Sayfalar

6 Aralık 2012

Argo

Oyunculuğundan pek haz almadığım Ben Affleck yönetmen koltuğunda giderek çıtayı yükseltiyor. İlk filmi Gone Baby Gone’u (Kızımı Kurtarın, 2007) sırf Affleck yönetti diye izlememiştim ancak The Town’la (Hırsızlar Şehri, 2010) şaşıran bendeniz Argo’dan sonra önyargılarım yüzünden yerin dibine girdim. Çünkü Argo yılın en iyi filmlerinden biri olmuş.
1979’da Şah’ın devrildiği İran Devrimi sırasında yaşanan ve uzun zaman kamuoyundan saklanmış olan gerçek bir operasyonu anlatıyor film. Humeyni yandaşları tarafından basılan ABD Büyükelçilik binasından kaçan 6 Amerikalı Kanada Elçiliği’ne sığınıyor ve aylar sürecek esaretleri başlıyor. Sonrası ise işin içine CIA ve Hollywood’un karıştığı bir kurtarma hikayesi. Konu politika ile ilgili olduğu ve gerçek olaylardan yola çıkıldığı için filmin Amerikan propagandası yaptığı ve İranlılar’ı kötü gösterdiği yönünde eleştirilmesi kaçınılmaz tabi ki. Ancak neticede bu bir Hollywood filmi ve Amerikan propagandası yapmayan Hollywood filmi bulmayı geçtim, aramak bile saçma. Adamlar yıllar önce uçuk bir fikre dayanan zor bir operasyonu başarmışlar ve şimdi de bunun havasını atıyorlar, olay bu kadar basit. Başka bir deyişle Argo’nun milliyetçi bir film olması sürpriz değil ve bu sebeple eleştirilmesi mantıksız. Benim için önemli olan bunun nasıl anlatıldığı. 
Filmin ilk yarısı Hollywood’da geçiyor ve kurtarma operasyonunun fikir babası Tony Mendez rolündeki Ben Affleck çakma film projeleri için Los Angeles’a gidiyor. Bu kısımdaki Hollywood eleştirileri gerçekten hoş ve zekiceydi. Sonrasında ise operasyon başlıyor ve önce Türkiye’ye sonra da İran’a geçiyoruz. (Bu arada birileri yabancı yönetmenlere Türkiye’nin sadece camilerden ibaret olmadığını anlatmalı artık). Operasyonun sonucu fazlasıyla tahmin edilebilir elbette ancak Affleck özellikle filmin sonunda tırmanan gerilimle gerçekten iyi iş çıkarmış. Film bittikten sonra perdeye yansıyan arşiv görüntülerinin de filme gayet dozunda yedirildiğini ve oyuncuların gerçek karakterlere neredeyse birebir benzetildiğini düşünüyorum (Film biter bitmez salonu terk etmeyin).


Daha önce de söylediğim gibi taraflılığını bir yana koyarsak açılış sahnesinden sonuna kadar sürükleyiciliğini kaybetmeyen filmin en göze batan sorunu Ben Affleck’in donuk oyunculuğu. Bence artık kendisi sadece kamera arkasında kalmalı. Tamam, filmde de gösterdiği üzere “six pack”leri yerinde olabilir ama baston yutmuş gibi duran bedeni ve her sahnede aynı ifadeyi kullandığı suratıyla gerçekten kabiliyetsizliğini gözümüze sokuyor. John Goodman ve Alan Arkin’e ise bir sözüm yok tabi ki.
Sonuç olarak Argo yer yer Hollywood’u, CIA’yi ve Amerika dış politikasını eleştirse de milliyetçiliğin dibine vurmuş bir film. İzlerken fonda dalgalanan ABD bayrağından ve eli kalaşnikoflu, ne dediği anlaşılmayan öfkeli İranlılar’dan rahatsız olabilirsiniz. Ama nasıl ki bizim Kurtlar Vadisi Irak’ımız varsa Amerika’nın da Operasyon İran pardon Argo adında bir film yapması bana o kadar normal geldi. Filmi sadece teknik açıdan ele aldığımda ise karşımda eli yüzü düzgün, kaliteli bir iş olduğunu düşünüyorum. Oscar alır mı, o da ayrı bir tartışma konusu.  


