağrışımları olan bir durum değil, sonra çocuklarımıza kötü örnek olmasın. 

5 Temmuz 2012

Dark Shadows

     Uzun süredir yolunu gözlediğim Dark Shadows'u gösterime girdiği ilk hafta izledim aslında. Ama yaz rehavetinden ve tembellikten olsa gerek, hakkında bir şeyler yazmam ancak bugünü buldu. Yazıyı ertelememin bir başka nedeni ise film hakkındaki tereddütlerimdi. Tim Burton, hala sevdiğim ve filmlerini kaçırmadığım yönetmenlerden olmaya devam etse de ne yazık ki artık kendisini tekrar etmeye başladığını ve orijinallikten yoksun işler çıkardığını düşünüyorum. Hakkında hiçbir ön bilgim olmadan Dark Shadows’u izlemiş olsaydım ve sonunda “bu filmin yönetmeni kim” diye sorsalardı, hiç düşünmeden “Tim Burton” cevabını verirdim. Bu elbette ki kötü bir şey değil ve çoğu zaman yönetmenin nevi şahsına münhasırlığını gösterir. Ama kendine özgülük ve kendini tekrar arasında ince bir çizgi olduğunu da unutmamak lazım.
Egzantrik karakterler, gotik bir atmoster ve masalvari bir anlatım Tim Burton filmlerinin alamet-i farikası oldu. 60’ların popüler dizisi Dark Shadows’un aynı isimli uyarlaması olan bu filmde de Burton’un favori temalarını bolca görmek mümkün; yani vampirler, hayaletler, cadılar ve kurt adamları. Reddedildiği için cadı Angelique tarafından vampire dönüştürülen Barnabas Collins 200 yıl boyunca bir tabutta kapalı kaldıktan sonra şans eseri serbest kalır ve kendisini 1972 yılında bulur. Kendi evinde kalmakta olan akrabalarıyla birlikte yaşamaya başlayan Barnabas’ın 200 yıllık bir aradan sonra yeni hayat tarzı ve teknolojilere adaptasyon süreci filmin en komik sahnelerini oluşturuyor. McDonald’s ve Alice Cooper esprileri özellikle en akılda kalanlar. 70’li yılların atmosferi ustalıkla yansıtılmış. Dekorasyon, kıyafetler ve müzikler bir o kadar iyi. Müzik demişken açılış sahnesinde birden bire “Nights in White Satin”i duymak bünyeye çok iyi geldi.  
Filmin en unutulmaz sahnesi ise Barnabas ve Angelique arasında geçiyor. İkili arasındaki elektriklenme adeta beyazperdeden taşarak sinema tarihinin en yaratıcı sevişme sahnelerinden birini ortaya çıkarmış. Tabi bunda en büyük pay Johnny Depp ve Eva Green’in müthiş karizmalarına ait. Barnabas’ı Depp’ten başkası oynasaymış kesinlikle olmazmış. Çok yetenekli bir oyuncu olması bir yana, canlandırdığı tüm tuhaf Tim Burton karakterleri (Edward Scissorhands, Ed Wood, Ichabod Crane, Willy Wonka, Sweeney Todd, Mad Hatter) onun sayesinde unutulmaz oldu.  Eva Green ise insanın kanını donduran bakışları ile Camelot dizisindeki “Evil Morgan” rolünden sonra cadı Angelique için de biçilmiş kaftan olduğunu göstermiş. Barnabas tarafından neden reddedildiğini anlamak ise bir hayli güç. 


Hak yemeyelim Dark Shadows’ın oyuncu kadrosundaki diğer isimler de gayet başarılı. Zevce kontenjanından Helena Bonham Carter, hala taş gibi görünen Michelle Pfeiffer (botoxlar sağolsun), sorunlu ergen rolünü biraz abartsa da Chloe Grace Moretz, tekinsiz tipiyle Jackie Earle Haley ve Jonny Le Miller hepsi de rolünün hakkını vermiş. Tabi senaryoda kendilerine ayrılan süre elverdiği kadarıyla. Filmin önemli eksiklerinden biri bu. Barnabas ve Angelique dışındaki tüm karakterler öylesine es geçilmiş ki, herhangi birini çıkarttığınız takdirde filmde hiçbir eksiklik olmaz. Özellikle de Barnabas ve Victoria arasındaki aşkın nasıl filizlendiğini anlamak zor. Ama neticede saf ve kutsal bakire olan masum kızın tercih edilmesi ve cinsel açıdan özgür olanın ise cadı olarak yaftalanması filmlerde sık rastlanılan ve pek de fazla sorgulanmayan bir durum ne de olsa.  
Lafı uzatmayalım, Dark Shadows tüm tahmin edilebilirliğine ve klişelerine rağmen eğlenceli bir film. Evet, Tim Burton’un kesinlikle en iyi filmi değil. Ama pek çoğunun yaptığı gibi yerden yere vurulmayı da hak etmiyor. Bu sıcak havalardan kaçıp klimalı bir salonda vakit öldürmek için ideal bir seçim olabilir. Belki de yönetmenin ihtiyacı olan çözüm artık (ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar) Johnny Depp ve Helena Bonham Carter ısrarından vazgeçmesidir. Siz ne dersiniz?

