Sayfalar

2 Ocak 2013

Life of Pi


2012’nin izlediğim son filmi Life of Pi oldu. İyi ki de öyle olmuş, böylece yılı gerçekten güzel ve kaliteli bir filmle kapattım. Crouching Tiger Hidden Dragon’da (Kaplan ve Ejderha, 2000) bizleri farklı ve masalsı bir dünyaya götüren Ang Lee bu kez de hayallerin ötesinde bir yolculuğa davet ediyor. Kariyeri boyunca değişik türde filmlere imza atmış bir yönetmen olarak Lee’nin filmografisi Brokeback Mountain (Brokeback Dağı, 2005) gibi ödüllü ve sansasyonel filmlerden Hulk (Hulk, 2003) gibi çizgi roman uyarlamalarına kadar türler arası çeşitliliğe sahip. Life of Pi ise daha masalsı ve naif, hatta klişe tabirle içimizdeki çocuğa hitap eder nitelikte. Yann Martel’in 2001 tarihli, aynı adlı romanından uyarlanan film, Pi isimli kahramanımızın kendisini ziyarete gelen bir yazara çocukluğundan itibaren hayatını anlatması üzerine kurulu. Tuhaf isminin hikayesinden başlayarak, hayatının dönüm noktasını oluşturan deniz kazasını ve sonrasını öğreniyoruz yavaş yavaş. Bildiğiniz üzere bu deniz kazasından tek kurtulan Pi oluyor ve kendisini bir filikada bir zebra, bir sırtlan, bir orangutan ve Richard Parker isimli bir kaplanla baş başa buluyor. Filmin büyük kısmını da bu filikada geçirdiği 227 günlük yaşam mücadelesi oluşturuyor.
Pi enteresan bir karakter; zeki, güçlü sezgilere sahip ve meraklı. Çocuk yaşında dinler ve Tanrı’ya merak salması sonucu hem Hindu, hem Hıristiyan hem de Müslüman olduğunu, üniversitede de Kabala dersi verdiğini anlatıyor yazara. Ama film ilerledikçe Pi’ın herhangi bir dine bağlı olmaktan ziyade sadece Tanrı’yı sevdiğini ve de çoğu zaman sorguladığını anlıyoruz. Zaten her dinin (tek Tanrılı dinleri kastediyorum) kendine has farklı ritüelleri, şartları olsa da (namaz, oruç, vaftiz, günah çıkarma vs.) özünde hepsi aynı “yaratıcı”ya inanmıyor mu? Bu noktada filmin hiçbir dinin propagandasını yapmadan sadece Tanrı’ya inanmakla ilgili bir şeyler söylemeye çalışması, ama bunu yaparken de “Tanrı’ya inanın, bakın nasıl mucizeleri var” tarzı bir yola sapmadan izleyiciyi özgür bırakması çok yerinde bir hareket. Filmin sürprizini bozmamak için detaya girmiyorum ama bu hareketin özellikle Pi'ın finale doğru anlattığı alternatif hikaye ile belirginleştiğini söylemekle yetinelim. 


Uçsuz bucaksız okyanusta, artık yeryüzü ile gökyüzünün birleşmiş gibi durduğu bir sonsuzluğun ortasında sadece dalgalarla, açlıkla ya da yalnızlıkla değil bir de kocaman, vahşi bir kaplanla mücadele etmek zorunda Pi. Ancak kimi zaman zekası, kimi zaman da kalbinin iyiliği sayesinde hayatta kalmayı başarıyor. Ancak bir insanla kaplanın mucizevi dostluğu gibi Hollywoodvari bir hikaye bekleyenler koca bir hayalkırıklığına uğrayacaklar onu da belirtmeden geçmeyelim.
Filmle ilgili söylenecek bir başka önemli nokta da kusursuz görselliği elbette. Her bir sahnenin üzerinde özenle çalışıldığı o kadar belli ki. 3D teknolojisine bir türlü ısınamamış olsam da üç boyutun bu filmin bütün görsel güzelliğini kat kat arttıran bir işleve sahip olduğunu kabul etmek gerek. Daha açılış sahnesinden başlayarak renklerin, ışığın, efektlerin, çekim açılarının, kısacası ustaca düşünülmüş mizansenlerin tamamı izleyeni hipnotize edecek kadar etkileyici. Bu yüzden Life of Pi’ın kesinlikle sinemada ve üç boyutlu olarak izlenmesi şart. Kaçırmayın!