27 Kasım 2012

Dinozorlar, Arılar ve Benim Büyük Hayal Kırıklığım


     Şu aralar elimi hangi filme atsam hüsrana uğruyorum. Yönetmenine, oyuncularına ve aldığı eleştirilere bakıp büyük umutlarla izlemeye başladığım son üç film de vasattan öteye geçemedi. O yüzden vakit ayırıp hepsi için ayrı birer yazı yazmaktansa kısa kısa değinmeye karar verdim. Bahsedeceğim filmler bazıları için kült, başyapıt ya da en azından etkileyici bir eser statüsünde olabilir ancak burada kendi naçizane öznel düşüncelerimi paylaştığımı tekrar hatırlatmak isterim. 

The Tree of Life / Hayat Ağacı
Thin Red Line (İnce Kırmızı Çizgi, 1998) ve The New World (Yeni Dünya, 2005) gibi prestijli filmlerin yönetmeni Terrence Malick nasıl bir ego seviyesine ulaştıysa "ben artık aştım bitirdim, filmin orta yerinde hikayeyi kesip Big Bang'i anlatabilir ve hatta dinozorları falan gösterebilirim, millet de bunu alkışlar" diye düşünmüş olmalı. Filmde sadece, bir ailenin oğullarını kaybettikten sonraki yas halleri ve müthiş (!) bir freudyen yaklaşımla geçmişteki baba-oğul ilişkisi anlatılmış olsaydı, belki vasat ama derli toplu bir film ortaya çıkabilirdi. Varoluş, Tanrı, insan, doğa, yaşam, ölüm vs. gibi üzerinde düşünülmesi gereken bir sürü felsefi şeyi sorgulamak için taa evrenin yaradılışına gitmeye, hadi gittik diyelim filmin koca bir yarım saatini bu yaradılışa ayırmaya gerek var mıydı bilemiyorum. Filmin görselliği, estetiği, çekimleri çok güzeldi tamam, Malick bu işi iyi biliyor. Bu yüzden de yönetmenin sırf "bakın ne kadar estetik kareler yakalıyorum" demek için filmi bu kadar uzatıp, belgeselvari görüntüler eklediğini düşünüyorum. The Tree of Life'ı şaheser olarak nitelendirenler olabilir ama benim için gereksiz uzun ve sıkıcı bir film olmaktan öteye gidemedi. Filmde alkışlayacağım tek iyi şey Brad Pitt'in müthiş oyunculuğu. 

Stone / Şantaj
Yaratıcı bir girişim sonucu olarak Türkçe'ye Şantaj olarak çevrilen Stone, başrollerdeki Robert De Niro ve Edward Norton sayesinde ilgimi çekti. İkisi de sevdiğim oyuncular ve  daha önce birlikte rol aldıkları 2001 tarihli sıradan film The Score'da ikisini karşılıklı izlemek güzeldi. Stone konusuyla ve ilgi çekici açılış sahnesiyle başta sürükleyici bir psikolojik gerilim vaad etse de sonunu getirememiş. Şartlı tahliye memuru Jack ve onu ikna etmek için uğraşan mahkum "Stone" arasındaki diyaloglar iki usta oyuncunun varlığı olmasa çekilir gibi değil. Fettan kadın kontenjanında Milla Jovovich de gayet yerinde bir seçim olmuş. Ancak filmin tamamına hakim bir kararsızlık ve anlamsızlık var gibi. Dolayısıyla bir sürü şey havada kalıyor. Filmi boyunca sürekli olarak fonda dinletilen Hristiyanlıkla ilgili vaazlar da son derece can sıkıcı. Arı vızıltısına hiç değinmiyorum...

Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Rahmetli yönetmen Seyfi Teoman'ın bu filminden keyif almamamın en önemli sebebinin cinsiyetimden kaynaklandığını düşünüyorum. Çocukluğundan beri çok yakın arkadaş olan ve aynı evi paylaşan iki erkek kahraman var merkezde. Bir başka arkadaşlarının kız kardeşinin yanlarına taşınmasıyla kendi halinde giden hayatları değişiyor ve ikisi de aynı kıza aşık oluyorlar. Hikayenin bu noktadan sonra yakın dostların düşman olması ve birbirine karşı türlü oyunlar çevirmesi gibi klişe bir yöne kaymaması takdire şayan elbette. Aksine samimi ve bizden bir öykü söz konusu. Ama yine de aynı kıza aşık oldukları için sevinen ve aralarında kendilerine has bir yakınlık olan bu iki kafadara bir türlü ısınamadım ve empati kuramadım. Dediğim gibi belki de bunun nedeni erkeklerin "kanka"lık durumunu tam anlamıyla bilemediğimdendir. Kısacası ben bu filmi sevmedim kimse kusura bakmasın.