17 Haziran 2012

Sinema Dünyasının En "Psycho" Babası

      Bugün Babalar Günü. Kutlanmasını, hediyeler alınmasını gereksiz bulduğum özel (!) günlerden biri daha. Eh, yine de eksik kalmayalım ve bir filmperest olarak bu günü kendimizce analım istedim. Stanley Kubrick'in The Shining (1980) filmini izleyenler bilir (izlemeyenler de mutlaka izlemelidir). Kışı geçirmek ve göz kulak olmak üzere gittikleri boş bir oteldeki şeytani güçler tarafından ele geçirilen aile babası Jack Torrence eşi ve çocuğuna dehşet saçmıştı. İlk izlediğimde gerim gerim gerildiğim bu film yıllar sonra rüyama girmişti ve kendimi o otelde görmüştüm. Öhöm her neyse konumuz bu değil tabi ki :) 
      Bendeniz günün anlam ve önemine uygun (?) olarak Jack Nicholson'ın insan üstü bir performansla canlandırdığı Jack Torrence karakterini sinema dünyasının en "psyhco baba"sı olarak taçlandırıyor ve "Here's Johnny" repliğinin damgasını vurduğu filmin en vurucu sahnelerinden birini aşağıda paylaşıyorum. İyi pazarlar!

7 Haziran 2012

Django Unchained Trailer

     En sevdiğim yönetmen, dahi insan Quentin Tarantino'nun son filmi Django Unchained için geri sayımdayım. Gösterim tarihi ne yazık ki aralık ayını bulacak olan filmin fragmanı da  sonunda görücüye çıkmış. Leonardo DiCaprio'ya rağmen gayet güzel ve eğlenceli görünüyor.  Şimdi asıl soru Aralık ayına kadar zaman geçer mi?...

3 Haziran 2012

Yaz Mevsiminin Gişe Canavarları

       Bu sene yaz bomba gibi geçecek. Deniz, güneş ve sahilleri kastetmiyorum. Uzun zamandır beklenen süper filmlerin bu yaz gösterime girecek olmasından bahsediyorum. Bombalar Haziran'ın ilk günü vizyonda olan Ridley Scott'ın Prometheus'uyla başladı. Buyrun bakın sırada neler var:

Dark Shadows (Karanlık Gölgeler) - 15 Haziran

Yönetmen: Tim Burton
Oyuncular: Johnny Depp,  Eva GreenMichelle PfeifferHelena Bonham Carter ve Jackie Earle Haley


    Film hakkında fazla söze gerek yok, Tim Burton ve Johnny Depp ortaklığı kötü olabilir mi? Fragmanını daha önce paylaşmıştım, tekrar izlemek için buraya!

Ice Age 4: Continental Drift (Buz Devri 4: Kıtalar Ayrılıyor) - 29 Haziran


Yönetmen: Steve Martino & Mike Thurmeier
Seslendirenler: Denis Leary, Ray Romano, John Leguizamo, Peter Dinklage, Jennifer Lopez, Sean William Scott



     Ice Age fanatiklerinin özlediği karakterler Sid, Manny, Diego ve Scrat sonunda geri dönüyor. Şahsen ben en çok favorim Scrat'in pek sevgili palamut tanesi ile yiyeceği naneleri merak ediyorum.   

The Amazing Spider-man (İnanılmaz Örümcek Adam) - 6 Temmuz

Yönetmen: Marc Webb
Oyuncular: Andrew Garfield, Emma Stone, Rhys Ifans


     Sam Raimi'nin Spider-man üçlemesi bence gayet başarılı ve yeterliydi. Neden bir başka Spider-man filmine gerek duyuldu bilmiyorum. Bakalım izleyip göreceğiz.  


The Dark Knight Rises (Kara Şövalye Yükseliyor) - 27 Temmuz 

Yönetmen: Christopher Nolan
Oyuncular: Christian BaleTom Hardy, Michael Caine, Joseph Gordon-Levitt, Gary Oldman, Anne Hathaway, Liam Neeson, Marion Cottilard



     İlk iki film muhteşemdi. Üçlemenin son halkasının da öyle olacağından adım gibi eminim. Kadro deseniz rüya gibi. Fragmanı için buraya!

Total Recall (Gerçeğe Çağrı) - 3 Ağustos

Yönetmen: Len Wiseman
Oyuncular: Colin Farrell, Kate Beckinsale, Jessica Biel, Bryan Cranston


     1990 tarihli Total Recall hala zevkle izlenen, başarılı bir bilimkurguyken, yeniden çevriminin nasıl bir film olacağına dair bahisler açıldı. Umarım sonuç çoğu yeniden çevrimin başına geldiği gibi bir fiyasko olmaz. 

Rock of Ages - 31 Ağustos

Yönetmen: Adam Shankman
Oyuncular: Tom Cruise, Malin Akerman, Julianne Hough


    Filmin 80'lerde geçen konusu hakkında fazla bir malumatım olmamakla birlikte Tom Cruise'un ilerleyen yaşına rağmen bir rock yıldızını nasıl canlandırmış olduğunu merakla bekliyoruz efendim. 

The Bourne Legacy (Bourne'un Mirası) - 31 Ağustos

Yönetmen: Tony Gilroy
Oyuncular: Jeremy Renner, Rachel Weisz, Edward Norton


     Matt Damon'un oynadığı Bourne serisini çok sevmiş biri olarak Jeremy Renner'lı yeni Bourne filmine biraz mesafeliyim ve "ne gerek vardı" diye düşünmekteyim.  Ama kim bilir belki de filmi izleyince fikrim değişir. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...