25 Aralık 2012

Almodovar'ın Son Bombası: I'm So Excited Trailer

    Bu trailer'ı izleyince günüm şenlendi resmen. Pedro Almodovar'ın 2013'te gösterime girecek son filmi I'm So Excited/Los Amantes Pasajeros'ın eğlenceli trailer'ından bahsediyorum. Penelope Cruz, Antonio Banderas, Paz Vega ve Hugo Silva başroldeki oyuncular. Sabırsızlıkla bekliyoruz!

21 Aralık 2012

Kıyamet Filmleri

   
  Evet, beklenen gün 21 Aralık geldi çattı. Gerçi herkes gibi ben de kıyamet geyiğinden bıktım usandım ve bugün kesinlikle sıra dışı bir şey beklemiyorum. Ama benim gibi sinemayla yatıp kalkan biriyseniz her olayın size bir film çağrıştırması kaçınılmaz. Sonuç olarak iyisiyle kötüsüyle aklıma gelen kıyamet filmlerinin kısa bir listesini çıkardım. Filmlerin bir kısmı kıyamet öncesi ve anına odaklanırken, bir kısmı da kıyamet sonrasında geçiyor. Eh madem ki kıyamet kopmayacak o zaman filmlerini izleyelim. 


12 Monkeys (12 Maymun, 1995)


Yönetmen: Tery Gilliam
Oyuncular: Bruce Willis, Madeleine Stowe, Brad Pitt

     Dünyadaki bütün insanlığın kökünü kurutmuş bir virüs salgını sonrasında hayatta kalan az sayıda insan yeraltında yaşamaktadır. İcat ettikleri bir zaman makinesi sayesinde geçmişe giderek virüsü yok etmeyi planlıyorlardır. Eski bir  mahkum bu işe gönüllü olur ancak kendisini geçmişte bir akıl hastanesinde bulur. Hem zamanda yolculuk hem de kıyamet temalarını aynı anda barındıran film çarpıcı finaliyle de en sevdiklerim arasında yer alıyor. Brad Pitt'in performansı da ayrıca övgüye değer. 







28 Days Later (28 Gün Sonra, 2002)



Yönetmen: Danny Boyle
Oyuncular: Cillian Murphy, Naomie Harris, Christopher Eccleston


   Sanıldığının aksine bir zombi filmi değildir. Maymunlardan yayılan bir virüs yüzünden insanlar ölmemiş ancak "zombimsi" yaratıklara dönüşmüştür. Esas kahramanımız ise hem hastalığa yakalananlar hem de hastalığa karşı mücadele edenlerle ciddi sıkıntılar yaşayacaktır. Konu her ne kadar klasik zombi filmlerine benzese de tekinsiz atmosferi, dozunda gerilimi ve soundtrack'iyle Danny Boyle'un en iyi çalışmalarından biri. 







I Am Legend (Ben Efsaneyim, 2007)




Yönetmen: Francis Lawrence
Oyuncular: Will Smith, Alice Braga


      Yine bir virüs, yeni bir virüs. Bu kez bir grup "survivor" yok, sadece tek bir adam var. Robert Neville virüse bağışıklık kazandığı için hayatta kalmıştır ve kendi kanını kullanarak virüsü yok edecek bir panzehir bulmaya çalışmaktadır. Çünkü sadece hava karardığı zaman ortaya çıkan virüszedeler hiç dost canlısı değildir. Will Smith'in tek başına başarıyla sırtladığı film, Richard Matheson'ın aynı isimli romanından uyarlandı. Ne yalan söyleyeyim izlemeden önce biraz önyargılıydım ama gerim gerim gerilerek izlediğim filmi beğendim. Bir korku ya da aksiyon filminden çok yalnızlık ve çaresizlik filmi gibi de düşünebilirsiniz. Kitabı okuyanlar filmi pek beğenmemiş, bunu da belirtmeden geçmeyelim.  