9 Kasım 2012

Boardwalk Empire


      Bu blogda sadece ve sadece sinema yazıları yazmakla birlikte bu ve şu yazılarımda istisna yaparak dizi önerilerinde bulunmuştum. Bugünkü post da üçüncüsü olsun ve artık istisna olmaktan çıksın istiyorum. Sizler için de sakıncası yoksa buyrun şahane dizi Boardwalk Empire'a. 
      Şu an üçüncü sezonu yayınlanmakta olan Boardwalk Empire, yabancı dizi takipçilerinin  izlemiyor olsa da ismini mutlaka duymuş olduğu bir dizidir sanıyorum. Gangster filmlerinin iflah olmaz bir hayranı olan bendeniz için ise kaçırılmaz bir seyirlik oldu elbette. Mean Streets, Goodfellas ve Casino gibi başarılı suç filmlerinin yönetmeni  Martin Scorsese'nin dizinin yapımcıları arasında olması dizi daha başlamadan iyi bir referans  olmuştu zaten. Dizinin yazarı Terence Winter'ın bir başka gangster dizisi The Sopranos'da da imzası olduğunu eklersem herhalde başka söze gerek kalmayacaktır. 
     Boardwalk Empire 1920'li yıllarda geçiyor ve konusu basitçe "Amerika'daki içki yasağıyla birlikte güçlenen gangsterlerin dünyası" şeklinde özetlenebilir. Karakterlerin çoğu kurgusal değil, Nucky Thompson, Al Capone ve Lucky Luciano gibi gerçek suç kralları yer alıyor. Her bölümü sinema filmi kalitesinde ve kostümlerden mekanlara kadar her şeyin bir dönem dizisine yakışır şekilde özenle hazırlandığı bir yapımdan bahsediyorum. Başroldeki isimler ise ayrı bir övgü konusu; liste Steve Buscemi, Kelly Macdonald, Michael Pitt, Michael Stuhlbarg gibi iyi oyuncularla uzuyor. Kısacası bu dizide bulacaklarınız güç ve para peşindeki adamların birbiriyle savaşması ve birbirini öldürmesinden çok daha fazlası. İzleyin!

5 Kasım 2012

Skyfall


Majestelerinin emrindeki süper ajan 007 James Bond 23. kez huzurlarımızda. Skyfall aynı zamanda James Bond’un 50. yılını kutladığı film olma özelliğini de taşıyor. Biz Türkler için bir başka öne çıkan özelliği ise bazı sahnelerin Türkiye’de çekilmiş olması. Bu konuya daha sonra geleceğiz ama önce övgü kısmına geçelim. James Bond serisi Skyfall dahil son üç filmdir, yani Daniel Craig’le birlikte, hikaye yönünden daha sağlam filmlerle karşımıza çıkmakta. Yenilmez, karizmatik ve her daim cool ajanımız James Bond’un insani yönleriyle sunulmasının seriye daha gerçekçi bir tat verdiği tartışılmaz. Örneğin Casino Royal’de (2006) ilk defa aşık olan ve hatta evlilik planları yapan bir Bond vardı. Aynı Bond 2008’de gelen Quantum of Solace’de de ölen aşkının intikamı peşindeydi. Skyfall ise çıtayı bu iki filmin de üzerine taşıyarak oldukça keyifli bir seyirlik ortaya koymuş. Dokunulmaz MI6’in bombalanabildiği, Bond’un patronu M’in kararlarının sorgulandığı, 007’nin çaptan düştüğü bir Bond filmi var karşımızda. Tüm bunların ardında yönetmen Sam Mendes’in payı büyük elbette.
Dünyayı ele geçirmek isteyen ölümüne kötü bir adam, akla zarar aksiyon sahneleri ve uçuk teknolojik oyuncaklar (hangisi olduğunu hatırlamıyorum ama bir tanesinde görünmez olan araba vardı mesela) yok Skyfall’da. Aksine film boyunca sürekli vurgulandığı üzere “eski usule” bir dönüş var. Diyaloglardan bazı sahnelerdeki öldürücü aletlere kadar "old fashioned" havası her yerde. Özellikle Bond’un klasik Aston Martin kullandığı sahne serinin takipçilerini sanıyorum zevkten dört köşe etmiştir. Aksiyon sahneleri, hele hele Şangay’da bir gökdelende geçen dövüş sahnesi oldukça keyifliydi. Türkiye’de Kapalıçarşı’da çekilen sahneler ise –filmle ilgili okuyacağınız diğer yorumlarda da göreceğiniz üzere- hayalkırıklığından başka bir şey olmadı. 


Daniel Craig’in James Bond’u canlandıracağı ilk duyurulduğunda serinin takipçileri muhalefet etmişti hatırlarsanız. Ancak bana göre son üç filmdir soğuk, sert ve karizmatik tarzıyla rolünün üstesinden geliyor. Hatta iki film daha kendisini majestelerinin emrinde izleyebileceğiz. Filmin kötüsü, eski MI6 ajanı Silva rolünde Javier Bardem ise her zamanki gibi formundaydı. Yalnızca, kötü adam rollerini canlandırırken saçlarını tuhaf modellere artık sokmasa iyi olur diye düşünüyorum (bkz. No Country for Old Men). Bond kızları Eve ve Severine rolündeki hanımlar ise filme sadece hoşluk ve boşluk katmaktan başka bir işe yaramadan kendilerine ayrılan süreyi değerlendirmişler. Filmin açılış jeneriği ise Adele’in Skyfall isimli filme özel şarkısıyla şahaneydi, çok sevdim.
Skyfall’un James Bond filmleri arasında en iyiler arasında yer alacağı kesin. Batman serisi Christopher Nolan dokunuşuyla nasıl daha sahici ve başarılı hale geldiyse, James Bond için de aynı girişimlerin başladığını söylemek mümkün. Umarım 24. ve 25. filmlerde de bu ivme devam eder.   

31 Ekim 2012

Cloud Atlas

Bir kitabı filme uyarlamak riskli iştir. Çünkü her kitabın kendine has bir hayran kitlesi vardır ve bu kitleyi memnun etmek asla kolay değildir. Senaryo gereği yapılan değişiklikler hem okuyucuyu kızdırabilir hem de kitabı okurken kafalarında yarattıkları hayal dünyasını filmde –tabi ki- bulamadıkları için hoşnut olmazlar. Cloud Atlas gibi bir romanı filme uyarlamak ise iki katı riskli bir iş. Romanın 6 ayrı zaman diliminde geçen birbiriyle bağlantılı 6 öyküsünün her biri kendi başına ayrı bir film olacak kadar güzel çünkü. Bu 6 hikayeyi tek bir filmde anlatmaya çalışmak ise kesinlikle deli cesareti istiyor.
Bulut Atlası’nı yazarı David Mitchell hiçbir zaman filme çekilemeyecek bir roman yazdığı için hayıflanıyormuş ancak filmi izlediğinde gördüğü şeyden memnun olduğunu belirtmiş (Yazarın tam değerlendirmesi için buraya). E romanın sahibi filmi beğenmişken, sadece bir okuyucu ve izleyici olarak ahkam kesmek elbette bana düşmez. Ama yine de belirtmeden geçemeyeceğim bazı noktalar var. 
Öncelikle filmin kurgusunun kitaptakinin aksine karışık biçimde ilerlemesinin kitaptan bihaber olan izleyiciler için biraz yorucu olabileceğini düşünüyorum. Romanı okumuş biri olarak konuya ve karakterlere hakim olduğum için ben zorlanmadım ama bu karışık kurgu sırasında ana karakterlerden birinin akıbetini filmin en başında görmek pek hoşuma gitmedi doğrusu (bkz. Robert Frobisher). Hoşuma gitmeyen bir başka şey de senaryodaki değişiklikler. Dediğim gibi 6 hikayenin 6’sı da ayrı bir filme konu olacak kadar başarılı ve tek bir filmde bunları anlatabilmek için ya 6 saatlik bir süre ya da bazı olayların elenmesi gerekiyor. Bu yüzden bazı karakterler ve olaylar senaryo dışı kalmış. Buraya kadar kabul, ama bazı olayların kitaptakinden farklı anlatılması benim için kabul edilemez. Spoiler vermemek için detaya girmeyeceğim ama en azından Sonmi - HaeJoo ile Zachry - Meronym ilişkisinin kitapta daha farklı olduğunu söylemekle yetinebilirim. Sonmi demişken, gelecekte geçen öyküde sisteme başkaldıran android kız Sonmi benim en sevdiğim kahraman oldu. Ancak onun kitapta detaylı biçimde anlatılan bilinçlenme hikayesi ve sistem eleştirileri ana-akım sinemaya kurban edilerek filmde öylesine geçiştirilmiş ve gereksizce eklenen aksiyon sahneleri ile harcanmış. Wachowski Kardeşlerin Matrix üçlemesi düşünüldüğünde konu onlara pek yabancı değil ama ne de olsa susuzluk hiçbir şeydir, imaj her şey. 