2012 (2009)


Yönetmen: Roland Emmerich
Oyuncular: John Cusack, Thandie Newton, Amanda Peet
    
    Sırf ismi ve konusu itibariyle listede yer alması gereken bir film 2012. "We were warned" sloganıyla gösterime giren film Mayaların malum kehanetinin gerçekleşmesi ile ilgili elbette. Bolca heyecanın yanısıra duygusallık, fedakarlık, kahramanlık ve görkemli efektlerle süslenmiş tipik bir Holywood filmi olsa da günün anlam ve önemine uygun olarak tekrar izlenebilir. Roland Emmerich'in felaket filmlerini çok sevdiğini ve The Day After Tomorrow ve Independence Day gibi başka kıyamet filmlerini de yönettiğini hatırlatalım. 







Deep Impact (Derin Darbe, 1998)



Yönetmen: Mimi Leder
Oyuncular: Robert Duvall, Tea Leoni, Elijah Wood, Morgan Freeman


    Bu tarz bol efektli ve duygu sömürülü felaket filmlerini pek sevmesem de Amerikalıların sevdiği açıkça ortada. Ne de olsa dünyaya çarpmak üzere olan devasa bir kuyruklu yıldızı yok edebilecek güçte olduklarını beyazperde de olsa izlemek egolarını okşuyor. İsminin porno film çağrışımı yapması sizi yanıltmasın zamana karşı mücadele ve  kaçınılmaz ölüm karşısındaki çaresizlik gibi tüm felaket filmlerinin ortak temaları Derin Darbe'de de fazlasıyla mevcut. 






Le Temps du Loup (Kurdun Günü, 2003) 


Yönetmen: Michael Haneke
Oyuncular: Isabelle Huppert, Anais Demoustier, Beatrice Dalle

    Kasvetli, ağır tempolu, soğuk ve rahatsız edici bir kıyamet filmi de favori yönetmenim Haneke'den geliyor. Bilinmeyen bir sebepten dolayı dünyada bildiğimiz düzen sona ermiş, paranın kıymetini kaybettiği, güvensizliğin ve paranoyanın hakim olduğu yeni bir sistem oluşmuştur. Dünyanın sonu temalı filmlere kendisine yakışır biçimde çok farklı bir açıdan değinmiş olan Haneke, modern insanın ilkel bir dünyada hayatta kalma mücadelesini çarpıcı bir şekilde anlatıyor.   







Melancholia (Melankoli, 2011)



Yönetmen: Lars von Trier
Oyuncular: Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Keifer Sutherland

    Kim ne derse desin Lars von Trier filmlerini sevmiyorum. Tamam anladık kendisi bir "kadın düşmanı" ama en azından filmlerindeki kadınların arızalarının içini doldurabilirse daha gerçekçi ve anlamlı bir şey ortaya koymuş olacak. Film boyunca, dünyaya yaklaşmakta olan Melancholia isimli gezegenin hayatı sonlandırmasını beklerken 2 saate yakın bir süre sıkıcı ve gereksiz bir şekilde geçiyor. Bir tek, son 15 dakikanın gerilim ve çaresizliği yansıtması bakımından daha etkileyici olduğunu söylemek mümkün. Final sahnesi güzeldi ama sadece o kadar. 






Children of Men (Son Umut, 2006)




Yönetmen: Alfonso Cuaron
Oyuncular: Clive Owen, Julianne Moore, Michael Caine


    2027 yılında geçen filmde dünyanın en genç insanının da 18 yaşında ölmesiyle insan nesli tükenmek üzeredir. Uzun zamandır hiç bebek doğmamaktadır. Kargaşa ve bilinmezliğin hüküm sürdüğü böyle bir ortamda eski aktivist Theo'nun hamile bir kadını korumak ve "Tomorrow" isimli gemiye ulaştırmak için çıktığı yolculuğu izleriz. Film, politik teması ve eleştirileri bir yana içerdiği muhteşem kesintisiz (birisi 4 dakikalık, birisi de yaklaşık 10 dakikalık) plan sekansları ile izleyeni hayran bırakıyor. 