Filmde tekrarlanıp duran “her şeyin ve herkesin bağlantılı olması, yaptığımız her eylemin sonuçlarının gelecekte de yankılanacağı” ana fikri aslında Budist felsefenin temelini oluşturuyor. Kitabı okurken de hep bunu düşünüyordum ki karşıma Buda ile ilgili ufak bir diyalog çıkınca iyice emin oldum. Ancak çoğunlukla Hıristiyan ülkelerde gösterime girecek bir filmde buna değinilmemesi de kaçınılmaz tabi ki.
Neticede Cloud Atlas beklentilerimi karşılayamamakla birlikte, çok büyük bir hayal kırıklığı da yaratmadı. Sahneler arasındaki geçişleri, şekilden şekle giren oyuncuları ve enfes müzikleri (özellikle kitaba ve filme adını veren Cloud Atlas Sextet harika) için bile bir kez daha izlemek isterim; hatta kitabı okumamış olsaydım filmi belki daha çok beğenebilirdim. Siz filmi beğenseniz de beğenmeseniz de kitabı mutlaka okumanızı öneririm. Son olarak film biter bitmez salondan çıkmazsanız aynı oyuncular tarafından canlandırılan farklı karakterleri tek seferde görme şansınız olabilir.


23 Ekim 2012

Karateci Kız ve Tüm Zamanların En Kötü Ölüm Sahnesi

     Video paylaşım sitelerinde bir süredir kendi çapında rekor kırmakta olan bir video var. Üstelik de bu video bir Türk filminin son sahnesine ait. Söz konusu Türk filmi 1973 yapımı Karateci Kız. Şimdiye kadar çoktan duymuş olacağınız üzere filmin sonunda Filiz Akın tarafından vurulan Bülent Kayabaş'ın ölememe, pardon ölme sahnesi dünyada "tüm zamanların en kötü sahnesi" seçildi. Hala izlememiş olanlar ya da izlemeye doyamayanlar için paylaşmak istedim. Sinema sinema olalı böyle zulüm görmedi.


21 Ekim 2012

Pieta

     Pieta, ülkemizde ticari gösterime girmeden önce Venedik Film Festivali'nde aldığı ödülle değil ama içerdiği şiddet sahnelerinin rivayetiyle meşhur oldu. Kim Ki-duk sinemasını özellikle takip ettiğimden ve yönetmenin filmografisinde şiddetin çok fazla yer almadığını bildiğimden Filmekimi'nde izlemeden önce bir miktar gerildiğimi kabul etmeliyim. Ama Bin-Jip kalitesinde bir film izleyeceğime dair beklentilerim oldukça yüksekteydi. İki konu hakkında da yanılmışım. Birincisi şiddet sahneleri hiç de öyle abartıldığı kadar yoğun değil ve ikincisi Pieta Altın Aslan alacak kadar iyi bir film hiç değil. 
      Pieta acı anlamına geliyor ve filmle ilgili okuyacağınız bütün eleştirilerde göreceğiniz üzere Michelangelo'nun, kucağında ölü İsa'yı tutan Meryem'i tasvir ettiği heykelin ismi. Filmin afişi de bu heykele göndermede bulunuyor zaten. Film ismiyle müsemma şekilde acıyı anlatıyor. Hem fiziksel hem de duygusal anlamda. Filmin ana karakteri Kang Do acımasız, zalim, kötülerin kötüsü bir adam. Neredeyse hobi için kötülük yapıyor o derece. Borcunu ödemeyen adamlara işkence ediyor, uzuvlarını koparıyor. Günün birinde karşısına çıkan bir kadın Kang Do'ya annesi olduğunu söylüyor ve sonrasında şimdi spoiler olmasın diye anlatmayacağım bir sürü şey yaşanıyor. Acı, filmin her yerine sinmiş; daha bebekken terkedildiği için acı çeken, çevresindekilere hiç düşünmeden acı çektiren bir adam ve oğlunu kaybettiği için acılar içinde bir kadın. 
       Böyle anlatınca kulağa pek kötü gelmiyor değil mi? Üstelik acıyı anlatmaya soyunmuş böylesi bir filmde en ufak bir ajitasyon girişimi dahi yok. Ancak filmin alt metninin "bir insan bu kadar kötü kalpliyse çocukluğu anne sevgisinden mahrum geçtiği içindir" şeklinde sunulan indirgemeci tarzı çok rahatsız edici. Üstüne basa basa gösterildiği üzere kötülüğün zirvesinde bir adamın annesini bulunca birden aydınlık tarafa geçmesi son derece saçma ve iyimser bir bakış açısı olmuş. Yönetmen bu basit ve mantıksız önermeyi örtbas etmek için filmin ikinci yarısında son derece tahmin edilebilir bir sürpriz yapmayı da ihmal etmemiş. İzleyicinin zekasını küçümseyerek, adeta göze sokarcasına basit mesajlar sunan filmleri sevmiyorum. Kamera arkasında sevdiğim yönetmenlerden biri olsa da. 


       Tüm bu acılı hikayenin yanısıra, üstün körü de olsa, Kang Do'nun para topladığı insanların ve çalıştıkları endüstriyel bölgenin dramının gösterilmesi "yan hikayecik" olarak iyi düşünülmüş. Bu insanların emekleri yerine sonunda ellerini ya da bacaklarını, kullandıkları aletler aracılığıyla diyet vermeleri vahşi kapitalizmin hüküm sürdüğü her yerde sömürülenlerin vehametini göstermesi açısından yerinde bir alegori olmuş bence. 
         Sonuç olarak Pieta etkileyici bir film mi? Evet. Rahatsız edici bir film mi? Evet. Unutulmaz bir film mi? Hayır.

7 Ekim 2012

Amour


Haneke zor bir yönetmen. Filmlerini izlemesi de zor, sevmesi de. Hatta belki biraz iddialı olacak ama şunu söylemek mümkün; Haneke’yi ya çok seversiniz ya da ondan nefret edersiniz. Ortası yoktur. Ben ilk grupta yer alıyorum ve dolayısıyla son filmi Amour Filmekimi’nde en çok izlemek istediğim filmdi. İçinde yaşadığımız çağın tüm iğrençliklerine dair sağlam lafları olan bir yönetmenin ismi Aşk olan bir film çekmesi zaten yeterince ilginçken, Aşk’ı nasıl anlattığı benim için ayrı bir merak konusuydu haliyle. Ancak Haneke sadık izleyicilerini çok şaşırtmamış ve her zamanki rahatsız ediciliğinden ödün vermemiş.
Bir Haneke filmi izlemeyi zorlaştıran şeylerden biri, yönetmenin klasik seyirciyi o çok sevdiği katarsis duygusundan mahrum etmesidir. Filmlerinin büyük kısmında özdeşim kuracak bir karakter, filmin içine girmenizi sağlayacak bir yapı yoktur. İzlediğinizin bir film olduğunun farkında olmanızı sağlayarak sizi sürekli düşünmeye zorlar. Amour’da da aynı özellik devam ediyor. Filmin ana karakterleri 80’li yaşlardaki Anne ve Georges (tıpkı daha önceki 5 filminde olduğu gibi aynı isimleri kullanıyor). Beyazperdede genç, güzel ve sağlıklı bedenler izlemeye alışmış ve bunu talep eden seyirci için özdeşleşmesi zor karakterler. Üstelik Anne aniden hastalanıyor ve günden güne kötüleşirken Georges’in özveriyle ona bakmasına tanık oluyoruz. Anne’in adım adım ölüme yaklaşmasını izlemek, hiç yaşlanmayacak ve ölmeyecek gibi yaşayan bizlere bu gerçeği hatırlattığı için rahatsızlık verici elbette. Oldukça ağır temposuyla, böyle duygusal bir konuyu asla ajitasyona kaymadan, gerçekçi ve acımasızca anlatabilmek ancak Haneke gibi bir ustadan beklenebilir sanırım. Ondan beklenmeyen şey daha önceki filmlerinde rastlanmayan ama Amour’un tüm havasına sinmiş olan dinginlikti.
Peki usta yönetmenin aşk tarifi nasıldı? Bizim çok iyi bildiğimizi sandığımız, uğruna süründüğümüz ama ömrü en fazla 3 yıl süren “aşk”tan bahsetmiyor Haneke. Tek kızları Eva’nın sevgisiz evliliğinin aksine ve günümüzün dejenere ilişkileri içindeki çoğu kişinin yaşayamayacağı şekilde bir bağlılık, özveri ve sevgi söz konusu olan. Belki de filmin adını Aşk değil de Sevgi olarak çevirmek gerekirmiş. En zorlu düşmanı zamana karşı direnmiş ve son sınavını da ölüme karşı vermekte olan… 