Terminator Salvation (Terminatör: Kurtuluş, 2009)




Yönetmen: McG
Oyuncular: Christian Bale, Sam Worthington


    1984'te başlayan efsanevi Terminator serisinin şimdilik son filmi öngörülen kıyametin gerçekleşmesinden sonraki bir dönemde geçiyor. İnsanlarla makineler arasındaki savaşı Skynet kazanmıştır ancak aralarında John Connor'ın da bulunduğu bir grup insan direnişe devam etmektedir. Apokaliptik bir atmosferin gayet başarıyla canlandırıldığı film serinin diğer filmlerine de gönderme yapıyor ve sürprizlerle ilerliyor. İlk üç filme nazaran daha optimist olduğu da isminden belli. 






Knowing (Kehanet, 2009)


Yönetmen: Alex Proyas
Oyuncular: Nicholas Cage, Rose Bryne, Chandler Canterbury

    50 yıl önce küçük bir çocuğun yazdığı rakamlarla dolu bir kağıdı inceleyen profesör bu numaraların son elli yılda meydana gelen felaketlerin tarihlerini ve bu felaketlerde ölen kişi sayısını gösterdiğini keşfeder. Tahmin edileceği üzere dünyanın suyu da ısınmaktadır. Sonrası bir gizem bir heyecan ki sormayın. İyi başladıysa da sonu için aynı şeyi söylemek mümkün değil. The Crow ve Dark City gibi şahane filmlerin yönetmeni Alex Proyas'ın düşüşe geçen kariyerini öngören bir kehanet de var mıdır acaba? 







17 Aralık 2012

2012'nin 300 filmi

    Yılın bitmesine az bir zaman kala, bu yıl neler izlediğimizi hatırlatır nitelikte harika bir video huzurlarınızda. 2012'de gösterime girmiş 300 filmin kolajından oluşan videoda görüntüler de diyaloglar da ustalıkla birleştirilmiş. Müzikler de bir o kadar güzel. Hazırlayanın eline sağlık diyelim. 

10 Aralık 2012

Seeking a Friend for the End of the World

    Tam da 21 Aralık'ta kıyamet kopacağına dair geyikler tavan yapmışken bu filmi izlemem tuhaf bir rastlantı oldu. İlk ve Son Aşkım olarak şahane (!) biçimde Türkçe'ye çevrilen filmde dünyaya çarpmak üzere hızla yaklaşan bir göktaşı söz konusu. Her tür çabaya rağmen önlenemeyen ve  insanlığın sonunu getirecek olan bu çarpışmaya ise  sadece üç hafta var. İnsanların duruma verdikleri tepkiler çeşitli. Kimisi hiçbir şey olmamış gibi işine gücüne gidiyor, kimisi intihar ediyor, kimisi daha önce yapamadığı şeyleri yaparak kalan vaktini değerlendirme çabasında ve kimisi de daha çılgın şeyler peşinde. Esas kahramanımız Dodge ise karısı tarafından terkediliyor ve çaresiz bir boyun eğişle kıyameti bekliyor. Tam bu esnada daha önce bir kez bile selamlaşmadığı komşusu Penny ile yolları kesişiyor ve birlikte, birisi eski aşkını bulmak diğeri de ailesinin yanına gitmek için yollara düşüyorlar. Basitçe bu şekilde özetlenecek hikayenin bundan sonrası bir miktar komik ve romantik biçimde ilerliyor. "Bir miktar" dedim çünkü yol hikayesi olarak da düşünülebilecek film ne tam anlamıyla komik olabilmiş ne de Dodge ve Penny arasındaki yakınlaşma yeterince inandırıcı. Steve Carell ve Keira Knightley arasındaki kimyanın tutmaması bu inandırıcılığın önündeki en büyük engel tabi ki. Steve Carell'ı şimdiye kadar canlandırdığı rollerin de etkisiyle hep biraz şapşal bulmuşumdur ama ilk defa bu filmde gözüme normal göründü. Dodge rolüne gerçekten çok yakışmış. Keira Knightley ise çaba gerektirmeyen bir oyunculukla işin altından kalkmış. Ancak yine de "çift" olarak yakışıp yakışmadıklarından emin değilim.