5 Ekim 2012

To Rome with Love

Woody Allen kuşkusuz en üretken yönetmenlerden biri. Senaryosunu yazdığı yaklaşık 70 film, yönettiği ise 40 film var. Bunların birçoğu gerçekten unutulmaz filmler, ancak bir kısmı ise dürüstçe söylemek gerekirse vasatı aşamıyor. Son filmi To Rome with Love’ın kaderi de ne yazık ki bu ikinci gruptaki filmlere dahil olmak. Bilenler bilir Woody Allen’ı çok severim ve çektiği film ne kadar berbat olursa olsun oturup izlerim ama eğer kötüyse de açıkça söylemekten çekinmem. Buradan To Rome with Love’ın kötü bir film olduğunu düşündüğüm anlaşılmasın lütfen ama bir şaheser değil karşımızdaki.
Woody Allen’ın bir New York aşığı olduğu, ancak rota değiştirerek hikayelerini 2005’ten beri Avrupa’da anlattığı malumunuz. Londra, Barcelona ve Paris’ten sonra sıranın Roma’ya gelmesi kaçınılmazdı. Bu güzelim şehirleri yönetmenin sıradışı hikayelerine fon oluştururken izlemek çok zevkli elbette. Ancak işin acı tarafı bu Avrupa macerasının Allen’ın kendi ülkesinde filmleri için para bulamamasından kaynaklanması. Woody Allen gibi büyük bir yönetmenin para bulamıyor olması çok ilginç ve üzücü, yine de bu mecburiyet biz izleyiciler için keyifli bir seyre dönüşüyor ki o da işin güzel tarafı.  
To Rome with Love’da dört ayrı hikaye izliyoruz, birbiriyle hiç temas etmeyen farklı hikayeler bunlar. Kızlarının İtalyan nişanlısı ve ailesiyle tanışmak üzere Roma’ya gelen Amerikalı bir çift, kız arkadaşının en yakın arkadaşına aşık olan genç bir mimar, bir sabah uyandığında kendisinin sebepsiz bir şekilde ünlü olduğunu fark eden sıradan bir adam ve İtalyan yeni evliler filmin kahramanları. Tahmin edileceği üzere olaylar bir noktadan sonra sarpa sararak tantanalı bir hale geliyor ve elbette ki Allen’ın o hınzır mizahından bolca nasibini alıyor. Filmin odağındaki ana tema aşk, ancak medya, şöhret, müzik gibi alanlar da yönetmenin eleştirilerinden kurtulamamış. Zekice yazılmış diyaloglara değinmeme gerek bile yok, çünkü bir Woody Allen filminin olmazsa olmazı nefis diyaloglarıdır ve evet bence hafif çatlak da olsa O bir dahi.


Gelelim oyunculara. Beyazperdenin en güzel kadınlarından Penelope Cruz son derece doğal bir biçimde rolünün hakkını vermiş. Roberto Benigni göründüğü bütün sahnelere ayrı bir keyif katıyor. Alec Baldwin, Ellen Page ve Jesse Eisenberg’e de birer alkış. Artık nadiren kamera önüne geçen Woody Allen’ı izlemeyi özlemişim, her zamanki gibi adeta kendisini oynuyordu. Başrollerden biri de tabi ki Roma’ya aitti, meşhur Aşk Çeşmesi, Collesium, İspanyol Merdivenleri ve sokakları ile herkesten rol çaldı.  
Yönetmenin takipçileri To Rome with Love’ı zaten kaçırmayacaktır. Midnight in Paris’in gazıyla sinemaya gidecek olanlar ise bir parça hayal kırıklığına uğrayabilir. Evet, bir başyapıt değil ama yine de sıkılmadan, eğlenerek geçireceğiniz iki saatiniz garanti.  Son olarak, filme çekmek için yığınla fikrim var diyen Woody Allen’a da uzun ömürler dileyerek yazıyı noktalayalım. 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...