      Senaryoya gelirsek... Filmi hem yazan hem de yöneten Lorene Scafaria'nın modern insanın bencilliğinden, yıllardır aynı apartmanı paylaştığı komşusunu bile tanımayacak kadar çevresine yabancılaşmış olduğundan dem vurmak istediği çok açık. Hayatın tadını çıkarmak için kıyametin kopmasını beklemeyin demek istiyor neticede. Ancak bunu ne kör göze parmak şeklinde yapmış ne de daha incelikli bir yol izlemeyi tercih etmiş. Film bittiğinde daha iyisi olabilirmiş izlenimi uyanıyor ister istemez. Yalnız ve sıradan bir adamın kıyamet kopmadan üç hafta önce hayatının aşkı olduğunu düşündüğü kadına rastlamasının hikayesini her ne kadar içim burkularak ve severek izlemiş olsam da filmde bir şeylerin eksik kalmış olduğunu düşünmeden edemedim. Ama bu oyuncu seçiminden mi yoksa senaryodan mı kaynaklanıyor karar veremiyorum. 
       Filmle ilgili son olarak belirtmem gereken şey müziklerin güzelliği. Seçilen parçaların hepsi filme çok yakışmış, oldukça eskiler ama özellikle The Hollies'den The Air That I Breathe ve Herp Albert'tan This Guy's in Love with You'ya dikkat... 

6 Aralık 2012

Argo

Oyunculuğundan pek haz almadığım Ben Affleck yönetmen koltuğunda giderek çıtayı yükseltiyor. İlk filmi Gone Baby Gone’u (Kızımı Kurtarın, 2007) sırf Affleck yönetti diye izlememiştim ancak The Town’la (Hırsızlar Şehri, 2010) şaşıran bendeniz Argo’dan sonra önyargılarım yüzünden yerin dibine girdim. Çünkü Argo yılın en iyi filmlerinden biri olmuş.
1979’da Şah’ın devrildiği İran Devrimi sırasında yaşanan ve uzun zaman kamuoyundan saklanmış olan gerçek bir operasyonu anlatıyor film. Humeyni yandaşları tarafından basılan ABD Büyükelçilik binasından kaçan 6 Amerikalı Kanada Elçiliği’ne sığınıyor ve aylar sürecek esaretleri başlıyor. Sonrası ise işin içine CIA ve Hollywood’un karıştığı bir kurtarma hikayesi. Konu politika ile ilgili olduğu ve gerçek olaylardan yola çıkıldığı için filmin Amerikan propagandası yaptığı ve İranlılar’ı kötü gösterdiği yönünde eleştirilmesi kaçınılmaz tabi ki. Ancak neticede bu bir Hollywood filmi ve Amerikan propagandası yapmayan Hollywood filmi bulmayı geçtim, aramak bile saçma. Adamlar yıllar önce uçuk bir fikre dayanan zor bir operasyonu başarmışlar ve şimdi de bunun havasını atıyorlar, olay bu kadar basit. Başka bir deyişle Argo’nun milliyetçi bir film olması sürpriz değil ve bu sebeple eleştirilmesi mantıksız. Benim için önemli olan bunun nasıl anlatıldığı. 
Filmin ilk yarısı Hollywood’da geçiyor ve kurtarma operasyonunun fikir babası Tony Mendez rolündeki Ben Affleck çakma film projeleri için Los Angeles’a gidiyor. Bu kısımdaki Hollywood eleştirileri gerçekten hoş ve zekiceydi. Sonrasında ise operasyon başlıyor ve önce Türkiye’ye sonra da İran’a geçiyoruz. (Bu arada birileri yabancı yönetmenlere Türkiye’nin sadece camilerden ibaret olmadığını anlatmalı artık). Operasyonun sonucu fazlasıyla tahmin edilebilir elbette ancak Affleck özellikle filmin sonunda tırmanan gerilimle gerçekten iyi iş çıkarmış. Film bittikten sonra perdeye yansıyan arşiv görüntülerinin de filme gayet dozunda yedirildiğini ve oyuncuların gerçek karakterlere neredeyse birebir benzetildiğini düşünüyorum (Film biter bitmez salonu terk etmeyin).


Daha önce de söylediğim gibi taraflılığını bir yana koyarsak açılış sahnesinden sonuna kadar sürükleyiciliğini kaybetmeyen filmin en göze batan sorunu Ben Affleck’in donuk oyunculuğu. Bence artık kendisi sadece kamera arkasında kalmalı. Tamam, filmde de gösterdiği üzere “six pack”leri yerinde olabilir ama baston yutmuş gibi duran bedeni ve her sahnede aynı ifadeyi kullandığı suratıyla gerçekten kabiliyetsizliğini gözümüze sokuyor. John Goodman ve Alan Arkin’e ise bir sözüm yok tabi ki.
Sonuç olarak Argo yer yer Hollywood’u, CIA’yi ve Amerika dış politikasını eleştirse de milliyetçiliğin dibine vurmuş bir film. İzlerken fonda dalgalanan ABD bayrağından ve eli kalaşnikoflu, ne dediği anlaşılmayan öfkeli İranlılar’dan rahatsız olabilirsiniz. Ama nasıl ki bizim Kurtlar Vadisi Irak’ımız varsa Amerika’nın da Operasyon İran pardon Argo adında bir film yapması bana o kadar normal geldi. Filmi sadece teknik açıdan ele aldığımda ise karşımda eli yüzü düzgün, kaliteli bir iş olduğunu düşünüyorum. Oscar alır mı, o da ayrı bir tartışma konusu.  


27 Kasım 2012

Dinozorlar, Arılar ve Benim Büyük Hayal Kırıklığım


     Şu aralar elimi hangi filme atsam hüsrana uğruyorum. Yönetmenine, oyuncularına ve aldığı eleştirilere bakıp büyük umutlarla izlemeye başladığım son üç film de vasattan öteye geçemedi. O yüzden vakit ayırıp hepsi için ayrı birer yazı yazmaktansa kısa kısa değinmeye karar verdim. Bahsedeceğim filmler bazıları için kült, başyapıt ya da en azından etkileyici bir eser statüsünde olabilir ancak burada kendi naçizane öznel düşüncelerimi paylaştığımı tekrar hatırlatmak isterim. 

The Tree of Life / Hayat Ağacı
Thin Red Line (İnce Kırmızı Çizgi, 1998) ve The New World (Yeni Dünya, 2005) gibi prestijli filmlerin yönetmeni Terrence Malick nasıl bir ego seviyesine ulaştıysa "ben artık aştım bitirdim, filmin orta yerinde hikayeyi kesip Big Bang'i anlatabilir ve hatta dinozorları falan gösterebilirim, millet de bunu alkışlar" diye düşünmüş olmalı. Filmde sadece, bir ailenin oğullarını kaybettikten sonraki yas halleri ve müthiş (!) bir freudyen yaklaşımla geçmişteki baba-oğul ilişkisi anlatılmış olsaydı, belki vasat ama derli toplu bir film ortaya çıkabilirdi. Varoluş, Tanrı, insan, doğa, yaşam, ölüm vs. gibi üzerinde düşünülmesi gereken bir sürü felsefi şeyi sorgulamak için taa evrenin yaradılışına gitmeye, hadi gittik diyelim filmin koca bir yarım saatini bu yaradılışa ayırmaya gerek var mıydı bilemiyorum. Filmin görselliği, estetiği, çekimleri çok güzeldi tamam, Malick bu işi iyi biliyor. Bu yüzden de yönetmenin sırf "bakın ne kadar estetik kareler yakalıyorum" demek için filmi bu kadar uzatıp, belgeselvari görüntüler eklediğini düşünüyorum. The Tree of Life'ı şaheser olarak nitelendirenler olabilir ama benim için gereksiz uzun ve sıkıcı bir film olmaktan öteye gidemedi. Filmde alkışlayacağım tek iyi şey Brad Pitt'in müthiş oyunculuğu. 

Stone / Şantaj
Yaratıcı bir girişim sonucu olarak Türkçe'ye Şantaj olarak çevrilen Stone, başrollerdeki Robert De Niro ve Edward Norton sayesinde ilgimi çekti. İkisi de sevdiğim oyuncular ve  daha önce birlikte rol aldıkları 2001 tarihli sıradan film The Score'da ikisini karşılıklı izlemek güzeldi. Stone konusuyla ve ilgi çekici açılış sahnesiyle başta sürükleyici bir psikolojik gerilim vaad etse de sonunu getirememiş. Şartlı tahliye memuru Jack ve onu ikna etmek için uğraşan mahkum "Stone" arasındaki diyaloglar iki usta oyuncunun varlığı olmasa çekilir gibi değil. Fettan kadın kontenjanında Milla Jovovich de gayet yerinde bir seçim olmuş. Ancak filmin tamamına hakim bir kararsızlık ve anlamsızlık var gibi. Dolayısıyla bir sürü şey havada kalıyor. Filmi boyunca sürekli olarak fonda dinletilen Hristiyanlıkla ilgili vaazlar da son derece can sıkıcı. Arı vızıltısına hiç değinmiyorum...

Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Rahmetli yönetmen Seyfi Teoman'ın bu filminden keyif almamamın en önemli sebebinin cinsiyetimden kaynaklandığını düşünüyorum. Çocukluğundan beri çok yakın arkadaş olan ve aynı evi paylaşan iki erkek kahraman var merkezde. Bir başka arkadaşlarının kız kardeşinin yanlarına taşınmasıyla kendi halinde giden hayatları değişiyor ve ikisi de aynı kıza aşık oluyorlar. Hikayenin bu noktadan sonra yakın dostların düşman olması ve birbirine karşı türlü oyunlar çevirmesi gibi klişe bir yöne kaymaması takdire şayan elbette. Aksine samimi ve bizden bir öykü söz konusu. Ama yine de aynı kıza aşık oldukları için sevinen ve aralarında kendilerine has bir yakınlık olan bu iki kafadara bir türlü ısınamadım ve empati kuramadım. Dediğim gibi belki de bunun nedeni erkeklerin "kanka"lık durumunu tam anlamıyla bilemediğimdendir. Kısacası ben bu filmi sevmedim kimse kusura bakmasın.

9 Kasım 2012

Boardwalk Empire


      Bu blogda sadece ve sadece sinema yazıları yazmakla birlikte bu ve şu yazılarımda istisna yaparak dizi önerilerinde bulunmuştum. Bugünkü post da üçüncüsü olsun ve artık istisna olmaktan çıksın istiyorum. Sizler için de sakıncası yoksa buyrun şahane dizi Boardwalk Empire'a. 
      Şu an üçüncü sezonu yayınlanmakta olan Boardwalk Empire, yabancı dizi takipçilerinin  izlemiyor olsa da ismini mutlaka duymuş olduğu bir dizidir sanıyorum. Gangster filmlerinin iflah olmaz bir hayranı olan bendeniz için ise kaçırılmaz bir seyirlik oldu elbette. Mean Streets, Goodfellas ve Casino gibi başarılı suç filmlerinin yönetmeni  Martin Scorsese'nin dizinin yapımcıları arasında olması dizi daha başlamadan iyi bir referans  olmuştu zaten. Dizinin yazarı Terence Winter'ın bir başka gangster dizisi The Sopranos'da da imzası olduğunu eklersem herhalde başka söze gerek kalmayacaktır. 
     Boardwalk Empire 1920'li yıllarda geçiyor ve konusu basitçe "Amerika'daki içki yasağıyla birlikte güçlenen gangsterlerin dünyası" şeklinde özetlenebilir. Karakterlerin çoğu kurgusal değil, Nucky Thompson, Al Capone ve Lucky Luciano gibi gerçek suç kralları yer alıyor. Her bölümü sinema filmi kalitesinde ve kostümlerden mekanlara kadar her şeyin bir dönem dizisine yakışır şekilde özenle hazırlandığı bir yapımdan bahsediyorum. Başroldeki isimler ise ayrı bir övgü konusu; liste Steve Buscemi, Kelly Macdonald, Michael Pitt, Michael Stuhlbarg gibi iyi oyuncularla uzuyor. Kısacası bu dizide bulacaklarınız güç ve para peşindeki adamların birbiriyle savaşması ve birbirini öldürmesinden çok daha fazlası. İzleyin!

5 Kasım 2012

Skyfall


Majestelerinin emrindeki süper ajan 007 James Bond 23. kez huzurlarımızda. Skyfall aynı zamanda James Bond’un 50. yılını kutladığı film olma özelliğini de taşıyor. Biz Türkler için bir başka öne çıkan özelliği ise bazı sahnelerin Türkiye’de çekilmiş olması. Bu konuya daha sonra geleceğiz ama önce övgü kısmına geçelim. James Bond serisi Skyfall dahil son üç filmdir, yani Daniel Craig’le birlikte, hikaye yönünden daha sağlam filmlerle karşımıza çıkmakta. Yenilmez, karizmatik ve her daim cool ajanımız James Bond’un insani yönleriyle sunulmasının seriye daha gerçekçi bir tat verdiği tartışılmaz. Örneğin Casino Royal’de (2006) ilk defa aşık olan ve hatta evlilik planları yapan bir Bond vardı. Aynı Bond 2008’de gelen Quantum of Solace’de de ölen aşkının intikamı peşindeydi. Skyfall ise çıtayı bu iki filmin de üzerine taşıyarak oldukça keyifli bir seyirlik ortaya koymuş. Dokunulmaz MI6’in bombalanabildiği, Bond’un patronu M’in kararlarının sorgulandığı, 007’nin çaptan düştüğü bir Bond filmi var karşımızda. Tüm bunların ardında yönetmen Sam Mendes’in payı büyük elbette.
Dünyayı ele geçirmek isteyen ölümüne kötü bir adam, akla zarar aksiyon sahneleri ve uçuk teknolojik oyuncaklar (hangisi olduğunu hatırlamıyorum ama bir tanesinde görünmez olan araba vardı mesela) yok Skyfall’da. Aksine film boyunca sürekli vurgulandığı üzere “eski usule” bir dönüş var. Diyaloglardan bazı sahnelerdeki öldürücü aletlere kadar "old fashioned" havası her yerde. Özellikle Bond’un klasik Aston Martin kullandığı sahne serinin takipçilerini sanıyorum zevkten dört köşe etmiştir. Aksiyon sahneleri, hele hele Şangay’da bir gökdelende geçen dövüş sahnesi oldukça keyifliydi. Türkiye’de Kapalıçarşı’da çekilen sahneler ise –filmle ilgili okuyacağınız diğer yorumlarda da göreceğiniz üzere- hayalkırıklığından başka bir şey olmadı. 


Daniel Craig’in James Bond’u canlandıracağı ilk duyurulduğunda serinin takipçileri muhalefet etmişti hatırlarsanız. Ancak bana göre son üç filmdir soğuk, sert ve karizmatik tarzıyla rolünün üstesinden geliyor. Hatta iki film daha kendisini majestelerinin emrinde izleyebileceğiz. Filmin kötüsü, eski MI6 ajanı Silva rolünde Javier Bardem ise her zamanki gibi formundaydı. Yalnızca, kötü adam rollerini canlandırırken saçlarını tuhaf modellere artık sokmasa iyi olur diye düşünüyorum (bkz. No Country for Old Men). Bond kızları Eve ve Severine rolündeki hanımlar ise filme sadece hoşluk ve boşluk katmaktan başka bir işe yaramadan kendilerine ayrılan süreyi değerlendirmişler. Filmin açılış jeneriği ise Adele’in Skyfall isimli filme özel şarkısıyla şahaneydi, çok sevdim.
Skyfall’un James Bond filmleri arasında en iyiler arasında yer alacağı kesin. Batman serisi Christopher Nolan dokunuşuyla nasıl daha sahici ve başarılı hale geldiyse, James Bond için de aynı girişimlerin başladığını söylemek mümkün. Umarım 24. ve 25. filmlerde de bu ivme devam eder.   

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...